Başarısız bir ‘Filistin’ filminden dersler: Muhamed Diab’ın ‘Amira’ filminde yanlış giden neydi?

0
221621331_721496811976563_8168884630397821069_n_0

Başarısız bir ‘Filistin’ filminden dersler
Muhamed Diab’ın ‘Amira’ filminde yanlış giden neydi?
Mısırlı sinemacı Mohamed Diab’ın yönettiği Amira (2021), 2019 yılında Ürdün’de çekilen ve Ürdün, Mısır ve Filistin ortak yapımı olan bir aile draması.
Uzun metrajlı bir filmin ya da belgesel filmin yapım sürecine en ufak bir aşinalığı olan herkes, bu tür bir projenin montajının ne kadar zorlu bir iş olduğunu çok iyi bilir – ister zekice ister kötü yapılmış olsun, ister çok başarılı ister büyük bir başarısızlıkla sonuçlansın, ister eleştirmenlerce beğenilsin ister ticari bir fiyasko olsun.
On yıllar boyunca Ridley Scott’tan Abbas Kiarostami’ye, Elia Suleiman’dan Amir Naderi’ye, Hany Abu Assad’dan Ramin Bahrani’ye, Annemarie Jacir’den Shirin Neshat’a kadar pek çok dünyaca ünlü sinemacıyı iş başında gördüm. Bu sinemacılardan şunu öğrendim: İşin içinde o kadar çok finansal, lojistik, stratejik ve pratik mesele var ki, bir filmin kalbindeki asıl fikirler, kameranın arkasında duran (ya da oturan) ve “hareket” diye bağıran ve sonra “kes!” diyen yönetmen denen vizyoner zanaatkâr dışında neredeyse herkes için kayboluyor.
Nihai bir üründe hata bulmak, nasıl ve neden başarısız olduğunu, nerede yanlış yapıldığını anlamak kolaydır – ancak ne kadar niteliksiz bir başarısızlık olursa olsun bir filmi kategorik olarak reddetme konusunda temkinli ve ihtiyatlı olunmalıdır.
Mısırlı bir sinemacı tarafından Filistin’in önemli bir meselesi hakkında çekilen yeni bir film de böylesine yoğun tartışmalara konu oldu.
Yönetmenliğini Mısırlı sinemacı Mohamed Diab’ın yaptığı Amira (2021), 2019 yılında Ürdün’de çekilen ve Ürdün, Mısır ve Filistin ortak yapımı olan bir aile dramı. Filme adını veren baş karakter Amira (Tara Abboud), hapisteki Filistinli özgürlük savaşçısı Nawar’ın (Ali Suleiman) kaçırılan spermlerinden hamile kaldığına inanan Filistinli bir genç kızın hikâyesini anlatıyor. Dram, Amira’nın genç annesi Warda’nın (Saba Mubarak) hâlâ hapiste olan kocasından bir çocuk daha yapmayı kabul etmesiyle başlar. Nawar’ın spermlerini İsrail hapishanesinden kaçırmak için yapılan bu ikinci girişim, aslında kısır olduğunun ve dolayısıyla Amira’nın biyolojik babası olamayacağının ortaya çıkmasına neden olur.
Asıl Suçlu
Amira 2021’in sonlarında İtalya, Tunus ve Mısır’daki uluslararası film festivallerini dolaşmaya başladığında eleştirmenlerden bazı övgüler aldı ve hatta birkaç küçük ödül kazandı. Ancak Ürdün filmi 94. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film dalında aday olarak seçtiğinde, filmden memnun olmayan insanların sessiz fısıltıları daha da yükselmeye başladı. Sonunda Ürdün Kraliyet Film Komisyonu, “filmin tetiklediği son büyük tartışmalar ve bazılarının Filistin davasına zarar verdiği algısı ışığında ve mahkumların ve ailelerinin duygularına saygı duyarak” filmi Oscar değerlendirmesinden resmi olarak çekme kararını açıkladı.
Ancak komisyon, “filmin sanatsal değerine inandığını ve verdiği mesajın ne Filistin davasına ne de mahkumların davasına zarar vermediğini; tam tersine, onların içinde bulundukları kötü durumu ve dirençlerini vurguladığını” da sözlerine ekledi.
Peki ama bu film Filistin davasına nasıl “zarar” verebilir ki? Bu sadece bir film. Ne Filistin davası ne de vatanlarının çalınmasına karşı uzun süreli ve tarihi bir savaş veren Filistinlilerin muazzam fedakârlıkları herhangi bir film, kitap ya da şiir tarafından asla zedelenemez ya da değersizleştirilemez. Ve “mahkumların ve ailelerinin” – ya da herhangi birinin – duygularını incitmek, bir filmin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenleri listesinde oldukça alt sıralarda yer almalıdır. Ürdün Kraliyet Film Komisyonu’nun kararını açıklamak için daha iyi bir nesir oluşturması gerekiyor.
Gerçekten de bu filmin başarısızlığı “Filistin davasına” ya da “mahkumların duygularına” zarar vermesinden kaynaklanmıyor. Önemli anlatı ve sinema sorunlarına sahip olmasıdır. İyi bir filmi oluşturan en temel niteliklerden bazılarından yoksun olmasıdır.
Bu durumda asıl suçlu, filmin kusurlu bir önermeyle başlayan, kendi kuyruğunun peşinden koşmaya devam eden ve sonunda kendi yüzüne dümdüz çöken senaryosudur.
Jessica Kiang, Variety dergisindeki eleştirisinde bu filmin kalbindeki sorunu mükemmel bir şekilde özetlemiş: “Babalık, ataerkillik ve Filistin kimliği arasında sakarca bir çarpışma”. Ayrıca şu açıklamayı da yapıyor: “Biyolojik keşifler, Filistin’de geçen mide bulandırıcı, kötü değerlendirilmiş bir melodramda giderek karmaşıklaşan ve inandırıcılığı azalan davranışlara yol açıyor.” Tartışma burada bitmiştir. Filistin davasına, adaletine ya da bu türden yüksek perdeden söylemlere herhangi bir atıf görüyor musunuz? Hayır. Bu sadece kötü bir film. Hepsi bu.

