Anksiyete ve Depresyon: Modern Hayatın İkiz Marazları

0
anksiyete-kaygi-bozukluklaril

Babil Kulesi hiçbir zaman bu melankoli kaosunun semptom çeşitliliği kadar bir diller karışıklığı üretmemiştir.¹
— Robert Burton

Her geçen gün çağdaş zihnin sakatlıkları daha çeşitli, daha aşırı ve daha karmaşık hâle gelmektedir. Bilincin ve davranışın iç işleyişine dair açıklamaları tanımlamak ve etiketlemek için kullanılan teşhis kategorilerinin dizini sonu gelmez bir biçimde artmaktadır. Bununla birlikte, modern dünyanın ruhsal krizinin daha derin nedenleri büyük ölçüde ele alınmamış olarak kalmaktadır. Korku ve hüzün insanlık durumunun içine gömülüdür; fakat bizim çağımız bitmek bilmeyen anksiyete ve depresyon tarafından tüketilmekte ve işkenceye uğratılmaktadır. Bu durumu ortaya çıkaran şartların neler olduğu psikoterapistler ve ruh sağlığı uzmanları için hâlâ bir muammadır.

Anksiyete ve depresyon başlangıçta tek bir bozukluğun ikiz veçheleri olarak görülmekteydi; ancak günümüzde büyük ölçüde ayrı durumlar olarak düşünülmektedirler. Bu tür rahatsızlıkları metafizik ve kozmolojik mülahazalardan kopuk bir biçimde yalnızca semptomlarına göre sınıflandırma girişimleri, zihnin yalnızca sıradan insan için değil, ruh sağlığı sağlayıcıları için de ne kadar anlaşılmaz olmaya devam ettiğini teyit etmekten başka bir işe yaramamaktadır.² Buna rağmen bu iki ıstırap, “modern toplumların iki klasik ‘semptomu’” olarak kalmaktadır.³

Bugün psikoloji ruhsal hastalıkları teşhis edip tedavi etmek için elinden geleni yaparken, sekülarizmin bu krize katkısını kabul etmekte başarısız olmaktadır. Modernliğin yükselişine yol açan tarihsel gelişmeleri —Rönesans hümanizmi ile birlikte Aydınlanma Çağı’nın doğurduğu Bilimsel Devrim’i— anlamadan, bu profan yönelişin kolektif ruhu ve benlik tasavvurunu nasıl kökten sarstığını kavramak zordur. Günümüz ruh sağlığı tedavileri hâlâ bu hareketin parçalanmış ve bilimci temellerine dayanmaktadır.

Aydınlanma sonrası dönemin miyop bakışı hâlâ yalnızca beş duyu ile algılanabilen şeyin nihai olarak gerçek olduğu düşüncesiyle sınırlıdır. Bu indirgemecilik, Platon’un (MÖ 429–347) öğrettiği mağara alegorisine benzer; orada insanlar gölgeleri gerçek dünya sanırlar. Varlık düzeylerini ve onları bilme yollarını birbirine karıştırırlar; böylece parça bütüne eşit sayılır, hakikat hata ile karıştırılır ve doğruluk bütünüyle altüst edilir. Bu karışıklık zihinsel hastalık anlayışımıza ve ruh sağlığı çarelerinin sunuluşuna da uzanır. Gölgelerin ötesindeki gerçek dünya ile yüzleşmek, kişiyi mağaranın dışına çıkaran bir ruhsal yola girmeyi gerektirir. Nihai gerçeklik açısından bakıldığında, fenomenal dünyanın gelip geçici görünümlerinin ötesinde neyin bulunduğunu ayırt etmemiz gerekir.

Modern psikolojinin profan yönelimi, varlığımızın transpersonel merkezini inkâr etmekte ve dolayısıyla bu gerçekten kaynaklanan her şeyi göz ardı etmektedir. Dikey boyuttan yoksun bırakılmış olarak sekülerleşmiş ve merkezsizleşmiş bir kozmosta yaşıyoruz — bu, kalıcı duygusal ve ruhsal beslenme kaynaklarından kopmuş, düzleşmiş ve çarpıtılmış bir kendine kapanmanın sonucudur. İçsel bir boşluk, hayatlarımızın hükümsüz ve anlamsız olduğu hissini doğurur; çünkü parçalanmış hâlimizde her zaman eksik olan bir şey vardır ve bu bizi yalnızca dışsal olana odaklı tutar.

Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl (1905–1997), günümüz psikopatolojisinin kökündeki bu boşluğu “varoluşsal boşluk” olarak adlandırmıştır:⁴ “Anlamsızlık duygusu… günümüzün kitlesel nevrotik üçlüsünün —depresyon, bağımlılık, saldırganlık— temelinde yer alır.”⁵ İçimizdeki (ve kolektif insanlık ölçeğinde) kutsal merkezin kaybı yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Fransız sosyolog Émile Durkheim (1858–1917) şöyle açıklar:

Eğer bu [bağlayıcı toplumsal düzen] çözülürse, artık onun varlığını ve eylemini çevremizde ve üzerimizde hissetmezsek, içimizde toplumsal olan her şey tüm nesnel temelini yitirir. Geriye yalnızca yanıltıcı imgelerin yapay bir birleşimi, en küçük bir düşünüşle yok olan bir hayal perdesi kalır; yani eylemimize hedef olabilecek hiçbir şey kalmaz.⁶

Aydınlanma Projesi ve Psikolojik Kopuşlar

Orta Çağ’ın çözülüşünden bu yana bu durum giderek gerçekleşmiştir. Frithjof Schuon (1907–1998) bu hayati noktayı şöyle özetler: “İnsan olmak, Tanrı ile bağlantılı olmak demektir. Bu olmadan hayatın anlamı yoktur.”⁷ Sekülarizmin travması küçümsenemez; neyin kaybedildiğini anlamadan ne kendimizi ne de içinde bulunduğumuz durumu bütünüyle kavrayabiliriz. Lewis Mumford (1895–1999) şöyle açıklar: “Hayatının seyri bir krize ulaşmış olan insanlar, nevrotik bir hastanın kişisel hayatını gün yüzüne çıkarması gerektiği gibi, kolektif geçmişleriyle de bütünüyle yüzleşmelidir; tarihte uzun zamandır unutulmuş travmalar, onların farkında olmayan milyonlar üzerinde yıkıcı bir etki doğurabilir.”⁸

Aydınlanma’daki zihin–beden parçalanmasının yükselişi, modern dünyada psikopatolojinin artışıyla simetrik bir ilişkiye sahip görünmektedir; bu artış, anksiyete ve depresyonun yükselişinden ayrı düşünülemez.⁹ Ruhsal hastalık ve psikopatolojinin zaman içinde nasıl değerlendirildiğinin seyri dikkat çekicidir:

On yedinci yüzyılın sonunda delilik önemsizdi ve pek tartışılmıyordu. On sekizinci yüzyılın sonunda muhtemelen arttığı düşünülüyor ve bir miktar kaygı uyandırıyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonunda bir salgın olarak algılanıyor ve büyük bir kaygı konusu oluyordu. Yirminci yüzyılın sonunda ise delilik hayatın dokusunun bir parçası olarak basitçe kabul ediliyordu.¹⁰

İsviçreli psikiyatrist Ludwig Binswanger (1881–1966), modern Batı psikolojisinin temelini oluşturan parçalanmış zihniyete yönelik isabetli bir eleştiri getirmiştir: “Bugüne kadarki tüm [modern] psikolojinin kanseri… dünyanın özne-nesne yarılmasıdır.”¹¹ Modern bilimde bu yaygın ikiliğin sorumlularından merkezi bir figür René Descartes’tır (1596–1650); o, modernliğin dünya görüşünün (Weltanschauung) gelişimi üzerinde kalıcı etkisi olan kendi zihin-beden düalizmini ortaya koymuştur. Fransız metafizikçi René Guénon (1886–1951), bu temel bölünmenin günümüz entelektüel iklimine ne derece nüfuz ettiğini şöyle dile getirir: “Kartezyen ikilik… tüm modern Batı düşüncesine kendini kabul ettirmiştir.”¹²

Descartes insan bedenini bir makineye benzetmiştir:

İnsanın bedenini, kemikler, sinirler, kaslar, damarlar, kan ve deriden oluşan bir tür makine olarak düşünebilirim; öyle ki, içinde hiçbir zihin bulunmasa bile, şimdi iradenin ya da dolayısıyla zihnin kontrolünde olmayan durumlarda yaptığı tüm hareketleri yine de yapacaktır.¹³

Modern bilimin benimsediği insan bedenini makineye benzetme yaklaşımı kesinlikle tarafsız bir tutum değildir. Aksine, bu Promethean güçler karşısında sürekli uyanık olmamız gerekir. Amerikalı psikolog Rollo May (1909–1994), modern bilimde insanı makinenin suretine dönüştürme eğilimimizin “insanlıktan çıkarıcı tehlikelerini” son derece ciddiye almıştır.¹⁴

Descartes böylece “yanılmaz kanıtlara dayanan bir tıp sistemi” geliştirmeyi umuyordu.¹⁵ Nitekim günümüz ruh sağlığı uygulamalarının büyük ölçüde yalnızca ampirik olarak doğrulanmış tekniklere yönelmesi bakımından, modern psikoloji dâhil bilimin geleceğini adeta önceden haber vermiş gibidir.

