ADALET ÜZERİNE
Adâlet, “davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak gibi mânalara gelen bir masdar-isimdir. Yine aynı kökten bir masdar-isim olan ve “orta yol, istikamet, eş, benzer, misil, bir şeyin karşılığı” gibi mânalara gelen adl kelimesi, sıfat olarak kullanıldığında âdil ile eş anlamlı olup aynı zamanda Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biridir.
Adâlet, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde genellikle “düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yolu izleme, takvâya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Türkçe’de kullandığımız adalet sözcüğü karşılığında Kur’an’da ‘adl’ ve ‘kıst’ sözcükleri kullanılmaktadır. Türevleriyle birlikte 30’dan fazla yerde geçen adl, Arap dilinde kısaca eşlik, uyum ve denge demektir. Adl, muhtelif parçalar ve birimler arasında ölçüsüzlüğe yol açmamanın hüner ve sanatının adı olarak öne çıkarılmaktadır.
Bazı âyetlerde de insanın ruhî ve mânevî yapısında bulunan inâyet ve nizam kavramlarıyla açıklanacak olan denge (itidal) ve âhenk, adâlet kavramının şümulüne giren “ahsen-i takvîm” (Tîn 95/4) ve “tesviye” (Şems 91/7) tâbirleriyle dile getirilmiştir. Şûrâ sûresinin on beşinci âyetinde, Hz. Peygamber’in adâlet sıfatını kazanabilmesi, davet görevini yerine getirmesi, bu konuda insanların keyfî istek ve arzularını hesaba katmaksızın ilâhî emirlerin gösterdiği şekilde doğru olması ve Allah’ın daha önceki kitaplarda bildirdiği ebedî gerçeklere inanması şartına bağlanmıştır. Buna göre adâlet, başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeyen istikrarlı bir doğruluk ve ahlâk kanununa itaatle gerçekleşen ruhî denge ve ahlâkî kemaldir.
Kur’ân-ı Kerîm’de İslâm toplumunun bir niteliği olarak geçen “vasat ümmet” (Bakara 2/143) tâbirindeki vasat kelimesi hemen hemen bütün müfessirlerce “adâlet” mânasında anlaşılmıştır.(bkz. Kurân Yolu). Buna göre İslâm ahlâkı içtimaî bünyede de aşırılıklardan uzaklığı, dengeli ve uyumlu bir hayat tarzını ön görmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de adâlet sıfatından yoksun olan kişi dilsiz, âciz ve hiçbir işe yaramayan bir köleye benzetilerek böyle birinin, adâlet faziletini kazanmış, dolayısıyla doğru yolu bulmuş olanla bir tutulamayacağı bildirilmiş (Nahl 16/76), böylece adâletin bir kemâl, olgunluk sıfatı olduğuna işaret edilmiştir. İnsanın Allah nezdinde en üstün değer ölçüsü olan takvâ (Hucurât 49/13) erdemine nâil olabilmesi için âdil olması (Mâide 5/8) ve adâletli söz söylemesi (En‘âm 6/152) gerekir. Aslında doğrulukla (sıdk) birlikte adâlet (adl) de ilâhî kelâmın birer niteliğidir. “Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.” (En‘âm 6/115). Kur’ân-ı Kerîm’e göre adâletin ölçüsü yahut dayanağı hakkaniyettir. Hidayete hak sayesinde ulaşılabileceği gibi adâlet de hakka uymakla sağlanır (A‘râf 7/159, 181). Hak, objektif bir kavram ve sabit bir kanun ilkesidir. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için “işte bunlar zalimlerdir” (Nûr 24/48-51) denilmiştir. Şahsî menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissî durumlar, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedenî veya ruhî bakımdan kusurlu bulunması gibi ahlâk kanununu ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlâlini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adâlet ilkesinden sapmayı mâzur gösteremez (Mâide 5/8; Nisâ 4/3; Âl-i İmrân 3/75). Kur’ân-ı Kerîm’de hak ve adâletin mutlaklığı öylesine vurgulanmıştır ki bizzat Allah’ın âhirette hiçbir haksızlığa mahal verilmeyecek şekilde adâletle hükmedeceği ve onun bu vaadinin kesin (hak) olduğu belirtilmiştir. “Haksızlık yapmış olan her insan, dünyadaki her şey kendisinin olsa (o gün) kurtulmak için onu feda ederdi. Onlar azabı gördükleri vakit pişmanlıklarını içlerinde saklayacaklar. Onlar hakkında adaletle hüküm verilecek, kendilerine haksızlık edilmeyecektir. (Yûnus 10/54). (bkz.Enbiyâ 21/47; Zümer 39/69).
