AN’I DOĞRU YAŞAMAK GEÇMİŞİ DOĞRU ANLAMAKLA MÜMKÜNDÜR. 

0
download-12

İnsanlık tarihi, tarihçiler tarafından çağlara bölünmüş ve isimlendirilmiştir.  İkisi yazının keşfinden önce, dördü yazının keşfinden sonraki çağlardır. Yazı öncesi çağlar, insanlar ile tabiatın etkileşiminden isimlerini almıştır. Yazının keşfinden sonra ise insanlık tarihini etkileyen olaylar ve buluşlara göre isimlendirilmişlerdir. 

Hıristiyan teologlar İncil’deki “Dünya altı günde yaratılmıştır.” bilgisine dayanarak dünya insanlık tarihini altı döneme ayırmışlar. Vahiy bilgisinde kaynağın tek olması ilkesinden hareketle, dünyanın altı günde yaratıldığı bilgisi Kuran’ da da mevcuttur. 

Asıl bizi ilgilendiren çağların aldığı isimlerin insanlık için ne ifade ettiğidir. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, yazı öncesi dönemde insanoğlu tabiat içinde yaşama mücadelesi vermiş, yazı sonrası ise insanın rakibi insan olmuştur. Yazılı tarih bunu böyle ifade eder, buna karşın vahiy bilgisi yazının ilk insana verildiğini (Âdem as, On sahife)  ve insanın insan ile mücadelesini Âdem’in çocukları ile (yazılı tarihi) başlatır. Vahiy bilgisine göre insan ile evren arasında hasmane bir ilişki olmaz çünkü tabiat sebep sonuç ilişkileri (vahye göre bir sünnet) içinde hareket eder. Evren içinde yaratılmış her şey insanın emrine verilmiştir. Evrenin işleyişine insanların eylemleri ve tercihleri etki eder. 

Şimdi, yaşadığımız çağa bilgi çağı, bilişim çağı, dijital çağ gibi isimler verilmektedir. Son ilahi kitap Kuran’ın “Oku” diye başlaması ve onlarca ayetinin “akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz, anlamaz mısınız…” diye bitmesi, tarihin de şahit olduğu gibi, bilgi dağarcığına epey bir katkısı olmuş, Vahiy dışındaki bilgi kaynaklarını da önemsemiştir. Batıdaki Rönesans ve reform hareketlerinin başarılı olmasında İslam düşüncesinin etkili olduğu yönünde görüşler vardır. Kadim Yunan felsefesinin İslam düşüncesine kazandırılmasından bahsedilir de Müslüman bilim adamlarının eserlerinin Batı dillerine çevrilmesinden pek söz edilmez. Amaç, ‘Benim babam senin babanı döver’ repliğini tekrar etmek değil, ancak bir yanlışa da dikkat çekmemiz gerekiyor. Batıdaki bilimsel gelişmeler, Hristiyan inancının akla ziyan düzeyde tahrifine ve Kilisenin baskısına borçludur. Bu ilişki İslam bilim ilişkisi için geçerli değil ancak böyle bir algının varlığı yadsınamaz. Bilerek ya da bilmeyerek Din-Bilim ilişkisinde gündemi belirleyen tahrif edilmiş Hıristiyan ilahiyatı ve kilisenin tutumu olmuştur. Yakın tarihte İslami kimliğin bilim eğitim kurumlarından uzaklaştırılması için yapılan algı operasyonları zihinlerdeki canlılığını korumaktadır. Fakat şu unutulmamalıdır; suçlu olan bu algıyı yaratanlar değil, bu algının sindirilmişlik psikolojisi ile eleştiriden başka bir iş yapmayanlardır. İnsanlar için zor olan hangi türden olursa olsun bilgiyi üretmek değil yenilmişlik algısıyla baş etmektir. O da ancak politik psikoloji ile mümkündür. 

