2d2952ae-3778-4d53-aab1-7e1c53bfd3f9

Modern Batı, Avrupa’nın inanca dayalı kadim kültür ve geleneğini yok etme süreciyle birlikte varlık ve hayat tasavvurunun eksenine amaç edindiği dünya zevkini, ölçü edindiği aklı koyarak yükselmeye çalıştı. Fransız devrimiyle zirveye çıkan eski ve yeni çatışması, kısa dönemli sükûnetler dışında insanlara zerre kadar huzur getirmedi. Rönesans, Reform, Fransız Devrimi ve Sanayi Devriminden bu yana art arda gelen dönüşümlerle çeşitli gelenekler birbiriyle çatıştığında, kriz ve kriz bilinci entelektüel Avrupa’nın merkezinde yerini almıştır. Dolayısıyla “Avrupa’nın toplumsal ve entelektüel deneyimi krizle sıkı sıkıya bağlantılıdır.”(1) Modern dönemlerle birlikte insanlık, anlaşmadan, uzlaşıdan, toplumsal tesanüt ve huzurdan değil de çatışmalardan, çekişmelerden beslenen bir işleyişe mecbur bırakılmanın sıkıntılarını yaşamaktadır.  O gün bu gündür dünyamız allak bullak olmuştur.

O gün bu gündür dünyamız allak bullak oldu. Değerler küçümsendi, insan onuru, ahlâk ve haysiyeti ayaklar altına alındı. Ölçü şaştı. Zıvanadan çıkmış insanlar bulundukları toplum katlarına göre aile, din, millet, kültür gibi kavramları çürüttüler, dejenere ettiler. İki büyük savaşla birlikte ölüme ayarlı, öldürmeye yeminli ideolojilerin ‘üstün insanlık armağanı’ olarak insanlığa verdikleri anarşi, terör, sürgün, yıkım, kıyım, katliam, çatışma, açlık, sefalet, sapkınlık; özet olarak ateş, kan, gözyaşı ile dalga dalga dünyayı kavuran cehennem!…

Bütün bunlar nasıl, niçin oldu? Göz göre göre yok oluştan başka bir amaca hizmet etmeyen bu saçmanın saçması gelişmeler karşısında, entelektüeller, en azından fıtrî ahlâk ve var oluşunun sorumluluğu gereği karşı çıkamadılar mı? Böyle bir itiraz, karşı duruş bilginin gücüne dayanan, dayanması gereken entelektüelin görevi olmalı değil midir? Yoksa bütün bu örgütlü kaosun oluşmasına entelektüel duyarsızlık da mı katkı verdi? Şahsî duruş ve düşüncesiyle bütün bir insanlığın kurtuluş umuduna, adalet isteyen vicdanına, huzur ve refah beklentisine tercüman olmak yerine, çıkarı için hiçbir sınır ve ilke tanımayan güç odaklarıyla işbirliği içine mi girdi? Eğer böyleyse bu gerçek anlamda bir akıl tutulmasıdır; dayanmanın son sınırında insanlığın çaresiz, çıkışsız kalmasıdır. Aksal’ın isabetli tespitiyle modern dünyadaki toplumsal huzursuzluğa yol açan sebepler arasında, huzursuz, mutsuz sanatçının bilincinin de bölünmüşlüğü vardır. “Dinin değer yaratma becerisini yitirdiği, insanın duyarsızlaştığı, kişiliğin bölünüp parçalandığı, zamanın büküldüğü ve insanın bu koca enkaz karşısında bir başına kaldığı koşullar altında, her şeyin öznelleştiği bir ortamda, büyük varoluş hissi insanın kendi dışındaki herkes ve her şeyle kozmolojik bağlantı hissi, kısacası büyük H ile Hakikat hissi kaybolur../.. Umutsuzca da olsa insan aşina olacağı, bağ kuracağı, kâinatın geri kalanıyla varoluşsal uyumunu tekrar sağlayacağı bir şeyler arar bu enkazda. Bu muhasebenin vardığı toplam, köksüzlük, anlamsızlık, yalnızlaşma ve değersizliktir.”(2)