Res extensa (uzamlı töz) ile res cogitans (düşünen töz) arasındaki Kartezyen ayrım, bu bölünmenin aşılmasına hiçbir imkân tanımaz; böylece tüm insan deneyimini özel, öznel alana indirger ve nesnel gerçeklik fikrini reddeder. Bugüne dek süren bu miras, şüphesiz karşı karşıya olduğumuz ruh sağlığı salgınını beslemektedir.

Melankoli ve Hümörler

Modern psikiyatri ve psikolojinin ortaya çıkışından önce anksiyete ile depresyon arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için “melankoli” kavramını dikkate almak yararlıdır. Eski melankoli ile çağdaş depresyon arasında —örneğin hüzün ve düşük ruh hâli gibi— ortak semptomlar bulunduğu açıkça belirtilmelidir; ancak aralarında temel farklar da vardır. Modern öncesi dünyada melankoli, bugünkü depresyon anlayışımızın ötesinde zihinsel ve bedensel birçok semptomu kapsayan daha geniş bir kavramdı. Günümüzde anlaşıldığı şekliyle depresyon ise kapsamı daha dar olup büyük ölçüde duygudurum bozukluklarına odaklanmaktadır.

Depresyon eskiden “melankoli” olarak adlandırılırdı; “kadim maraz” diye de biliniyordu.¹⁶ Tıbbın babası kabul edilen Koslu Yunan hekim ve filozof Hippokrates (MÖ 460–377), bu rahatsızlığı şöyle teşhis etmiştir: “Eğer korku ya da keder uzun süre devam ederse, bu melankolik bir durumdur.”¹⁷

Robert Burton (1577–1640) ise şöyle tasvir eder:

Melankoli… en küçük bir keder, ihtiyaç, hastalık, sıkıntı, korku, acı, tutku ya da zihnin herhangi bir sarsıntısı; her türlü kaygı, hoşnutsuzluk ya da düşünce vesilesiyle gelip gider; bu ise ruhlarda ıstırap, donukluk, ağırlık ve huzursuzluk doğurur — ve “bu melankolik mizacdan hiçbir yaşayan insan azade değildir.”¹⁸

Hippokrates’ten Aydınlanma Çağı’na kadar anksiyete ve depresyon anlayışı, “hümörler” (Latince: humores) diye bilinen bedensel sıvılar teorisinin hâkimiyeti altındaydı.¹⁹ Her insanın mizacının, bedenin dört sıvısından biri tarafından belirlendiği düşünülürdü: kan, balgam, sarı safra (choler) ve kara safra (Yunanca melaina cholē; buradan “melankoli” kelimesi gelir).

Hümör kuramı, bir kişinin karakterine dair çoğu şeyi açıklamaktaydı. Sağlık, dört sıvının ideal oranlı bir karışımına bağlıydı; birinin baskınlığı ise dengesizlik doğururdu. Her hümör dört mevsimden biriyle bağlantılıydı ve sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve nemlilik gibi niteliklerle ilişkilendirilirdi. Her insanın hümör dengesi iklim, beslenme, meslek, coğrafi konum, gezegen dizilimi, cinsiyet, yaş ve toplumsal statü ile bağlantılı olduğundan, bir kişi için sağlıklı olan bir başkası için olmayabilirdi. Hastalık, hümörlerin dengesizliği ya da uygunsuz karışımı olarak görülürdü.

Modern döneme kadar anksiyete ile depresyon arasında kesin bir ayrım yapma ihtiyacı yok gibiydi. Her ikisi de geniş melankoli kavramı içinde yer almaktaydı.

Anksiyete ve Depresyon Çağı

Geleneksel metafizik merceğinden bakıldığında, hem anksiyete hem de depresyon aşkın kaynağımızdan kopmuş olmakla ilişkilidir. 1947 gibi erken bir tarihte bile “anksiyete çağı”ndan söz edilmekteydi.²⁴ Amerikalı psikolog Raymond Royce Willoughby (1896–1944) şöyle ileri sürmüştür: “Anksiyete, Batı medeniyetinin en belirgin zihinsel özelliğidir.”²⁵

“Konuşma tedavisi”nin kurucusu Sigmund Freud (1856–1939), anksiyetenin tüm psikopatolojinin merkezinde yer aldığını savunur: “Anksiyete problemi, en çeşitli ve en önemli soruların birleştiği düğüm noktasıdır; çözümü tüm ruhsal varoluşumuza ışık tutacak bir bilmece.”²⁶ ve “

Çözümün Mahiyeti

Modern psikoloji çoğu zaman belirtileri hafifletmeye yönelir; fakat kökensel sebebi ele almaz. Anksiyete ve depresyon, yalnızca kimyasal dengesizlikler ya da çocukluk travmalarıyla açıklanamaz; bunlar daha derin bir ontolojik kopuşun semptomlarıdır. İnsan, varoluşunun aşkın boyutunu yitirdiğinde, kendi sınırlı bireyselliğinin içine hapsolur.