Vahiy bilgisinin önerileri, emirleri yasakları, haram kıldıkları insanın faydası merkezlidir. Yine vahyin bizlere verdiği bilgiden öğreniyoruz ki saptıran ve kötülüğe çağıran şeytana da izin verilmiştir. Bu sebeple insan, diğer varlıkların tümünden ayrılmaktadır.  İblisin de insan hariç, diğer varlıklarla bir derdi olmamıştır. İnsanlar ile İblis ve dostları her daim karşılıklı iletişim ve etkileşim halinde olmuştur, olmaya devam edecektir. İnsanın yaratılışından bugüne bu mücadele devam etmektedir. Şeytanın kontrolüne geçen insanın ruhu ve aklı, kötülüğün kaynağı haline gelir; kendini şeytanın telkinlerinden kurtarabilen insan, iyiliğin kaynağı olur.  

İnsan ve İblis bilgi üretebilen iki varlıktır, gerçekte olsun sanal ortamda olsun çatışmanın kaynağı bu becerileridir. İblisin görünmeyen bir varlık olmasına karşın insanın bilgi üretim kaynağı da (akıl) görünmeyip varlığı kabul edilendir. Dijital çağın bilgi üretim araçları İblis ve yolunda gidenlerin işini kolaylaştırıyor desek abartmış olur muyuz? Çağın bilgi edinme araçları birebir, ruberu görünür eylem gerektirmeden, insanın kendine veya başkasına kötülük yapma ve zarar verme imkânı sağlamaktadır. Dijital araçların etkin olduğu sanal âlemde yapılan eylemlerin çoğunun hukuki karşılığı bile yoktur. Hukukçu bilim adamaları sürekli bu boşluğu doldurmanın çabası içindedirler. Dijital çağ aynı zamanda hız çağı anlamına da gelir, öylesine hızlı bir değişim yaşanmaktadır ki hukuk bu hıza ayak uydurabilmekte zorlanmaktadır. Dijital ve bilişim araçları sanal bir dünyanın kurulmasına imkân vermiş, bu imkânı elinde tutabilen insan Batı kültüründe birey olarak tanımlanmıştır. Bireyin en önemli özelliği kendini müstağni görmesidir. Kavramsal anlamı itibarı ile kendine duyduğu öz güven, doygunluk, kendi kendine yetmesine diyecek yok; ancak diğer taraftan kendini sorgulanamaz görmesi, kabul edilebilir bir durum değildir. Yapı itibariyle bu durum ‘Güçlü olan haklıdır.’ sonucunu doğurmaktadır. Bilgi, bilişim ve dijital kavramlarının donattığı insan tipinde hâkim olan bireysellik: Duygusal tarafı yok edilmiş ve kodlanmış bilgiye sahip bir varlıktan söz etmiş oluyoruz. Buna ek olarak batılı insanın birey özelliğini şekillendiren ve tehlikeli kılan tarihten devşirdiği müstemlekeci bilinçaltının etkili olmasıdır. Özelliği bu olan bireyin ürettiği araçların niteliği ve sosyal ilişkiler için geliştirdiği normlar da gücüne güç katmak içindir.  Günümüzde bilgi bilişim ve dijital birikim açısından başa baş giden ancak birey özelliği kazanmamış toplumlar olduğu gibi, boynuzun kulağı geçtiği toplumlarda vardır. Boynuzun kulağı geçtiği toplumlara bakıldığında oluşum mayasında müstemlekeci toplumlar etkili olmuştur. 

