TAHRİF, TAĞGİR, TEBDİL
Değiştirmek, Dönüştürmek, Aslından Uzaklaştırmak:Dejenerasyon
Kur’ân-ı Kerîm’de tahrif kelimesi Ehl-i kitap’la ilgili olarak kelimelerin anlam ve bağlamlarının çarpıtıldığını ve ilâhi kelâmın tahrif edildiğini açıklamak için dört yerde geçmektedir.”Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ” diyorlar. Eğer onlar “Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet, unzurna” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı...”(Nisa 4/46, ayrıca bkz. Bakara 2/75, Mâide 5/13, 41). Yahudilerden bir kısmının kelimelerin yerlerini değiştirmeleri tahrîf terimi ile ifade edilmektedir. “Râinâ” kelimesini müminler olumlu bir mânada kullanmakta, Hz. Peygamber’den durumlarını gözeterek konuşmasını, açıklamalarını buna göre yapmasını istirham etmektedirler. Yahudiler ise İbrânîce’de ses itibariyle bu kelimeye benzeyen ve “ahmak, kalın kafalı” gibi bir mâna ifade eden “râûnâ” kelimesinin mânasını kastederek “râinâ” demektedirler. Tahrifin diğer şekilleri kelimelerin yerlerini değiştirmek, kelimeleri başkalarıyla değiştirmek ve lafızla alâkası olmayan veya kastedilme ihtimali çok uzak bulunan mânalar vererek sözü asıl mânasından saptırmak suretiyle yapılmaktadır. (Kuran Yolu Tefsiri).
“Oysa onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler; sonra o kelâmı iyice anlamış olmalarına rağmen yine de bile bile onu tahrif ederlerdi.”(Bakara 2/75). Yahudilerden bir grubun (din bilginleri) “kelâmullâh”ı yani kutsal kitabın sözlerini işitip iyice kavradıktan sonra onu bile bile, kasıtlı olarak tahrif ettikleri belirtilmektedir. Tahrif kavramı Kur’ân’da; “Sapmak” anlamında (Enfal 8/16), “İşin ucundan tutmak” anlamında (Hac 22/11), “Değiştirmek” anlamında (Bakara 2/75) kullanılmıştır. Tahrif hem lafzi hemde mâna olarak yapılır. Nitekim yahudi ve hıristiyanlar kitaplarını hem lafzen hemde manen tahrif etmiş, değiştirmişlerdir. Elbette ki bu sâdece yahudi ve hıristiyanlara ait bir özellik değildir. Dünyaya aşırı meyleden, dünyayı tek hedef ve amaç hâline getiren, kapitalist bir anlayışa sahip olan, dünyevileşen her kişi ve grup bunu yapmıştır. Her insanda böyle bir potansiyel bulunmaktadır.
Tahrîf kavramıyla ilgili olarak tağyir ve tebdîl kavramları da Kur’an’da geçmektedir. Tağyir, tahrif gibi değiştirmek, bir şeyi olduğundan başka bir hale sokmaktır. Tağyir kelimesi “bir şeyin zatını değil de suretini değiştirme” anlamında da kullanılır. İkinci kullanımı ise “Bir şeyin bir başkasıyla değiştirilmesi” dir. Tebdîl, tahrif gibi “değiştirmek” anlamına gelir. Bedel, bir şeye karşılık değiştirmek, başka şekle sokmak, gizlemek anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da tahrîf kavramı ile yakın anlamlı olarak kullanılan başka kelimeler de bulunmaktadır. Kitmân: Bir haberi saklamak, örtmek anlamında (Bakara 2/159), Lebs: “Karıştırmak” anlamında (Al-i İmrân 3/71), Leyy: Dinleyici anlamasın diye dili eğip bükmek” anlamında (Al-i İmrân 3/78), Küfr: küfran, nimeti gizlemek, nankörlük anlamında (Al-i İmrân 3/70), Tekzib: Yalanlamak, inkar etmek, gerçeği bildiği halde kendi istek ve arzusuna uyarak bile bile dogruyu söylememek anlamında (Nahl 16/104), Şirk: Şirk ve aynı kökten gelen şirket, sözlükte mülk ve saltanatta ortak olmak anlamında (Bakara 2/51), İstihza: “birisiyle eğlenmek, alay etmek” anlamında (Mümin 40/83) kullanılmıştır.