İslâm düşünürlerine göre adâletin yakından ilgili olduğu diğer bir kavram da eşitliktir. Genel olarak eşitliği gözetmek adâletin gereğiyse de bu mutlak ve ütopik bir eşitlik değildir. Çünkü adâlet herkese hakkını vermek, her şeyi yerli yerinde kullanmaktır. Hâlbuki eşitlik herkese eşit davranmak, eşit paylaşmaktır. Bazen eşitlik adalet olmayabilir. Ama insanlar arasında eşit davranmak ta gerekmektedir. İnsanlar arasında adaleti bu şekilde sağlayabiliriz. Tabii dünyada adaleti yüzde yüz sağlamak ta mümkün değildir. Âhiretin varlığının en önemli aklî delili budur zaten. Herkes adâletin gerçekleşmesini ister. İşte bunun tamamen sağlanacağı yer ahirettir. Zîra orada insanı yargılayacak olan her şeyden haberdar olan Allah’tır. Hâlbuki bu dünyada insanı yargılayacak olan yine bir insandır. İnsanların hata yapma ihtimali her zaman bulunmaktadır.
Adalet toplumun oksijenidir; adalet olmazsa toplum nefes alamaz, gelişemez. Özgürlük ve barış, toplumdaki bireylerin adalet duygularının gelişerek vicdanlı olabilmeleriyle mümkündür. Modern toplum adaletle gelişir. Hukuk devleti, adaletin tüm sınıflar için uygulandığı ölçüde mümkün olabilir. Adaletin yasama, yürütme ve yargı eliyle, etkin bir şekilde ve tüm bireylerin özel durumlarına uygun olarak sağlanması gerekir. Adaletli olmak, tüm bireylerin sahip olmaları gereken insani bir erdemdir. Haksızlığı tercih etmek ve kişisel yararları adaletin önünde tutmak, kişinin vicdanında yer alması gereken adalet duygusunu zedeler, bu da toplumsal düzeni bozar.
Adaletsizliği hukuken kaldırmak, ancak adaletsizlik yapanların hukuken cezalandırılmalarıyla mümkündür. Adaletsizlik yapanın hukuki olarak cezalandırılıp kamu vicdanında mahkûm edildiği bir düzende, adaletsizlik yapanların cesaretleri kırılacaktır. Hangi gerekçe ile olursa olsun, hukuk adaletsizliği korumamalıdır. Suçlunun korunduğu toplumlarda kan davalarının önü kesilemez ve adaleti fertler kendileri gerçekleştirmek ister. Buda toplumda huzursuzluk ve kargaşaya neden olur.
Adalet, hukuktan bağımsız ve hukukun üstünde bir kavramdır. Adaletin sözleşmeler, anayasalar, yasalar, tüzükler ve yönetmelikler yoluyla hukukun temel ilkelerine uygun bir şekilde toplumun tüm katmanlarına uygulanması gerekir. Toplumu oluşturan her bireyin adaletli olmayı önemsemesi şarttır. Bireylerin adaleti içselleştirmiş davranışları diğer bireylere örnek olmalıdır. Örneğin adil bir öğretmen, öğrencilerinin adalet duygularını güçlendirir ve öğrencilerin tüm hayatları boyunca adil olmalarını sağlayabilir. Adalet insanın kendi vicdanında gelişir, insanın kendi otokontrolünü sağlamasında önemli bir rol üstlenir. Adalet duygusunun gelişmesi ve topluma yayılması, hak ve özgürlük kavramlarının alanını da geliştirecektir. Adalet ideolojilerin üstündedir. İnsanların sırf insan olmaları nedeniyle doğuştan sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri bulunmaktadır. İdeolojik dayatmalar ile temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırılamaz.
Günümüz dünyasında, kurumların başarısı ve sürdürülebilirliği, çalışanların memnuniyeti ve motivasyonuyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, herhangi bir iş yerinde adaletin sağlanması, o kurum için büyük bir önem taşımaktadır. Adalet kavramı, çalışanların iş süreçleri, kararlar ve davranışlar karşısındaki algılarına dayanan bir olgudur. Adalet, bir yerde sağlanmadığında ise orada bulunanlar arasında huzursuzluk, düşük moral, motivasyon kaybı ve performans düşüklüğü gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Adâletin kişi ve kurumlara kazandırdığı faydalar:
- Güven ve Bağlılığı Artırır.
- Motivasyonu ve Performansı Yükseltir.
- Her Yerde Uyum ve İşbirliğini, Birlikte Hareket Etmeyi Destekler.
- Çatışma ve Stresi Azaltır.
- Ortamın İtibarını Artırır, Huzur ve Mutluluğu, Güven Ortamını Sağlar.
İslam tarihinin her safhası ve dönemi, Resûlüllah’ın, sahabelerinin ve onlar gibi dini doğru anlamış ve hayatına tatbik etmiş kişi ve toplumların bu tarz düşünce ve uygulamalarının örnekleri ile doludur. Öyle ki, Adalet kavramı, islam toplumuna, “Adalet Mülkün Temelidir ” özdeyişi ile mal olmuştur. Resûlüllah’ın ikinci halifesi olan Hz. Ömer, bu anlamda adalet ile sembolleşmiş bir şahsiyet olmuştur. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık gözetilmemiş, zengin-fakir, kuvvetli – zayıf ayırımı yapılmamıştır.