Birey özelliğine sahip kişiye, insana ait reel veya duygusal ne varsa istatistikî bilgi olmaktan öteye bir anlam ifade etmemektedir. Bilginin istatistikî bilgi özelliği kazanmasına ve bu işlevi görmesine çağdaş dijital araçlar büyük katkı sağlamaktadır. Bu katkı doğal tepkisellikleri bile sindirerek sıradanlaştırmıştır. Kendi bireyselliğini koruma adına fayda edecekse tanrıya da inanır gibi davranır ancak işine karışmasına müsaade etmez. Buradan bakıldığında, bu çağı şekillendiren her ne ise dobra reddiyeci( ateist denilebilir ki bize göre imkansızı ifade eder) insanın varlığına fırsat vermediği gibi mükellef mümin bir insana da yaşama hakkı vermemektedir. Yaşama hakkı, çağın ve ürettiği araçların özelliği gereği ancak silik, münafık ve bencil insana imkân sunmaktadır. Bu insan için sanal dünya bulunmaz bir fırsat ve nimettir çünkü böylesi kaygan bir zeminde dans etmeyi gayet iyi becermektedir. 

Burnundan kıl aldırmayan bu varlık, gücü elinde bulundurma adına üstüne çizik atmayacağı hiçbir değer yoktur. Fakat unutulmaması gereken bir şey var ki köle ruhlu olan insan bu insandır. Tanımına sığdırmaya çalıştığımız bu insanın dünyasında öz veri, paylaşım, paylaştıkça çoğalan hiçbir değer yoktur. Korkaktır bu insan, asla güven duymaz kimseye, varlığını ancak sahip olduğu güç ile sürdürebilir. Yalnızdır bu insan, elindeki kazanımları kaybettiği an yaslanabileceği hiçbir dayanak yoktur. 

Batılı anlamındaki bireylerden oluşmuş toplumların sosyal ilişkileri yazılı ilkelerin hâkimiyetindedir. Kişisel otokontrolden bahsedemeyiz. Yaratılış özelliği sınanmak olan insana, sınanma imkânı vermeden robot gibi yaşama olanağı verilmektedir. Kurallara uyması değerlere olan bağlılığından değil, elindekileri kaybetme korkusundandır. Sosyolojisi bu olan topluluklara bakıldığında, aydın ve entelektüelinden tutun bilim adamı, siyasetçisine, patronundan işçisine kadar davranış kalıpları birbirine çok yakındır. Bizim dünyamızda da bunlar örnek gösterilerek kendi sosyolojimiz eleştirilir. Oysa insanın sorumluluğu sahip olduğu kapasitesi kadardır. Aslında bizi böyle düşünmeye zorlayan şey örnekleme yaptığımız davranış kalıplarının güzelliği değil, yanlış da olsa dayandığı güç sayesinde uygulanmasıdır. El hak kendi sosyolojimizin eleştirilecek taraflarını görmemek münafıkça bir düşünüş olur. 

Diktiği ağacı aşılayıp gölgesinden ve meyvesinden insanlar faydalansın düşüncesinde olan insan ile komşusuna bırakın ikramı, tanıma zahmetine bile girmeyen insan aynı kefede değerlendirilemez. Bizim insanımızın ufku bir başka dünyaya da endeksli olduğu için, dünyalık olarak onu bağlayacak çok şeyden söz edilemez. Diğeri ise risklere açık değildir, sosyal yapı güvene dayalı olan ilişkileri barındırmaz. 

         Söylemek istediğimiz şu: İstisnai olan bir davranış (RachelCorrie’nin eylemi) bir toplumun sosyolojisini yansıtmaz. Doğru olan, bir gün uygulanabilirliği hesap edilerek toplumun tarihsel ve düşünsel bağlamda hak, hukuk ve adalet değerlerine sahip olmasıdır. Bugün, toplumsal sosyolojisi böyle olan bir toplumun varlığından söz edilemese de mümkünattan olduğuna tarih şahitlik etmiştir. Hukuk anlayışı bireysel ve kendi toplumu için bencil ve çıkar ilkelerine dayalı, fakat evrensel düzlemde başka birey ve topluluklara ilkesel bazda dahi layık görülmüyorsa hukuktan söz edilemez. RachelCorrie örneğine yirmi yılda, kırk yılda bir rastlanırken, George Floyd örneğine yılda birkaç kez şahit olacağız. 

Elin atına binen sonunda yaya kalır. 

 

Bir yanıt yazın