BURASI HEPİMİZİN ÜLKESİ
Seveni, suçlayanı, suçlananı, dışlayanı ve dışlananı ile yılların karamsarlığını, kargaşasını, hüznünü, öfkesini taşıyan bir ülkemiz var. Asırlardır burada toprağa kan, ter düşüyor; çaba, cesaret, girişimcilik buluşuyor… Kendi ömür sayfamızda değerlerimize şaşı bakanların yaşattığı acılarla tanıştık; bir kısmımız hep sabretti, bir kısmımız dönüştü, başkalaştı, kendi olmaktan uzaklaştı, görüntü ve gerçeklik ikilemi yaşadı ve bu devam ediyor.
Her birimiz, görüşü ne olursa olsun; bu topraklarda gül toplamışız, ellerimize ayaklarımıza dikenler batmış hatta işkencelerle tanışmışız.
Her birimiz, bu ülkede sevgiyi, hüznü, kardeşliği, fedakârlığı, nefretin yol açtığı acıları, farklı tonlarda da olsa yaşamışız.
Bu topraklarda ekin dermişiz, toprak bellemişiz, güneşin altında derimiz kavrulmuş, dağlarında pınardan pınara yol almışız.
Birileri bu ülkeyi kendi oyun alanı olarak görmüş ve her birimize ayrı isimler takarak “boşuna uğraşmayın, siz güdülen, biz güdeniz” demeye getirmiş. Boşuna uğraşmayın “ bu ülkeyi yiyeceğiz” demişler.
Kendimizce direnmişiz…
Bugüne kadar boşuna uğraşmadığımıza inanıyorum, inanmak istiyorum. Yazdığım her yazı, her şiir bana ait ve ülkem kokusu, ülkem, insanım tadı, rengi taşıyor.
Bu bizim ülkemiz; değer veriyor ve değer bulacağımıza inanarak çabalıyoruz. Bu ülke burada yaşayan herkesin; kimse diğerinin sevgisini test etme, ötekileştirme hakkına sahip değil… Hepimizin altında serinlediği bir ağaç gölgesi anısı var. Suyunu avuçlayarak susuzluğunu giderdiği bir pınar anısı var. Bazılarımızın suyundan içtiği pınar çoraktır ama hayatımızdan izler taşımaktadır ve güzeldir. Güzelliği orada bulmuş ve duygularımızın temelini atmışızdır. Sevdalanmışız, şiirler yazmışız, deyişlerimiz olmuş, kimimiz sözü saza söyletmiş.
Buraya yağan yağmur hepimiz için yağar.
Güneş hepimiz için doğar.
Hepimiz aynı “gökkuşağına” dair hikâyeler yazmış ve dinlemişiz.
Her birimiz sevdi mi cennet, kızdı mı cehennem kesiliriz. Fakat biz cennet tarafından bakmayı severiz, bunu tercih ettiğimiz için tüm oyunlara rağmen var olmaya devam etmişiz.
Nice yıllar, ülkemizde cehennem bakışlarıyla yol almak isteyenler oldu ve hala oluyor. Neden bu “cennet” ülkede yıllardır cehennem öfkeleri kusuyorsunuz diyenler çıktı, hala çıkıyor. Huzur diyoruz, aynı gemide farklılıklarımızla birlikte var olmak diyoruz.
Nice yıllar, kendi ellerimizle yaptığımız minderlerimizin üzerine oturup, içimize kin, düşmanlık ve ayrımcılık salan gölgeleri “içimizdeki yabancı” diye tarif ettik… Bu yabancılaşmaya hayır dedik, demeye devam ediyoruz. İşkence olmasın diye seslendik, seslenmeye devam ediyoruz; kimse kimsenin hayatıyla oynamasın diyoruz. Ötekileştirme olmasın diye feryat ettik, ediyoruz.
Çok düşündük…
Bize göre “bizden olan, bizi birbirimize düşürmez.” Veya birileri bizi birbirimize düşürmeye çalışıyorsa başka hesapları vardır; uyanık olmalı, kimsenin rüyalarına figüranlık yapmamalıyız.