Raymond Aron’un Liberal-Kapitalist eksende işçi sömürüsüyle müşahhas görünüm kazanan kitlesel sefaletin gayri ahlâkî sistemle kökleşmesinin getirdiği derin buhran ve bunalımlara yönelik yaptığı ilk güçlü uyarılar(3) 19. yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başındaki entelektüel dünyanın ciddi belirsizlik hissini de ifade ediyordu. Avrupa’nın Entelektüel Tarihi üzerine yoğunlaşmış araştırmacılardan Chaubet, 1908’de Floransa’da La Voce dergisini kuran Prezzolini’nin 1913’te yazdıklarından aktardığı şu cümleler her şeyi açıklar niteliktedir: “Modern insan geçmişe ve şimdiye dair inancı olmaksızın ve hatta çoğunlukla geleceğe de inançsız yaşıyor. Kilise harap olmuştur ve onun uçsuz bucaksız yıkıntılarından neye benzeyeceğini henüz bilemeyeceğimiz bir yapı gelişigüzel inşa ediliyor. Birey artık bir zamanlar ayrıştırdığı kadar destek görevi de gören toplumsal bariyerler olmadan yaşamaktadır. İnsan her gün yeryüzünün efendisi haline gelmekle kör bir gücün yakalayıp sokakları silmek için kullanacağı bez parçasına dönüşmek seçenekleri arasında gidip gelmektedir. Biz büyük bir şeyin yaklaşmakta olduğunu düşünürken bu devasa çaba içinde toplum acı dolu sancılarla kıvranıyor. Çıkış yolu bulmak için bu modern umutsuzluktan, bu müthiş belirsizlikten ve kasırgadan modern insanın kahraman karakterini yaratmak zorundayız.”(4)

İyi de bu kahramanı, bu kahramanın karakterini nasıl ortaya çıkaracaksınız? Ona üretim ve tüketim arasına sıkıştırılmış dünyanın dışına çıkmayan bir hedef gösterirseniz, zaten yaşanan trajik sefaleti doğuran sebepleri çare olarak göstermek gibi daha vahim bir iş yapmış olursunuz. Yok eğer terk edilen değerleri, ruh güzelliklerini yeniden donanma zaruretine işaret ederseniz, evet köklü varoluşsal bir silkinişi zorunlu kılan bu çaba, devrim niteliğinde öze, hakikate dönüş olacaktır. Hayatî ölçüde ve şiddetle böyle bir kendimize dönüşe ihtiyaç vardır. Ancak doğrudan insan varlığını tezyif eden kuşatmanın, kurtuluşa imkân vermeyecek kadar sıkı olduğu realitesi en az üç yüz yıldır gittikçe derinleşerek yaşanmaktadır. Kapitalizmin yaratıcı yıkımla gelişen bir sistem olduğunu söyleyen iktisatçı Joseph Schumpeter, devamında mahkûm edildiğimiz dehşeti şu ifadelerle dile getiriyordu: “Teknolojik yenilikler ve yeni yaratıcı girişimler benzersiz iş fırsatları yaratır ancak bu yeni iş yapma biçimleri, yerine geçtikleri yöntemlerin yaşamasına fırsat vermez.”(5) Geçmişi bütünüyle yok ederek ilerleyen yapı geri dönüşü imkânsız kılıyor. Alternatif çözümleri bile kendi işleyişine hizmet edecek evsafta kullanarak imkânları, imkânsızlaştırıyor! Bütün bu olumsuz örgü ve kuşatılmışlığa karşı birçok düşünür kısık sesle de olsa, artık hayatın uyum içinde olmadığını, ‘şiddetli bir fırtınanın hüküm sürdüğü bir deniz gibi, kasırganın ortasında ve dalgaların gürültüsü içinde güvenli bir limanı, huzurlu ve sakin bir sığınağı boşuna arayıp durduğumuz’u vicdanî bir tespit belki bir itiraz olarak ifade edip durdular, duruyorlar.(6)

Bu aydın- entelektüel itiraz özellikle günümüzde sınır tanımaz küresel zulüm ve zorbalığa karşı arşı titreten çığlığa haykırışa hatta eyleme dönüşmelidir. Değil mi ki, aydın, ait olduğu toplumun düşünen vicdanı, vicdanlı düşünürüdür. Bu konuya kafa yoran yazarlarımızdan Ali Bulunmaz’ın, ‘Cesur Yürek’ olarak tanımladığı entelektüelin bu bilincinin birbirini tahkim eden özellikleriyle birey ve özgür olmasıyla bağlantılı olduğu tespiti, birçok açılıma zemin hazırlayacak analizlere ilham verecek niteliktedir. “Onun en önemli özelliği, aynı zamanda birey olmasını da sağlayan özgürlüğüdür. Bu özgürlük, kendi iradesiyle eylemde bulunma ve bu eylemini temellendirme ile açımlanabilir. Bir başka deyişle entelektüel, insanlık adına aşılmaması gereken sınırları ortaya koyan bir başkaldırının sahibidir. O, her başkaldırıda olduğu gibi ‘hayır diyebilen’ ve bunu savunabilendir.”(7)