Geleneksel bilgelik, insanın hem yatay (psikolojik ve toplumsal) hem de dikey (metafizik ve ruhsal) boyutlara sahip olduğunu öğretir. Bu dikey eksen olmaksızın, insan bilinci aşağı doğru çöker ve psişik alanın belirsizliklerinde savrulur. Oysa gerçek şifa, bu eksenin yeniden keşfedilmesindedir.

İnsanın içsel dünyasında meydana gelen boşluk, dışsal başarılarla doldurulamaz. Modern tüketim kültürü, bu boşluğu haz ve sahip olma arzusu üzerinden telafi etmeye çalışır; fakat bu çaba, eksikliği daha da derinleştirir. Çünkü sorun arzunun nesnesinde değil, arzunun kendisindedir. Arzu, nihai olarak sonsuz olanı arar; fakat onu sonlu şeylerde bulmaya çalışır.

Bu yüzden ruhsal gelenekler, dikkati dışsal çoğulluktan içsel birliğe yöneltir. Sessizlik, tefekkür ve ibadet gibi pratikler, bilinci merkezine döndürmenin araçlarıdır. Bu merkez, bireysel egonun ötesindedir ve değişmez bir hakikate dayanır.

Anksiyete çoğu zaman geleceğe ilişkin korkularla, depresyon ise geçmişe ilişkin pişmanlıklarla bağlantılıdır. Oysa ruhsal idrak, insanı “şimdi ve burada”ya yerleştirir. Bu şimdilik, yalnızca zamansal bir an değil, zamansız bir mevcudiyetin farkındalığıdır.

İnsan, kendisini geçici rollerle ve psikolojik içeriklerle özdeşleştirmeyi bıraktığında, daha derin bir kimliğe açılır. Bu kimlik, bireysel özelliklerin ötesindedir; fakat onları inkâr etmez. Bilakis onları aşar ve kuşatır.

Sonuç

Anksiyete ve depresyon, modern çağın “ikiz illetleri” olarak tanımlanabilir. Ancak bunları yalnızca patolojik bozukluklar olarak görmek eksik olur. Bunlar aynı zamanda insanın kendi kökenine yabancılaşmasının işaretleridir.

Gerçek çözüm, insanın kim olduğunu yeniden keşfetmesindedir. Bu keşif, teorik bir bilgiyle değil, varoluşsal bir dönüşümle gerçekleşir. Kişi, kendisini İlâhî olana bağladığında, anksiyete ve depresyon bütünüyle yok olmasa bile kökensel gücünü kaybeder.İnsanın kendi hakiki mahiyetini unutması, yani kendisini yalnızca sınırlı, bireysel ve dünyevi bir varlık olarak görmesi, nevrozun temel fenomeni ve başlıca problemidir. Çünkü insan nihai olarak sınırlı bir varlık değildir; sınırsız olanın bir yansımasıdır. Bu hakikatin unutulması ruhsal bölünmeye, kaygıya ve içsel çatışmaya yol açar. Buna karşılık bu hakikati idrak etmek, ruhsal iyileşmenin temelini oluşturur.

İnsanın kendi hakiki doğasını unutması, kendisini yalnızca sınırlı ve dünyevi bir varlık olarak görmesi, nevrozun temel fenomeni ve başlıca problemidir.²⁷ Çünkü insan nihai olarak sınırlı bir varlık değil; sınırsız olanın bir yansımasıdır. Bu hakikati idrak etmek, ruhsal iyileşmenin temelidir.