Böyle inanmışızdır.
Bize göre “bizden olan, elin tokmağını tutup” davulun sesini başkalaştırmaz, böyle yetişmişizdir. Yabancılaşmayı, birbirimize düşmanlığı kendimize yakıştırmamışızdır. O ki, düşmanlık tohumları ekmektedir, bizden değildir. İçimizdeki yabancıdır.
Bizden olmanın bir rengi, bir dili, bir ahengi, bir güzellik emaresi vardır.
Rengimiz insanlık rengidir ve bu renk yaratıcımızdan gelmektedir.
Dilimiz insanlık dilidir, kelimeleri ve yazılışları farklı da olsa, bizi bir insanlık kucaklamasına, kardeşlik iklimine yönlendirir. Bize göre bütün diller Ademcedir ve yaşamalıdır.
Ahengimiz kardeşliğimizdir.
Güzelliğimiz; bir oluşumuza katkı sunmak için üzerimize sinen ortak hisler, bakışlar ve fark edişlerdir.
Topraktan yaratılmış olmak, aynı ruhun üflenmiş olması ortak kimliğimizdir.
Nicedir “bizden olmayanların” içimize saldığı kinden, kinin ürettiği kavgadan bahsederiz. Bu kavgaya şahit oluruz.
Bizden olmayanlar var ve bizi birbirimize düşürmek istiyorlar. Kardeşliği yok eden “ağaçtan” uzaklaşmamız gerekirken, ona yaklaşıyor, ondan yiyor ve cennetten kovulur gibi, kardeşlikten uzaklaşıyoruz, huzur ikliminden kovuluyoruz.
Her birimizin ayrı ayrı serdiği minderlerimize çöreklenip duran o kötü gölgeleri kovmamız gerekiyor.
Gölgeler bizi “birbirimiz için yaşamayı terk etmeye” çağırıyor. Bu çağrı batıldır, dostun sesi değildir. Şimdi doğuda ve batıda, kuzeyde ve güneyde bu batıl sesi, o gölgeyi minderlerimizden kovmamız gerekiyor. Bir daha o gölgelerin altına minder sermemeyi bir yemin olarak benimsememiz gerekiyor.
Yazık ki; kirli gölgeleri tespit ederken, kendi iç kirlenmişliğimizi görmüyoruz. “Her kötü dışarıdan gelir” ifadesini ilke haline getirme inadını devam ettiriyoruz. Bu inat Türkün inadıdır. Bu inat Kürdün inadıdır. Bu inat Arabın inadıdır. Bu inat yaşayan herkesin inadıdır. Her birimiz çok temiziz, bizi bozan minderlerimize oturan yabancılardır diyeceksek eğer bu inat bitmez. Bu inat bitmeden ülkeme insanlık ve huzur baharı gelmez, kendi suçlarımızı, suçluluğumuzu, günahlarımızı görmemiz gerekiyor.
Bu kirlenmenin, kardeşlik kaybının bir sebebi de, belki de tedavi edilir tek sebebi biziz, kolayca oyunlara geliyoruz diyenlerimiz az. Oysa hep birlikte hayata dokunmamız, kardeşliği yok edecek yanılgılara hep birlikte karşı çıkmamız gerekiyor.
Baharı sevmeyenler olabilir. Kendini beğenmiş bir mevsimin sayıklamalarını yaşar gibi donmayı veya kavrulmayı tercih edenler olabilir. Ama bizim bir ilkemiz var; yaşadığımız yeri “selam yurdu” yapmak vazgeçilmezimizdir.
Ülkemiz neden selam yurdu olmasın?
Ülkemizin sefalet manzaraları ortakken, ancak ortak bir ruhla bütün sefalet manzaralarını yok edebiliriz. Antalya’nın susuz köyüyle, Hakkâri’nin susuz köyünü kardeş ahdine alabiliriz. Her ikisinin ortak dilinde kardeşlik bulunur.
