Dil ve Kültürün Kaybolan Anlamı
Bir toplum olarak kültür konusunda ne kadar bilgili olduğumuz, okur-yazar ya da yüksek eğitimli kişilerden bir kesite kültürün tanımını ya da yaşam için gerçek önemini sorarak anlaşılabilir. Cehalet için hiçbir mazereti olmayan biyoloji öğrencileri bile, insanları Homo sapiens olarak tanımlayan ve onları hayvanlardan ayıran şeyin nasıl bir kültür olduğunu ifade edemezler. Bir neslin diğerine içgüdüsel olmayan yollarla aktardığı şey olarak anlaşılan kültür – ki buna en temelde işaretlerin ya da dilin kullanımı dahildir – tarihi ve medeniyeti mümkün kılan bir hazinedir. Aristoteles’e göre insanın kendisini tanımlayan aklı, konuşmanın kullanımıyla ilişkilidir. Hatta Kur’an’a göre Adem’e meleklerden üstünlük kazandıran şey, insanın eşyayı isimlendirebilme yeteneğidir.
Heidegger’e göre dil, Varlığın Evi’dir. Tasavvufun en büyük öğretmeni İbn Arabi’ye göre dil, bilgeliğin aracıdır ve Kutsal’a açılan bir kapı olabilir. Dünyanın kafiye ve ritimle donatılmış bir eser olduğunu ileri sürer. Şiiri bilgelik ve ilahi takdirle ilişkilendirir ve şiirin temel ilkelerinin ilahi olarak belirlendiğini söyler. Peygamber’den dilin efendisi ve ‘sözlerin toplamı’nın (cevâmiu’l-kelim) sahibi olarak bahsedilir. Şiir – gerçekten de hikmetli şiir – onu gerçekten kurtarabilir ya da en azından kutsala giden yolu gösterebilirdi.
Gerçekle şiirsel bir şekilde karşılaşmak, japa/zikrin temel uygulamasının amaçladığı şeydir. Sufiler, kişiliğin dar çemberini aştıkları ve Dost’un çehresini tefekkür ettikleri için her yerde Sevgili’nin Yüzünü gören şairlerdir. Eliot’un da belirttiği gibi sanat esasen kişiliğin aşılmasıdır. Hem sanat hem de din esasen tefekkürdür. Ananda Coomaraswamy’nin yakındığı gibi sanatın güzellikle pek ilgisi olmayan bir dünyada ne büyük sanat ne de din vardır ve İlahi Güzelliğin büyük rahibi ve şairi İbn Arabî’ye şiddetle ihtiyaç vardır.
Kültürel değerlerimiz (norm haline gelen) bireyciliğe ve vurgunculuğa hayır demekte, yerel dilleri ve edebiyatı teşvik etmekte, doğanın haklarına ayrıcalık tanımakta ve genel kalkınma planlarını ve konfor merkezli ekokırımcı tüketim kültürünü gözetim altında tutmakta, artık öğretilmeyen veya anlaşılmayan geleneksel bilimleri savunmakta, büyük evleri yasaklamakta, özel şahıslara ait hastanelere, eğitim kurumlarına, ulaşıma karşı topluluk/vakıf mülkiyetine ayrıcalık tanımaktadır. Binlerce yıldır ayakta kalmamızı sağlayan, dışarıdan dayatılan kurumlardan ziyade halk topluluğudur. Profesyonellerin çoğunu devlet yerine toplum atar. Geleneksel kültürler sadece estetik, tarihi, sosyal ve pedagojik amaçlar için değil, aynı zamanda bize Doğru ve İyi’den uzaklığımızı ölçmek için bir standart sağlaması açısından da önemlidir.
Bilim ve onun sunduğu olanaklar açısından ilerlemiş olabiliriz ancak C.V. Raman’ın da belirttiği gibi, kalplerimiz buna paralel olarak genişlememiştir.