Alman psikanalist Karen Horney (1885–1952) de şu görüştedir: “Anksiyete, nevrozların dinamik merkezidir; bu nedenle onunla sürekli olarak ilgilenmek zorundayız.”²⁸

Rollo May anksiyeteyi şöyle tanımlar:

Anksiyete, bireyin varlığının kişilik olarak devamı için zorunlu saydığı bir değere yönelmiş bir tehdit tarafından tetiklenen endişedir. Tehdit fiziksel hayata (ölüm tehdidi) yönelik olabilir ya da psikolojik varoluşa (özgürlüğün kaybı, anlamsızlık) yönelmiş olabilir. Yahut tehdit, kişinin varlığıyla özdeşleştirdiği başka bir değere (vatanseverlik, bir başkasının sevgisi, “başarı” vb.) yönelik olabilir.²⁹

Avusturyalı psikanalist Otto Rank (1884–1939), hayat ve ölümü ikili anksiyeteler olarak sunar:

Doğumdaki korku, hayat korkusudur… izole bir birey olarak yaşamak zorunda kalma korkusu; tersine, bireyselliğin kaybı (ölüm korkusu) değil… Bu iki korku imkânı arasında… birey tüm hayatı boyunca ileri geri savrulur.³⁰

Korku ile anksiyete çoğu zaman birbirine karıştırılır. Genellikle korku belirli bir tehlikeye tepkiyi ifade ederken, anksiyete belirsizlik ve umutsuzluk doğuran yaygın bir tedirginliktir. DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, 5. Baskı) korku ile anksiyeteyi şöyle ayırır: “Korku, gerçek ya da algılanan yakın bir tehdide verilen duygusal tepkidir; anksiyete ise gelecekteki tehdidin beklentisidir.”³¹ Benzer şekilde ICD-11 de şunu belirtir: “Korku, şu andaki algılanan yakın tehdide tepkiyi temsil ederken, anksiyete daha geleceğe yöneliktir ve beklenen tehdide işaret eder.”³²

Her ikisi de insanlık durumuna verilen sağlıklı tepkilerdir; ancak aşırı olduklarında bozukluğa dönüşebilirler.

Aynı şekilde, içinde bulunduğumuz zaman “melankoli çağı” olarak da tanımlanmıştır;³³ melankoli ise “bağlantı kopuşunun hastalığı” olarak tasvir edilir.³⁴ Amerikalı klinik psikolog John Welwood (1943–2019) şöyle der: “Depresyon modern toplumda en yaygın psikolojik problemlerden biridir.”³⁵

May tekrar yazar: “Depresyon, bir gelecek inşa edememe hâlidir.”³⁶ Alman-Amerikalı sosyal psikolog Erich Fromm (1900–1980) ise şöyle açıklar: “Hissedememe hâlidir; bedenimiz canlıyken ölü olma hissidir. Ne sevinci ne de hüznü yaşayabilme yetisidir.”³⁷

William Styron (1925–2006) şöyle yazar: “Depresyonun ilerleyişinde ve muhtemelen kökeninde kayıp, tüm tezahürleriyle, temel mihenk taşıdır.”³⁸

Bu alıntılar modern çağda insan ruhunda belirginleşen dengesizliğe dikkat çekse de, yazarlarının çoğu bu marazların ne zaman ortaya çıkmaya başladığını belirtmemiştir. Bizim için önemli olan, farklı perspektiflerden ve disiplinlerden bu kadar çok otoritenin toplumlarımızda anksiyete ve depresyonun artan hâkimiyetini kaydetmiş olmasıdır. Kesin zaman çizelgesinden ziyade bu olgulara ilişkin genel gözlemler daha mühimdir.

Kimlik ve Psikopatoloji

Mevcut ruh sağlığı salgınını, modern Batı’ya özgü tarihsel bir anomali olan bireycilik bağlamında konumlandırmamız gerekir. Günümüzün anksiyete ve depresyon marazlarının iki yüzünü görmek, bireyciliğin doğasını ve kültürel etkilerini — çağımıza hâkim olmuş ve insanın ruhunu etkilemiş etkileri — kavramak demektir. Bu fenomen, kendimizden, birbirimizden ve doğal dünyadan yabancılaşmamızın kaynağıdır.

Amerikalı sosyal bilimci Lawrence K. Frank (1890–1968), Rönesans’la başlayan ve Aydınlanma’da doruğa ulaşan insan anlayışının modern öncesi dünyadan ne kadar farklı olduğunu şöyle açıklar:

Kültürümüzün hasta olduğuna dair düşünceli kişiler arasında artan bir farkındalık vardır… Rönesans’la birlikte ortaya çıkan… bireysel çaba süreci… bu kültürel çözülmenin bizzat süreci olmuştur.³⁹

Burada bireyciliğin yükselişini ve ayrı bir benliğe dair yanlış kavrayışlarını — daha yüksek bir gerçekliğin bulunmadığı düşüncesine kadar uzanan kavrayışları — kabul etmek elzemdir; zira bu, varoluşsal sakatlıklarımızın kalbine dokunur.

Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” (Cogito ergo sum) ilkesi⁴⁰, insan bilincini kültürden ve yerleşik bilme yollarından kopuk, tamamen kapalı bir benlik anlayışı içine yerleştirir ve bunu hakiki bilginin tek ölçütü olarak sunar. Böylece bir çıkmaz doğar; çünkü temel entelektüel kavramlarımız asla bir boşluktan ortaya çıkamaz.

