Birey, Toplum ve Şahsiyet
Çoğu kere İslam’ın bireyci mi yoksa toplumcu mu olduğu tartışılmıştır. İslam için tek söylenecek yaklaşım onun şahsiyetçi olduğudur. Şahsiyet birey ve toplum gibi birbirine karşı üretilmiş kutupluluğun ötesinde, bunların üstünde ilkeli olmayı esas almaktır.
İlke insanlık durumu olarak hem insanın ruhunda hem de insanlığın tarihsel pratiklerinde üstte tuttuğu değerlerdir. Adalet gibi.. Bu bağlamda şahsiyet olmak birey olarak insanlıktan ve toplum olarak insaniyetten kopmamak anlamına gelmektedir. İlke herkesin üstte tuttuğu değerlerdir. Yalancının bile yalanı bir değer olarak görmemesi bunun kanıtıdır..
İlkesizlik bu anlamda insanın aslında varoluş şartlarını inkar etmesi ve insanlık zemininden sapması anlamına gelmektedir. Çünkü ne birey ne de toplum kavramı insanilik ve insaniyeti kapsamamaktadır. İlke yoksa ne birey, ne de toplum sözkonusu olacaktır. Ya bir aykırı karamsar yalnızlık ya kollektif bir zulüm ortaya çıkacaktır. Bu bağlamda birey kavramı da toplum kavramı da sorunlu ve güdüktür.
**
Şahsiyet (kişilik) genel anlamda “bir insanı başkalarından ayıran bedensel, zihinsel ve ruhsal özelliklerin; bir insanı diğerlerinden farklı kılan duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerinin bütünü diye tarif edilmiştir Ancak bu tanım mizâç, huy ve karakter gibi kavramları da içine alıyor görünen bir tanım olduğu için yeterince kullanışlı bir tanım olmaktan uzaktır.
Şahıs (personne) maske (persona) fizîki/dış görünüş, görünüm anlamlarına gelmektedir. şahsiyetin arapça şahasa kökünden geldiği varsayıldığında yükselmek, görünmek, ortaya çıkmak, zuhur etmek, birine sabit bir şekilde bakmak, temsil etmek, ortaya çıkmak, açıklamak manalarına geldiği görülmektedir. Persona (Maske) kavramından yola çıkarsak; gündelik hayatta insanın kendini gizlemeye çalıştığı çok değişik maskeleri olduğunu kabul edebiliriz.. İnsan gerçek yüzünü gizlemek için maske takar. Gerçek yüzünü gizlemenin temelinde insanların evrensel ve temel kabullerine uyum sağlamak endişesi bulunmaktadır. Bu anlamda şahsiyet salt fiziksel bir görünüm olmaktan çok manevî ve ahlâki bir görünüm olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede Kur’anın şahıs kavramını bir terim olarak ortaya koymaktan çok bir kavram olarak ortaya koyması anlamlıdır. Bunu Lahbabi’nin de belirttiği gibi bir yönüyle Vech (yüz) kavramı ile karşılamaktadır Kur’an. Kimi eski kabilelerde yüzkızartıcı işler yapanların alnı ya da burnu damgalanırdı. Bu da yüz ile şahsiyet arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca türkçede de ahlakdışı; utanç veren işler için yüzkızartıcı tabirini kullanıyor olmamız konunun anlaşılması yolunda önemli bir veridir. İşte bu yüzden biz şahsiyet derken evrensel, aslî ve insanî özelliği kastediyoruz.
Tarih içinde insan asli özelliklerini zaman zaman yitirmiş kendine ait olmayan maskelerle kendisini unutmuştur. Kimi kere köleleştirilmiş, sürülmüş, zulme uğratılmış aşağılanmış, ya da pâyelerle ünvanlarla kendini diğer insanlardan üstün görerek kendini tanrılaştırmış; insan olduğunu unutmuştur.Ya yaratılanlara kulluk ederek kendini inkar etmiş ya da yaratılanları kendisine kul edinerek kendini inkar etmiştir. Her ikisinde de insan ortadan kalkmıştır. Hz. Ömer’in(r.a) Romalılara “analarından hür doğanları nasıl köleleştirirsiniz?” sorusunu sorması insanın aslen hür olduğu bilincini vurgulaması açısından anlamlıdır.