Büyük bir siyasi düşünür olan ve bazen modern Platon olarak da adlandırılan Eric Voegelin’in ruhun ölümüyle özdeşleştirdiği ilerleme gibi ideolojik kavramları eleştirmeden satın alırken nasıl oluyor da kültürden bahsediyoruz merak ediyorum. Sachs, The Development Dictionary’de bu ideolojinin hoşnutsuzluklarını antolojileştirmektedir. Sadece İkbal ya da Gandhi’nin değil, Wittgenstein ve Heidegger gibi Batı düşüncesinin devlerinin siyasi felsefeleri de ilerleme kavramını, teknolojik kültürü, Guenon tarafından “niceliğin saltanatı” olarak adlandırılan ve bizi her yerde kuşatan şeyi sorgulamaktadır. Eliot’ın uzun zaman önce “Kültürün Tanımı Üzerine Notlar ”ında işaret ettiği gibi, modern endüstriyel dünyanın itici gücü kültürle bağdaşmaz. Arnold Toynbee’nin büyük eseri A Study of History’de sıraladığı gibi, binlerce yıldır düzinelerce medeniyeti ayakta tutan büyük kültürleri besleyen temellere geri dönmeden, kültürümüzü bir boşlukta inşa edemeyiz. Dünya çapında bir değerler krizi yaşamamıza şaşmamalı. Bu değer kaybı için eğitim sistemi boşuna suçlanmıyor. A. K. Saran gibi kültür tarihçilerinin de işaret ettiği gibi, kültür dini içerir ve en azından geleneksel kültürlerde kültürel formlar ortaya çıkar.
Zamanı geriye alamasak bile, neleri kaybettiğimizi düşünmek ve ilham almak ve yön bulmak için, şairlerin gerçekten yasa koyucu olacağı, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inin ahlaki-manevi kahramanı Alyoşa’nın onurlandırılacağı ve İvan’ın nihilizm tarafından delirtilmeyeceği daha iyi bir dünya için özlem duymaya devam etmek önemlidir, Sadece oylarının değil insanların da önemli olduğu, zanaatkârların ya da modern profesyonellerin işlerine yabancılaşmayacağı ve her anı kutsal olarak kutlayabileceğimiz ve her eylemi her şeyin kaynağı ve sonu olan Ruh’a adayabileceğimiz bir yer. Umarım kültürün bir meta olmadığını, onunla ilgilenmenin herhangi bir kurumun ya da akademinin ayrıcalığı olmadığını, insanların en temel tutumu ya da yönelimi meselesi olduğunu, araçsal rasyonalite ya da teknolojik akla bağlı hatalı eğitimin geliştirdiği bazı önyargıları unutmak için fedakarlık yapmamız ve atalarımızın modern anlamda eğitim almadan bile sezgisel olarak anladıklarını yeniden öğrenmemiz gerektiğini anlarız.
Kültür okuryazarlığı, evlerdeki mimari ve güzellik tarzına ve rutin kullanım nesnelerine karşı duyarlılık ve küçük şeyler yapmaya gösterilen özenle kanıtlanır. Kitap sevgimiz ve seçtiğimiz kitaplarla kanıtlanır. Kıyafet ve sinema seçimimizle gösterilir. Konuşmalarımızdaki dil seçimimizle kendini gösterir. Büyüklere ve ebeveynlere karşı görgü kurallarımızda kendini gösterir. Kültürel okuryazarlıktan ne kadar uzak olduğumuz, en açık sözlü tartışmacı insanların korkunç bir dikkat eksikliği gösterdiği ya da diğerine saygı gösterme gibi temel bir testi geçemediği tartışma programlarımızda ortaya çıkıyor. Çoğunlukla yargılıyoruz ve günah ile günahkâr arasında ayrım yapmıyoruz. Öfkeli bir şekilde bağırıp çağıran insanların tartışmalarını izlerken, tartışma alanının ya da Habermas’ın iletişimsel diyalog dediği şeyin nasıl kaybolduğunu görüyoruz. Ahlaki güzellik yokluğuyla göze çarpıyor.