Bu yaklaşım, dünyanın farklı kültürlerinin ve onların kutsal epistemolojilerinin anladığı gerçek insan kimliğine bütünüyle zıttır. Transpersonel bilme tarzları, insan doğamızda evrensel ve zamansız hikmete dayanan çoklu düzeyleri kabul eder. Böyle bir dikey boyut olmaksızın, kaçınılmaz olarak yanlış bireysellik anlayışlarına teslim oluruz.

Olmamız gereken şeyi gerçekleştirmemizin önüne engeller çıktığında, anksiyete ve depresyon doğal olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla kutsal psikolojinin temel sorusu şudur: Gerçek doğamızı tamamlamamızı engelleyen nedir? Tam anlamıyla insan olmadan, dünyanın kötülüklerinden kurtuluş ve ciddi ruh sağlığı bozukluklarından kaçınma ihtimali yoktur.

Schuon’un isabetle belirttiği gibi: “Dünya sefildir, çünkü insanlar kendilerinin altında yaşarlar.”⁴¹ Modern psikolojinin bazı temsilcileri de bunun zihinsel sapmalara yol açacağını görmüşlerdir. Abraham Maslow (1908–1970) şöyle der: “Eğer bilinçli olarak olabileceğinizden daha az olmayı planlıyorsanız, hayatınızın geri kalanında derin bir mutsuzluk yaşayacağınızı size bildiririm.”⁴²

Anksiyete ve depresyonun — hatta çoğu ruhsal hastalığın — özünde sahte bir benlikle özdeşleşmemiz yatar. Ampirik ego bizzat problemdir. Freud’un belirttiği gibi: “Ego, anksiyetenin gerçek merkezidir.”⁴³

Freud başka bir yerde şöyle yazar: “Anksiyeteyi üretebilen ve hissedebilen yalnızca egodur.”⁴⁴ Ayrıca insanın bu dünyaya doğduğu andan itibaren rahatsız olduğunu düşünür: “Doğum eylemi anksiyetenin ilk deneyimidir ve dolayısıyla anksiyete duygusunun kaynağı ve prototipidir.”⁴⁵ Hatta abartılı bir ifadeyle şöyle der: “Başlangıçta Söz vardı ve o Söz pekâlâ ‘Anksiyete’ olabilir.”⁴⁶

Metafizik bakımdan anksiyete, algıladığımız kimlik duygumuz ile Hakiki Benliğimizin kimliği arasındaki bir yarılma olarak görülebilir. Benzer şekilde depresyon da bu transpersonel kimliğin kaybı olarak anlaşılabilir. Gerçekten kim olduğumuz hâline gelmek, yalnızca anksiyete ve depresyonu azaltmanın değil, parçalanmış kimliğimizden bütünüyle şifa bulmanın da en etkili yolu olarak görülebilir.

Bu sınavlar elbette tamamen ortadan kalkmaz — çünkü insanlık durumunun sakatlıklarından ayrılmazdır — ancak Hakiki ve Gerçek olana kök salmak suretiyle hafifletilebilirler. Bu hayatta hepimiz “Ben kimim?” sorusunun zamansız cevabını bütünüyle çözemeyebiliriz; fakat çoğu zaman kendimiz sandığımız ampirik egonun yanılsama olduğunu bilmek yeterlidir. Böylece İlâhî olanı sürekli hatırlama pratiği yapabiliriz; bu aynı zamanda Hakiki Benliğimizi tefekkür etmektir.

Biliş ve İyilik Hâli

Bilişimiz, bilincin çeşitli hâllerini kat etmede araçsaldır ve kutsal bir zeminle köklendiğinde ruhsal yolda destek işlevi görebilir. Hindu geleneğinin Aṣṭāvakra Gītā’sında şu ifade yer alır: “Ne düşünürsen osun.”⁴⁷ Budist metin Dhammapada’da ise şunu okuruz: “Biz ne isek, düşündüklerimizin sonucuyuz.”⁴⁸ Semitik geleneklerde de şu ifadeler bulunur: “Çünkü o yüreğinde nasıl düşünürse, öyledir” (Süleyman’ın Özdeyişleri 23:7); “Açık yüzle Rab’bin yüceliğini aynada görür gibi bakarak, aynı surete dönüştürülürüz” (2. Korintliler 3:18);⁴⁹ ve “Sen düşüncensin” (Rûmî, 1207–1273).⁵⁰

Buna karşılık Amerikan psikolojisinin “babası” William James (1842–1910), aşkınlıktan yoksun bir bakışla, “inancın kendi doğrulanışını yarattığını” savunmuştur.⁵¹ Başka bir deyişle, bir şeye güçlü biçimde inanmak, deneyimleri aramaya ya da gerçekliği inançlarımızı doğrulayacak şekilde algılamaya yol açabilir; fakat bu onu hakikat kılmaz.

