do_you_really_want_immortality_by_chryssalis-d30m221
12 eylül’den sonra özellikle Hidayet bulma hikayeleri ile çok karşılaşırdık. “Ben solcuyken” “ben ateistken” cümlesi Müslüman gençler arasında bulunan kimileri tarafından dile getirildi. Sürekli Müslümanlığımızdan utandırılan gerici ve yobazlıkla suçlanan bizim için bu durum bir zafer ve Onur vesilesi idi.. Aslında benim babam da öyle bir Hidayet hikayesinin kahramanı idi. Uzun dönem maddeci zihniyete sahip iken hidayet bulmuştu.
Bu yüzden “ben solcuyken” diye söze başlayan her arkadaş belli bir saygınlık kazanır ve gözümüze alabildiğine sempatik görünürdü. Onların aramızda ayrı bir fiyakası olurdu.. Ancak üzerimizdeki aşağılık kompleksi o kadar baskındı ki  dün İslam’ı benimsemiş birinden İslam’ı öğrenmeye kadar varan aşırılıklar ortaya çıkardı. İsmet Özel Ulvi Alacakaptan, Roger Garaudy ve burada ismini sayamayacağım birçok muhtediden İslamı öğrenmeye kalkan bir kesim vardı. Hatta Ulvi Alacakaptan bir sohbet sırasında  İslami bir gazetenin kendisine yazı yazma teklif ettiğini; onlara “Ya ben sizden İslam’ı öğreneceğim bana niye yazı yaz diyorsunuz” diye cevap verdiğini anlatmıştı..
Zencilerin birbirine saygı duymaması gibi dindarlar da genel anlamda birbirlerine saygı duymazlardı. Cemaat içinde bile sadece cemaatle ilgili bir saygı ekseni vardı bu eksen cemaat mensubu olmanın ötesine gitmiyordu..
Çünkü dindar olmak; gelişmemiş olmak, yobaz olmak, geri olmak, köylü olmak gibi çağrışımlar yapıyordu. Elbette bu yargıları haklı çıkaracak kimi durumlar da vardı..                             
Bu yüzden sonradan İslam dairesi içerisine girenler daima el üstünde tutuluyor; fazlaca itibar ve saygı görüyorlardı..Henüz İslami dünya görüşüne bağlı bir hükümet de yoktu..
**
Son zamanlarda tersine hidayet hikayeleri ile karşılaşmaya başladık. Özellikle teoloji çevresinden tarihselcilik ile başlayıp ateizm ile sonlanan bir dalalete erme süreci ile yüz yüze kaldık. Elbette bunun bir çok gerekçesi olabilir. İnsan seçme yetisi olan bir varlık olması hasebiyle hidayeti de dalaleti de seçebilir. Tarihin her döneminde hidayet ve dalalet hikayeleri bolca bulunur. 
İnancından şüphe duyanlar veya bazı düşünsel ve inançsal problemlerini çözemeyenler hemen Twitter’a Facebook’a Instagram’a sarılarak şüphelerini; varoluşsal problemlerini anlatma ihtiyacını duydular. Oysa insan denen varlık şüphe duymayan bir varlık olmadığı gibi , her düşünsel problemi çözmek gibi bir durum hiç kimse için mümkün değildir.
Bu yüzden benim burada ilgilendiğim konu , insanların şu ya da bu şeye inanıp inanmaması değil, her düşündüğünü her şüphesini ilan etmenin arkasındaki psikolojik itkinin ne olduğudur.
Bu bağlamda dalalete erme sürecinin epistemolojik- teorik bir süreç değil, psişik bir durum olduğunu düşünüyorum
O yüzden her dalalet düşüncesinin saygı ile karşılanması, dinlenmesi, ona cevaplar yetiştirilmesi ile değil, psişik durumlarının nasıl tedavi edileceği ile ilgilenmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Elbette dalalet hikayesine sahip olanlar için bu işin ekonomik getirilerinin olduğunu da düşünmüyor değilim.

Bir yanıt yazın