Dünya yüzünde tarih boyunca üç eğilim öne çıkmıştır. Bunlar Ruhbanî, Materyalist ve İslâmî eğilimlerdir. Bu da insanın yapısının boyutlarıyla alakalıdır. Ruhbanlık ruhu öne çıkarırken materyalizm maddeyi öne çıkarmıştır. Yani bir yanda insanın tabiatı diğer yanda şuuru vardır. Tabiat ve şuur insanın iki boyutlu birliğini ifade etmekte; ancak hiçbiri salt başına hayat dinamizmi içindeki insanı temsil edememektedir.
Ruhbani yaklaşım insanı melekleştirmeye çalışırken materyalist yaklaşım onu hayvan türlerinden bir tür ya da bir nesne halinde ele almaktadır. Bu iki yaklaşımın toplumsal alandaki görünümü ise insan için ya sürü olmayı(ilkesiz bağlılık) ya da anarşist olmayı (ilkesiz başkaldırı) dayatmaktadır.
Ruhbanlık insanı her konuda mutlak itaate, materyalizm ise her konuda kişiyi madde ve fayda eksenin dışında otorite tanımamaya sevketmiştir.
İdeolojik kimi eğilimler ise insanın toplumsal bir varlık olduğu savıyla onu toplumun bir ürünü görmüş; toplum dışında bir insan şahsiyetinin olabileceğini kabul etmeyerek yine insanı sürü olarak algılamayı seçmişlerdir.
Bu noktada gerek tahrif edilmiş din ve onun değişik versiyonları, gerekse ideolojiler insanı ya anarşist ya da sürü olarak ele almış ve öyle değerlendirmişlerdir. Bunlar ya insanı birey olarak yücelterek -özellikle tahrif edilmiş dinin baskıcı uygulamalarına tepki olarak- onu özgürleştirme savıyla hiçbir kural tanımamaya, hiçbir otorite kabul etmemeye çağırmışlar, ya da Allah adına, Allah’ın kendileri için çoban seçtiği papazların emrine âmâde bir sürü olmayı öğütlemişlerdir. Birincisinde insanlar anarşist (yerleşik kuralların hiçbirini tanımayan,hiçbir otoriteye itaat etmeyen) ikincisinde ise ipleri başkasının elinde bir kukla durumundaki varlıklara dönüşmüştür..
İslami yaklaşım insanı şahsiyetsizleştiren bu iki yaklaşımın dışında ne büsbütün bireycilik ne büsbütün toplumculuku öne koymuştur. “Hepiniz Ademdensiniz, Adem de topraktandır” ilkesi hiçbir sun’i ayrıma ve üstünlük teorilerine geçit vermemektedir. Üstünlüğü ahlaki ve manevi alanda yetkinlik olarak ele alan İslami yaklaşım soy-sop, makam-mevki, ayrıcalıklı sınıf anlayışını da ortadan kaldırarak insanın fıtrî değerlerine dönmesini sağlamıştır.
İslam düşünsel anlamda şahsiyeti, şahsiyetin ortaya çıkışını sağlamıştır. Birey toplumun, tarihin, kutsalın tasallutundan kurtularak toplumu, tarihi ve kutsalı yeniden anlamlandırmaya yeniden okumaya yönlendirilmiştir.
Şahsiyet saf fıtrat’ın toplumsal hayatta açığa çıkmasıdır. Şahsiyetin en önemli göstergesi seçme hürriyetidir. Körükörüne bağlılığın ortadan kalktığı bir tavır alıştır şahsiyet.. Kendisi için istediği güzelliği başkası için de isteme; veya istemediği kötülüğü başkası için de istememe tavrıdır. İslam bu noktada insanın vicdanına dönmesi noktasında uyarılarda bulunarak insanı kendisiyle yüzleştirmiştir. Örneğin ölçü ve tartıda hile yapanların başkalarından bir şey alırken neden tam aldıkları halde satarken eksik sattıklarını sorarak, (Mutaffifin suresi) aslında eksik almanın hiç kimse tarafından kabul edilemeyeceği gerçeğine yaslanmış ve böylelikle insanın şahsiyetini örten menfaat perdesini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu konudaki örnekler çoğaltılabilir. Kısacası İslam insanı şahsiyet olmaktan çıkaran, insana özünü unutturan her unsura karşı kendisinin farkına varmasını sağlayacak bir imkan olmuştur daima. İlâhî çağrının Zikr (hatırlama/hatırlatma) olması anlamlıdır.
Ali Şeriati’nin insanın aline olma (kendine yabancılaşma) sebepleri olarak ortaya koyduklarını biz insanı şahsiyet olmaktan çıkaran sebepler olarak da kabul edebiliriz. Buna göre insanı şahsiyet olmaktan (kendi fıtri/özünden) çıkaran sebepleri şu şekilde belirleyebiliriz.