Mısırlı seçkin film eleştirmeni Joseph Fahim daha da açık bir şekilde ifade etti: “Amira son derece yapmacık, gülünç bir melodram ve hikayenin inandırıcılığını ortadan kaldıran sayısız mantıksız ayrıntıyla dolu. Filmin en büyük suçu ise Filistin toplumunu tasvir etmesi.”
Freud’un da dediği gibi, bazen bir puro sadece bir purodur. Bazen kötü bir film sadece kötü bir filmdir ve film yapımcılarının itibarına zarar vermekten başka bir işe yaramaz.
Ürdün Kraliyet Komisyonu, film yapımcıları ve diğer herkes, filmin Filistin davasına verdiği var olmayan zarar hakkında saçma sapan tartışmalara girmek yerine, filmden neden bu kadar nefret edildiğini ve neden başarısız olduğunu anlamaya çalışmalıdır.
Üçüncü Sinema
Öncelikle bu filmin toptan reddedilmesi ihtimalini ortadan kaldıralım. Burada bazı mantıklı ayrımlar yapmak zorundayız. Üç başrol oyuncusu – Tara Abboud, Ali Suleiman ve özellikle Saba Mubarak – muhteşem oyunculuklar sergiliyorlar. Mohamed Diab, oyuncularından olağanüstü oyunculuklar çıkarabilen yetenekli bir yönetmen. Ahmed Gabr’ın sinematografisi son derece dokunaklı ve etkili.
Asıl suçlu, Filistin (ya da başka herhangi bir) gerçekliğini yansıtmakta başarısız olan senaryo. İşte bu noktada bir film yapımcısının dar görüşlülüğü devreye giriyor.
Bunun film yapımcısının politikasıyla bir ilgisi olması gerekmez. Bir film yapımcısı Filistin davasına siyasi olarak bağlı olabilir ama sadece kötü, dolambaçlı ve talihsiz bir senaryo yazabilir. Bu kadar basit. Filistin davasına Yaser Arafat kadar bağlı çok az insan vardı. Yine de iyi bir film yapabileceğinden ya da iyi bir senaryo yazabileceğinden şüpheliyim.
Peki Amira’nın senaryosu neden bu kadar ters gitti? Bir an için Filistin bağlamından uzaklaşalım. 1960’larda bir grup Latin Amerikalı sinemacı, Hollywood (Birinci) ve Avrupa arthouse (İkinci) yapımlarının hegemonyasına karşı hem tematik hem de biçimsel olarak önerdikleri “Üçüncü Sinema/Tercer Cine” fikrini ortaya attı. Önerdikleri ve öngördükleri sinema türü sadece güçlü bir şekilde politik olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu politikanın estetik ve şiirsel eğilimlerini keşfetmeye yöneliyordu. Mai Masri, Nizar Hasan, Rashid Masharawi veya Elia Suleiman gibi sinemacılar (diğerlerinin yanı sıra) bu acımasız gerçeğin gizli estetik eğilimlerine dokunurlar.
Amira’nın senaryosu başarısız oldu çünkü Filistin varoluşunun bu ezici gerçeğiyle temasını kaybetti. Kurmaca eserler, bizi başka türlü göremeyeceğimiz hakikatlere götürmeden önce gerçeklerden ve yaşanmış deneyimlerden doğmalıdır – aksi takdirde sadece hayal ürünü değil, düpedüz bir ciddiyetsizlik eylemi haline gelirler.
Dünyanın dört bir yanındaki Filistinli ve Arap sinemacılar da diğerleri gibi Cannes’a, Locarno’ya, Berlin’e ya da New York’a giderek izleyicilerine bilmediklerini öğretmelidirler – sadece deneyimledikleri gerçeklerin özü hakkında değil, klişelerle dolu Hollywood’un ya da şimdi Netflix’in erişemeyeceği hikaye anlatma biçimleri hakkında da.
Bir halkın gerçekliğinden ya da yaşadığı deneyimlerden kopmak için Hollywood’a gidip orada yaşamak zorunda değilsiniz. Sömürgeleştirilmiş zihninizi ve kariyerist vizyonunuzu Filistin’e, Mısır’a, İran’a ya da Timbuktu’ya kadar taşıyabilirsiniz. Evinizde kalın ve insanların yaşadıkları deneyimlerin gerçekliğine kök salın, sonra dışarı çıkın ve dünyaya gördüklerinizi gösterin.
Amira sadece kötü tasarlanmıştı. Hepsi bu. Kimse kusura bakmasın…

Hamid Dabashi, Columbia Üniversitesi’nde Hagop Kevorkian İran Çalışmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Bir yanıt yazın