Bulunmaz, giderek entelektüeli daha geniş bir çerçevede, Edward Said’le, Julien Benda ile örtüşecek bir çizgide tanımlar: “Bilen, bildiğini paylaşan ve aynı zamanda üyesi olduğu toplumu, insanlığı sorgulayan, eleştiren; bu nedenle sözünü esirgemeyen gerçek entelektüel, toplumunun ve çağının sözcüsü hatta vicdanı olmak gibi bir sorumluluğa sahiptir. Onun tavrında böyle bir yön bulunur/ bulunması gerekir: Cesaretini de ancak bu şekilde ortaya koyabilir. Tersine bir yaklaşım, entelektüel ve toplumsal harakiri anlamına gelecektir.”(8) Bernard Henri Lévy, entelektüeli ana hatlarıyla şu vasıflarıyla niteler; Entelektüel hak, adalet demektir. Soyuttur, kendisine özgü bir kokusu yoktur. Toplumdan ayrı durmaz, ayrı tutulamaz. Arabulucudur. Entelektüel tartışma demektir, kavramdır, bilgidir, yasanın üstünlüğüdür. Bir başkasıdır, başkasının derdidir. Entelektüel eninde sonunda yalnız bir adamdır.(9) Lévy’nin entelektüel kişiliğe ‘yalnız’ oluşunu da eklemesi Said’in ‘sürgün, marjinal, yabancı, olarak sıraladığı üç vurgusunu hatırlatır. Entelektüel bütün bu sıfatlarıyla yalnızdır, yalnız kalabilir. Yalnız ama gerçeklerle birlikte olmanın haklılığıyla cesur ve güçlü!

Aydın veya entelektüel, ideal anlamıyla gücün bilgisini savunarak değil, bilginin gücüyle var olmalı, var kalmalıdır. “Aydınların yaşamsal konularda sorumluluk sahibi olmalarının önemi açıkça görülmektedir. Onlar ülkeye, topluma ve toplumsal sorunlara duyarlılıkla yaklaşmak zorundadırlar. Güçlünün, egemen olanın değil, haklının ve gerçeğin yanında olmalı, sadece eleştirmekle kalmayıp çözüm önerileri de sunmalıdırlar; söz ve söylemleriyle savaşın değil, barışın egemenliği için gayret etmelidirler. Kendi çıkarlarını değil, toplumun çıkarlarını savunmalı,  çatışmanın değil barış ve huzurun öncüsü olmalıdırlar. Bir düşüncenin insanı olsalar bile her zaman tarafsız, alçak gönüllü ve ön yargısız olmalıdırlar.(10)

Entelektüel’ müşahhas tanımını 19. Yüzyılda bulmuş olsa da, özgür, özgün düşünen insanı, toplumun zihin dünya ve becerisini ifade etmesi bakımından, kaynağını kadim felsefi hayat ve tecrübeden alır. Hakikat ve hikmeti arayan filozoftan ideolojik düşünme göreviyle entelektüele kadar, amacı, aracı, muhtevasıyla birlikte düşüncenin ve düşünen insanların benlik ve kimliğine ilişkin karakteristik değişimler, toplumun ve dünyanın değişiminden ayrı olmamıştır, olamaz. Tabir yerindeyse sanatçılar da dâhil her dönem kendi entelijansiyasını ortaya çıkarmıştır. Hikmetin filozofundan ideolojinin entelektüeline doğru evirilen süreç iyi anlaşılmazsa ne entelektüelin fikrî değişimi ne kültürel hareketlerin mahiyeti, diyalektiğine uygun kavranabilir. Hemen söyleyeyim ki, bu süreç, insanın birey olarak anlam ve anlamasının esas olmasından başlayıp, entelektüel veya aydının ancak bir yapı, örgüt içinde var olabildiği, insanı ve toplumu ideolojik öncelik ve hesaplarla değiştirmenin amaçlandığı bir döneme evirilmiştir. Bu görünümüyle yaşanan tarihsel süreç, bir fotoğrafın pozitif ve negatifi kadar birbirinden ayrı (ve benzer) olgu ve gerçekliği ifade eder. Filozoflar için önemli olan meseleyi anlamaktı. MÖ. 5.yüzyıldan itibaren ortaya çıkan sofistler bilgiyi adeta ticaret konusu bir metaya dönüştüren öğretmenler olarak uzun yüzyıllar pek itibar görmediler. Hatta bilgiyi bir geçim aracı yapmaları sebebiyle küçümsendikleri, aşağılandıkları bile oldu. Bu kabullenmeyişin yeni zamanlara kadar skolâstik dönemde de devam ettiği anlaşılıyor.