1-Hurafeler;bozulmuş dinler, dogmalar:Doğuda ve Batıda ortaya çıkan mistik eğilimler ve özellikle sınıfsal düzen içerisinde insanın köleliğini meşrulaştırmaya çalışan kast sistemi insan şahsiyetini ortadan kaldırmıştır.
2-Büyü: Bireyin gücünün devre dışı bırakılarak kendisini bilinmeyen güçlerin kontrolüne bırakması da şahsiyeti önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Büyüyü belirleyici kabul eden birey kendi hatalarını görmek yerine hataları hep karanlık sebeplere bağlayarak kendini unutmakta; sorunlarını çözmekte atıl duruma düşmektedir.
3-Şirk: şirk insanın ergin olmama durumunda saplandığı bir yanlışlıktır. Kendi gücüyle çözemediği problemleri yine kendi elleriyle yaptığı ütopik güçlere havale ederek bir nevi kendi gücünü devre dışı bırakmaktadır. Yaradılmışlara kulluğu getiren bu anlayış insanın değer olarak düşüşünü simgeler. İnsanın kendinden daha aşağı varlıklara kulluk etmesi düşüşün en acıklısıdır. İslam, Tevhid ilkesiyle insanın sadece yaradana hesap verme durumunda olduğu bilincini aşılamaktadır. Alemlerin Rabbi tarafından yaratıldığını farkeden insan yaradandan başka kimseye muhtaç olmadığını bilecek; kimseye hesap verme durumunda olmadığını kavrayacaktır. Bu da onu yaradılmış her varlığa karşı özgür kılacaktır. Buna paralel olarak dinde zorlamanın olmaması da özgür iradeye verilen önemin bir ifadesidir. Çünkü özgür iradenin olmadığı bir ortamda şahsiyetten sözedilmesi mümkün değildir.
4-Ruhbanlık: Yukarıda da kısmen belirttiğimiz gibi bireyin yaradanla olan ilişkisine karar verecek bir üst kurum ya da zümre onun şahsiyet olmasının önünde en önemli engeldir. Ruhbanlık bir yanıyla bunu yapmıştır. Örneğin vaftiz ve günah çıkarma geleneği insan şahsiyetine vurulmuş en önemli darbedir. İnsan günahı ve tevbesiyle şahsiyet olabilir ancak.
5-Makinalaşma, rutin hayat: Carly Chaplin’in özellikle vurguladığı sanayi devrimiyle birlikte insanın çalıştığı makinanın dişlisi durumuna gelmesi de onun şahsiyetini önemli ölçüde yok etmektedir. İnsan üretim ve tüketimin bir nesnesi haline getiren makinalaşma süreci, insanın doğallığını da büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Makinalaşma insanın tabiattan kopuşunu da getirerek onu dar bir çevreye hapsetmektedir.
6-Bürokrasi:Katı bir bürokrasi insan şahsiyetini hantal bir devlet mekanızması altında ezmektedir. İnsan hizmeti karşılığında hak ettiklerini bile onur kırıcı bir çok aşamadan geçerek elde edebilmekte; elde ettiğinde ise insani yanından bir çok şeyin yok olduğuna şahit olmaktadır. Bürokrasinin bu duruma gelmesi mekanizmayı bireyden üstün gören devlet anlayışının tezahürü olsa gerektir.
7-Sınıfsal düzen: Özellikle kapalı toplumlarda sınıfsal düzen insanın değerini sınıfsal bir çerçevede ele alarak insani değerleri statüsel değerlere indirgeyerek evrensel bir insan şahsiyetini kabul etmemektedir..
İslama göre insan ne materyalist eğilimlerin anladığı gibi başıboş bir varlık, ne de varlığını belli bir zümrenin veya topluluğun ellerine bırakan atıl bir varlıktır.
İslam insanı bütünüyle kuşatan çevresel faktörleri aşmasını sağlayan bir anlayışla insana bakmaktadır.. İlkeli yani şahsiyetli varlık. tabiri caizse, ilkeye aykırı tavır, güç sahipleri ve toplum tarafından da yapılsa tek başına kalmayı göze alarak buna karşı çıkacak kadar bireyci, ilkeli davranan toplumsal yapının yanında durmayı ve ona omuz vermeyi görev addedecek kadar da toplumcudur.