Modern psikolojinin yukarıda görüldüğü üzere bakış açısı, bilginin işlevini kim olduğumuzla ve bunun bilişimizi nasıl desteklediğiyle bağlantılı olarak ayırt etmez. İnsan ruhunun inceliklerini tam olarak kavrayabilmek için hem yatay hem de dikey bir varoluş anlayışı gereklidir; ancak ana akım psikoloji çoğunlukla kendisini salt seküler bir perspektifle sınırlar.

Ayrım yapan zihin, yeterli düzen ve rehberlik olmaksızın kendi hâline bırakıldığında, hakikati arayışı kaçınılmaz olarak daha zor bulacaktır. Zen’in Üçüncü Patriği Seng-ts’an’ın (ö. 606) şu gözlemi burada aydınlatıcıdır: “Sevdiğini sevmediğine karşı koymak — işte bu zihnin hastalığıdır.”⁵²

Duygusal iyilik hâli, insan varoluşundaki tüm “tetikleyicileri” ortadan kaldırmakla elde edilmez; bilakis dış dünyanın içimizde olumsuz düşünceler uyandırma gücünü inkâr etmekle beslenebilir. Artan korku ya da hüzün deneyimlediğimizde, duygularımız ya bizi “şimdi ve burada”ya sabitleyebilir ya da geçmişe dair beyhude pişmanlıklar ve geleceğe dair boş korkuların esaretinde tutabilir.

Ruhsal Boşluk

Kutsal olanın kaybı, insan ruhunda ciddi bir dengesizlik doğurmuştur. Bu yüzden iyileşme ve bütünlüğün yeniden tesisi için transpersonel düzen gereklidir. İsviçreli hekim Paul Tournier (1898–1986) şöyle yazar: “İnsanların gerçek problemleri metafiziktir.”⁵³

İlâhî’yi reddederek bütün olmaya çalışma girişimi zihinsel hastalığa yol açabilir ve psikolojik sağlığın gelişmesini engeller. Amerikalı piskopos Fulton Sheen (1895–1979) şöyle der: “Tüm modern anksiyetelerin altında yatan anksiyete, kişinin Tanrı olmaksızın kendisi olmaya çalışmasından ya da Tanrı olmaksızın kendisinin ötesine geçmeye çalışmasından doğar.”⁵⁴

Nihai olarak gerçek olan, bizim düzeyimize indirgenmeden kendi düzeyinde anlaşılmalıdır; Guénon’un dediği gibi: “Modern insan hakikate yükselmeye çalışmak yerine hakikati kendi düzeyine çekmeye çalışır.”⁵⁵

Ruhsal bir yol aracılığıyla, Sri Ramana Maharshi’nin (1879–1950) öğrettiği üzere, “Düşüncelerin kaynağını izle; onlar kaybolacaktır.”⁵⁶ Aynı şekilde, “egoyu kaynağına kadar izle ve o ayrışmamış mutlu hâle ulaş”⁵⁷; çünkü “zihin yalnızca bir düşünceler demetidir.”⁵⁸

Açık düşünmenin zorunlu olduğunu idrak etmeliyiz; fakat psikolojik marazlarımızdan düşünerek çıkmanın bir yolu yoktur. Bu yüzden Rûmî bize şöyle öğüt verir: “Düşünceyi bırak ve onu kalbine sokma… Azaptan ve ıstıraptan kaçmak için düşünürsün; fakat düşüncen azabın kaynağıdır.”⁵⁹

Psişik Âleme İniş

Modern insan, ruhsal düzenin yokluğunda psişik âleme doğru bir iniş yaşar. Bu iniş, üst âlemlerle irtibatın kopmasıyla birlikte, bilincin daha aşağı ve daha kararsız düzlemlerde sıkışıp kalmasına yol açar. İnsan, kendi ruhsal merkezinden uzaklaştıkça, zihinsel karmaşa ve duygusal dengesizlik artar.

Geleneksel öğretilerde psişik alan, ruhsal olanla maddî olan arasında bir ara düzlem olarak anlaşılır. Bu alan başlı başına kötü değildir; ancak aşkın bir merkeze bağlanmadığında yanıltıcı olabilir. Bu yüzden manevî gelenekler, psişik deneyimlere aşırı değer atfetme konusunda uyarıda bulunurlar. Hakiki ruhsal gerçekleşim, psişik tezahürlerin ötesindedir.