Bir gün Kureyş kabilesinden asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. O kadını cezalandırmaması için Ashabdan Üsame’yi Peygamberimize gönderdiler. Bu duruma kızan ve üzülen Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Nasıl oluyor da bazı kimseler, Allah’ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyorlar. Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezalandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.” (Buhari, Hudud 11,12 c.8 s. 16; Müslim, Hudud, 8-9 c.2 s. 1315). Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber, adalet konusunda aracı olmak isteyenleri çok yakını da olsa sert bir şekilde reddetmiş, suçluya layık olduğu cezasını vermekte en ufak bir tereddüt yaşamamıştır. Zira adalet dünyadan kalkarsa, insan hayatına değer verecek bir şey kalmaz. Ayrıca ülkeler kılıçla alınır ama adaletle korunur. “Allah insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58) İlâhî emrinin hikmeti gayet açıktır.
Adaletin İslâm toplumunda, yönetimde, muhakemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması zorunludur. Çünkü adalet mülk’ün temelidir. Adaletin olmadığı cemiyetlere zulüm, anarşi ve terör hâkim olur. Toplumsal isyanlar çıkar, mahkemelere, devlete hatta fertlerin birbirlerine olan güveni kaybolur. Kendilerini koruma ve haklarını elde etme peşine düşeceklerdir. Kan davaları ve ihkakı hak peşinde koşan bu cemiyetlerde yıkılıp tarihe karışacaktır. Bu hususta peygamberimiz bizleri uyarmıştır. “Bir kavmin (devlet, mahkeme, aile ve fertleri arasında) hak ve adaletten uzak hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökümü yaygınlaşır”. (Muvatta, Cihad, 26 (II, 460). Hz. Peygamber (s.a.)’in adalet ve adaletle hükmedenler hakkında birçok hadîs buyurmuşlardır: “Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lûtfuna ve himâyesine mazhar olacakların öncüleridir.” (Müslim, Sahih, İmare 5, 18 (1828) c.2 s.148)
Hz. Ömer, hilâfeti döneminde ashaptan Übey b. Ka’b ile aralarında bir konuda anlaşmazlık meydana gelmiş ve bu anlaşmazlığı çözmek üzere o dönemin Medine kadısı olan Zeyd b. Sâbit’e gitmişlerdi. Kadı olan Zeyd hemen devlet başkanı olan Hz. Ömer’e karşı saygılı davranıp ona oturması için yere bir minder sermişti. Fakat adil insan Hz. Ömer bu davranış karşısında şöyle demişti: “İşte bu davranışın, şimdi vereceğin hükümde yaptığın ilk adaletsizliktir. Ben davacımla beraber aynı yerde oturacağım.” Sonra davacı Übey b. Ka’b davasını ileri sürünce Hz. Ömer bu iddiayı kabul etmedi. Bu durum karşısında Hz. Ömer’in yemin etmesi gerekiyordu. Kadı Zeyd İbn Sâbit, Übey’e şöyle dedi: “Gel Halife’ye yemin ettirme, onu bundan muaf tut. Davacı olduğun kişi bir başkası olsaydı sana böyle bir feragatten söz etmezdim.” Bu teklifi duyan Hz. Ömer son derece kızarak böyle bir ayrıcalığı kabul etmeyip derhal yemin etti. Sonra da Zeyd b. Sâbit hakkında şöyle dedi: “Halife ile herhangi bir müslüman hakkında eşit davranmasını öğrenmedikçe ona dava götürülmemelidir.” (Şamil Ansiklopedisi, Md. “Adalet”)
İslâm’da adaleti gerçekleştirmek için çeşitli müesseseler kurulmuştur. Rasulullah davalara bizzat kendisi bakmıştır. Bu durum ikinci halife Ebu Bekir (r.a.) zamanında da böyle devam etmiş, Hz. Ömer (r.a.) zamanında ise İslâm toprakları oldukça genişlediğinden bazı sahâbiler kaza (hüküm verme) işleriyle görevlendirilmiş ve birer kadı (hâkim) olarak vazife görmüşlerdi. Adâlet konusundaki uygulamalarından dolayı Hz. Ömer döneminin geniş bir şekilde araştırılması gerektiğini de belirtmek isteriz.
İnsanların aralarındaki işlemlerde âdil olmaları çok önemlidir. Adaletin uygulandığı toplumlarda huzur ve mutluluk, uygulanmadığı yerlerde huzursuzluk ve kaos hâkim olur. İlişkilerde güven unsurunun sağlanması âdil davranmakla gerçekleşir. İnsanlar arasındaki ilişkilerde güven duygusu çok önemlidir. İnsanın mutlak adaleti gerçekleştirmesi mümkün değildir. Ancak adaleti sağlamak için gereken her şeyin yapılması zorunludur. Mutluluk ve huzur ortamını ancak bu şekilde sağlayabiliriz. Zaten tüm insan ve toplumların hedefi de budur. Şu gerçeği de unutmayalım ki kişi yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