İnsanoğlu kalpten, gönülden benimsemediği bir düşünceyi, ideolojiyi zamanla istediği şekle dönüştürmek ister. Her düşünce ve ideolojinin ikiyüzlü, sahtekâr, menfaatçi müntesipleri vardır. Bu tipler bulundukları düşünceyi içten kemirerek onu istedikleri şekle dönüştürürler. Asli mecrasından kopararak farklı bir şekle sokarlar. Böyle bir değişim tahrif ve tebdîl ile olur. Her dinde olduğu gibi İslâm dininde de tahrîf ve tebdîl olmuştur ve olmaya da devam edecektir. İslâm’ın en büyük avantajı Kur’an lafzının değiştirilemez olmasıdır. Çünkü Allah’ın koruması altındadır. Bu son kitap olmasından dolayıdır. Ancak lafzen tahrif ve tebdîl edilemeyen Kur’an mâna olarak tahrif ve tebdîle uğramış ve bundan sonra da devam edecektir. Mezhepler, farklı ekol ve anlayışlar kendi meşrebini, anlayışını haklı çıkartmak için bunu yapmıştır. Art niyetli olan kimseler kendi çıkarı için her şeyi feda etmişlerdir. Dolayısıyla Kur’an ve Peygamberimizin sahih sünneti dışındaki her şeye ve herkese eleştirel bakış açısıyla yaklaşmak gerekir. Doğru kimden ve nereden gelirse alınmalı, yanlış ise kimden ve nereden gelirse gelsin reddedilmelidir. Bu tavrı takınmadığımız müddetçe gerçeği, hakkı bulmamız mümkün olmadığı gibi, kendi düşünce ve inancımızı hak göstermek için ister istemez tahrif ve tebdîle baş vurmak durumunda kalırız.
İslâm tarihinde tahrîf ve tebdîl Emeviler döneminde başlamıştır. Emevi hanedanı saltanatına entrika ve zorbalıkla sahip olduğu için meşrulaştırmak için çok çabalamıştır. Sahabeler tavır takınıp Cuma hutbelerini dinlemeyip farz namazdan sonra mescidi terkettigi için Cuma’nın farzını hutbeden sonraya almışlardır. Maalesef hala günümüzde bu uygulama aynen devam etmektedir. Uygulamada bir çok tahrîf ve tebdîl yapılmasına rağmen Kur’an metni sapasağlam ortada durmaktadır. Aksi halde İslâm’ın yahudilik ve hıristiyanlıktan bir farkı kalmazdı. Onların başına gelen onun da başına gelirdi. İslâm ve müslümanlar her zaman aslına dönme imkanına sahiptirler. Diğer dinlerde böyle bir imkan bulunmamaktadır. Zîra dinîn orijinali ortadan kaldırılmış, tamamen tahrîf edilmiştir. Birden fazla İncil ve Tevrat nüshasının bulunması bunun göstergesidir.