İnsanın psişik alanda kaybolması, çoğu zaman anksiyete ve depresyon gibi rahatsızlıklarla sonuçlanır. Çünkü psişik düzlem, sürekli değişim ve dalgalanma hâlindedir; burada istikrar yoktur. Ruhsal merkezden kopmuş bir bilinç, bu dalgalanmaların ortasında sarsılır.

Bu bağlamda, modern çağda yaygınlaşan okült pratikler, bilinç üzerinde geçici etkiler yaratabilse de kalıcı bir şifa sunmaz. Bilakis, insanı daha da parçalayabilir. Geleneksel öğretiler, içsel sessizliğe ve kalbin safiyetine yönelmeyi tavsiye eder.

Ruhsal yol, psişik inişi tersine çevirmeyi amaçlar. Bu, yukarıya doğru bir yöneliştir; insanın kendi öz merkezine, yani İlâhî kökene dönüşüdür. Bu dönüş, zihinsel spekülasyonla değil, varoluşsal bir idrakle gerçekleşir.

Hakiki özgürlük, psişik dalgalanmaların ötesine geçmekle mümkündür. İnsan, kendisini yalnızca zihinsel ve duygusal süreçlerle özdeşleştirmediğinde, anksiyete ve depresyonun kökünü zayıflatmış olur. Çünkü bunlar, daha derin bir kimlik krizinin belirtileridir.

Çözümün Mahiyeti

Modern psikoloji çoğu zaman belirtileri hafifletmeye yönelir; fakat kökensel sebebi ele almaz. Anksiyete ve depresyon, yalnızca kimyasal dengesizlikler ya da çocukluk travmalarıyla açıklanamaz; bunlar daha derin bir ontolojik kopuşun semptomlarıdır. İnsan, varoluşunun aşkın boyutunu yitirdiğinde, kendi sınırlı bireyselliğinin içine hapsolur.

Geleneksel bilgelik, insanın hem yatay (psikolojik ve toplumsal) hem de dikey (metafizik ve ruhsal) boyutlara sahip olduğunu öğretir. Bu dikey eksen olmaksızın, insan bilinci aşağı doğru çöker ve psişik alanın belirsizliklerinde savrulur. Oysa gerçek şifa, bu eksenin yeniden keşfedilmesindedir.

İnsanın içsel dünyasında meydana gelen boşluk, dışsal başarılarla doldurulamaz. Modern tüketim kültürü, bu boşluğu haz ve sahip olma arzusu üzerinden telafi etmeye çalışır; fakat bu çaba, eksikliği daha da derinleştirir. Çünkü sorun arzunun nesnesinde değil, arzunun kendisindedir. Arzu, nihai olarak sonsuz olanı arar; fakat onu sonlu şeylerde bulmaya çalışır.

Bu yüzden ruhsal gelenekler, dikkati dışsal çoğulluktan içsel birliğe yöneltir. Sessizlik, tefekkür ve ibadet gibi pratikler, bilinci merkezine döndürmenin araçlarıdır. Bu merkez, bireysel egonun ötesindedir ve değişmez bir hakikate dayanır.

Anksiyete çoğu zaman geleceğe ilişkin korkularla, depresyon ise geçmişe ilişkin pişmanlıklarla bağlantılıdır. Oysa ruhsal idrak, insanı “şimdi ve burada”ya yerleştirir. Bu şimdilik, yalnızca zamansal bir an değil, zamansız bir mevcudiyetin farkındalığıdır.

İnsan, kendisini geçici rollerle ve psikolojik içeriklerle özdeşleştirmeyi bıraktığında, daha derin bir kimliğe açılır. Bu kimlik, bireysel özelliklerin ötesindedir; fakat onları inkâr etmez. Bilakis onları aşar ve kuşatır.

Sonuç

Anksiyete ve depresyon, modern çağın “ikiz illetleri” olarak tanımlanabilir. Ancak bunları yalnızca patolojik bozukluklar olarak görmek eksik olur. Bunlar aynı zamanda insanın kendi kökenine yabancılaşmasının işaretleridir.

Gerçek çözüm, insanın kim olduğunu yeniden keşfetmesindedir. Bu keşif, teorik bir bilgiyle değil, varoluşsal bir dönüşümle gerçekleşir. Kişi, kendisini İlâhî olana bağladığında, anksiyete ve depresyon bütünüyle yok olmasa bile kökensel gücünü kaybeder.

Çünkü insan, nihai olarak sınırlı bir varlık değil; sınırsız olanın bir yansımasıdır. Bu hakikati idrak etmek, ruhsal iyileşmenin temelidir.

Bir yanıt yazın