Rönesans’ın ilk etkili haberci olgusu kentleşme, kısmi özerk alanlarında var olup gelişen burjuvaziyi ortaya çıkardı. Atılım ve yatırım sermayesi, üretim ve ticaretle iktisat hayatına yön veren burjuvazi ile birlikte erken kapitalizme dair yeni değerler, anlayış farkları her geçen gün daha baskın daha cazip hale gelerek toplumsal gelişmeyi etkiledi. Yerleşik yapı, kapitalizmi hızlandıran özellikleri haiz olmamakla birlikte, sanayi öncelikli üretim ve ticaret yapan öncüler, ilk aşamada geleneksel yapıyla görünür bir çatışma içine girmediler. Hatta Habermas’ın tespitiyle kapitalizm ilk dönemde iktisadî olarak da siyasî olarak da muhafazakârdır.(11) Bu süreç içinde dine, kilise ve krallığa dair eski yapılar gevşerken para ve çıkar merkezli yeni dünyanın kültür ve düşünce dayanakları oluşuyordu. Bu oluşum içinde eski kültür unsurları yeni gelişmelerle hem mahiyet değiştirmişlerdi, hem de avangart diye sınıflandırılan kaynak ve dayanakları bambaşka yeni tip bir düşünür kesimi oluştu.

Fransızca askeri terminolojide ‘öncü birlik’ anlamına gelen avan-garde (avangart), on dokuzuncu yüzyılın gelişkin sanat dünyasında yeni sanatsal ve estetik formlar yaratan, bunların ilk temsilciliğini üstlenen kişileri tanımlamak için kullanılmıştır. Sonraları ise özellikle yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki modernist sanat akımlarının karakterini belirleyen radikal, deneysel, düzen karşıtı çıkışlar avant-garde olarak nitelenmiştir.(12) 12. yüzyılda ‘zihin zanaatkârları’ diye bilinen bu kesimler lonca hareketi içinde örgütlenerek etkilerini artırmışlardır. Bu hoca ve öğrenci loncaları, daha sonra kurumsallaşarak yeni entelijansiyanın en önemli merkezleri olarak üniversitelere dönüşecektir.  Belli merkezler etrafında yoğunlaşma o kadar ileri gidecektir ki, şehir mimarisi din, bilgi ve ticaret merkezli bir şemayla bölünecek veya tertiplenecektir. Sözgelimi Paris kenti Atina gibi üç kısma bölünmüştür: bunlardan biri tüccar, zanaatkâr ve halka ait olup, buraya büyük kent denilmektedir; diğeri kralın sarayının, kilisenin ve katedralin bulunduğu soylulara ait olan Cité bölümüdür; üçüncüsü öğrencilerin ve kolejlerin kesimi olup, Üniversite diye adlandırılmaktadır.(13)

________________

1-François Chaubet, Avrupanın Entelektüel Tarihi, 3. bas, s.91, çev. Z. Hazal Louze, İletişim yay, ist.2025.

2-Hasan Aksal, Huzursuz Modernite, s.187, Beyoğlu Kitabevi yay, İst. 2022.

3-Raymond Aron, Sanayi Toplumu, s.89, çev. E. Gürsoy, Dergâh yay, ist. 1978.

4-François Chaubet, age, s.100.

5- Tobby E. Huff, Entelektüel Merak ve Bilim Devrimi, s.21, çev. Arlet İncidüzen, Runik Kitap yay, İst. 2024.

6-François Chaubet, age, s.112.

7-Ali Bulunmaz, “Cesur Yürek: Entelektüel”, Felsefe Logos ortak kitap, s. 55, Eylül 2006, İst.

8-Ali Bulunmaz, agy, s. 58. Not: Said ve Benda’nın entelektüele ilişkin manifesto niteliğindeki düşüncelerine başka bir zeminde değineceğim.

9-Bernard Henri Lévy, Entelektüellerin Övgüsü, s. 71-77, çev. Halil Gökhan, Gendaş yay, İst. İst. 2002.

10-İmran Karabağ,”Aydın Sorumluluğu ve Aydın Dili”, Felsefe Logos ortak kitap, s. 161,162, Eylül 2006, İst.

11-Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, s.75, çev. Tanıl Bora, Mithat Sancar, İletişim yay, İst. 1997.

12-Hasan Aksal, Huzursuz Modernite, s.204”, Beyoğlu Kitabevi yay, İst. 2022.

13-Jacques Le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, çev. M. Ali Kılıçbay, 2.bas, s.91, 104, Ayrıntı yay, ist. 2006.

About The Author

Bir yanıt yazın