Tarih boyunca dini tahrif ve tahrip edinmeyi meslek edinen bazı şahıs veya çevreler bu emellerini gerçekleştirmek için çoğu zaman gerçek yüzüyle çıkmaktan ziyade, sinsi niyetlerini kamufle ederek, ikiyüzlü bir tavırla sözde din adamları, bazen bazı sofimeşreplileri kullanarak dinin yüce değerlerini tahrip etmeye cür’et etmişlerdir. Hz. Peygamber’in (sav) sağlığında baş gösteren ve Hz. Ebubekir döneminde zuhur eden yalancı peygamber Müseylime-i Kezzab ile devam eden ve Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehadetlerine sebep olan Cemel, Sıffin ve Nehrivan gibi acıklı vakıalar, İslâm tarihinde ulema kisvesindeki sahte ilim adamlarının etkili oldukları dönemlerdir. Yakın tarihte de cumhuriyetin ilânıyla beraber dini tahrip ve tahrif etmeyi hedefleyen ifsat komitelerinin başta ezanın Türkçeleşmesi olmak üzere dinin hemen bütün değerlerini devre dışı bırakmaya yönelik faaliyetlerinde, başta zamanın Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi olmak üzere bir çok din adamının kullanıldığını görüyoruz. Günümüzde de dindar geçinen bazı zevatın dine saldırılarına devam ettiğini görüyoruz. Hemen hergün, her akşam ekran ekran, kanal kanal dolaşıp, âyet veya hadisleri tahrif etmeye yeltenen, kendi mezhep ve meşrebine göre yorumlayan kişilere rastlamaktayız.
Bir şahsın âlim vasfı yüklenerek çevresi tarafından otorite sayılması ve adeta ilahi irade tarafından korunmuş (masun ve mahfuz) görülmesi veya öyle bir algı oluşturulması, geçmişte ve günümüzde en yaygın istismar türlerindendir. Özellikle cemaat tipi yapılanmalarda, liderlerin dinî otorite gibi görülmesi ve her söylediğinin dinin aslından zannedilmesi, kavramların ve değerlerin tahrif tehlikesini beraberinde getirmektedir. Bunun önüne geçmek için dinde otoritenin kim olduğunun açıklığa kavuşturulması ve bu hususta toplumun genelinde bir bilinç oluşturulması önem arz etmektedir. İslam açısından dinde yegâne otorite Allah’tır. Hz. Peygamber dahi Allah’ın kendisine sağladığı ilahî korunmuşluk anlamına gelen ismet sıfatı ile dini tebliğ etmekle ve uygulamakla görevlidir. Onun dinî uygulaması anlamındaki sünneti, sadece peygamberlere has kılınmış olan ismet sıfatı gereği Allah’ın kontrolü altında gerçekleştiğinden bağlayıcılık özelliği taşır. Bunun dışındaki müçtehit, âlim, veli veya mürşit gibi şahıs veya bunların çevresinde oluşmuş grupların dinde otorite sayılması söz konusu değildir. Bu kişilerin söyledikleri veya yaptıkları ancak, içtihat veya yorum olarak değerlendirilebilir. İçtihat ve yorum zan ifade ettiği yani dinde kesin bilgi ifade etmediği için bir inanç esası gibi görülmesi veya mutlak bağlayıcı sayılması söz konusu değildir. (Alim kimliğinin istismarı ve dinî kavramların tahrifi, Cağfer Karadaş).
Dini buyrukları ortaya konuluş gayesinden saptırıp tahrif etmeden istismar etmek mümkün gözükmemektedir. Tarih boyu tüm istismarcılar, gayelerine erişebilmek için bir şekilde dini tahrif etmişlerdir. Bu yüzden din istismarı ile din tahrifi, din istismarcısı ile din tahrifcisi birbirinden ayrılmaz ikili konumundadır. Çoğunlukla da tahrifçilerle istismarcılar aynı kişi veya gruplar olagelmiştir. Şurası bir gerçektir ki, insanlığa huzur ve mutluluk getirmek gayesiyle gönderilen din, bir güçtür ve bu gücün liyakatsiz ellerde bulunması veya art niyetli kimselerce olumsuz şekillerde kullanılarak istismar edilmesi Allâh’ın rızasına aykırıdır. Çünkü bu davranışlarda dinin tahrif edilerek ilâhî irâdenin saptırılması, ilâhî buyrukların gönderiliş gayesinin ortadan kaldırılması söz konusudur. Bundan kaçınmak her müslümanın görevi olmalıdır.