İzmir’in güneş yanığını, Van’ın altı ay yolu açılmaz beldesinin soğuk yanığıyla buluşturabiliriz. Buzlar erir, yollar açılır, terk edilmişlikler son bulur ve ülkenin her tarafında, kendi ellerimizle yaptığımız minderlere oturan o kahredici gölgeleri kovabiliriz.
Karadeniz’in yağmuru ile iç bölgelerin çoraklığı birbirini kucaklar.
Ankara’nın tarihi ile Diyarbakır’ın surları aynı türküyü söyler. Daha ötesi; biz Japonya’dan Haiti’ye yol alırız. Filipinlerden Şili’nin uç illerine kardeşlik yelkenleriyle yol alan gemiler yürütürüz. Gerekirse gemileri yakarız ama bu durum kardeşliğimizden vazgeçemeyeceğimizi ifade etmek içindir.
Peygamber, peygamberler dile gelir Anadolu’nun topraklarında ve hepsi “kardeşliğin kıyısı uçurumdur, terk ettiniz mi o uçurumdan önce kimin öne düştüğü önemli değildir zira hepinizi aynı son bekler” diye seslenir.
Ve titreyip kendine gelen…
Kendini inkâr etmediği gibi sorunlarını da inkâr etmeyen insanlarıyla bir çıkış yolu arar, aramalı ülkemiz. En büyük sorunların kopuşlardan kaynaklandığını öğrenir, öğrenmeli. Kopmaları kimin veya kimlerin körüklediğini bilir, bilmeli. Davası olmayan sefih anlayışların, pespayeleştirmeye çalıştığı neslin düştüğü tehlikeyi görür, görmeli. Sefihliğin ve pespayeleşmenin inancı kuşattığını fark eder, fark etmeli. Yüreğini ortaya koyanların samimiyeti belirginleşir, belirginleşmeli. Tarihi iyi okuyanlar, çıkardıkları derslerle yol alır, bu minval üzere yol almalı. Ders çıkaranlar “biz” derken bir kardeşlik çatısı oluşturur, oluşturmalı. Orada her renk, her dil vardır, olmalı. Orada gerçekten “cemaat” olmanın uğraşı vardır, sürmeli. Orada ötekileştirme yoktur, olmamalı. Orada muhasebe vardır, devam etmeli. Öfke dili, ötekileştirme dili terk edilir, terk edilmeli.
Gölgeler muhasebeye engel olmak için çalışır, kim olduklarının farkına varılmalı. Gölgeler ülkeme çektirdikleri acıların büyümesini ister, acılar beslenmemeli. Önemli olan, bu ülkenin asli evlatları olarak, gölgeleri iyi tanımamız ve kardeşliğimizi pekiştirmemizdir.
Ülkemizi ufuksuz bırakmak isteyenlere karşı bize düşen olayları iyi okumaktır. Canımızı sıkan hiçbir haberin bizi öfke nöbetine sokmasına müsaade etmemektir. Öyle ki, uzattığımız kardeşlik eline ihanet edenler çıktı diye kardeşlik ilkesinden vazgeçmemektir.
Şu gölgeler…
Ne de sinsiler…
Ülkemiz derken, bu gölgeler kovulduktan, etkisizleştirildikten sonra, ötekini zorla aynı tanıma sokmaya çalışmaların bittiği, tarihten kopyalanan kinlerin terk edildiği bir umut yurdu ve her türlü kirlenmeyi dışlayan bir temiz yurt gelmeli akla ve hiç kimse, gönülsüz bir şekilde “ülkem” dememeli… Bütün yürekler, ortak bir gönüllülük ile ülkem demeli, bunu sağlamalıyız…
Bu ülkede yaşayan herkese çağrımız aynı; böyle bir ülke için var mısınız?
Bütün üstünlük, ayrıcalık sarhoşluklarını ve bencillikleri bir kenara bırakıp, bize yurt kılınan şu ülkede, farklılıklarımızla birlikte ortak huzur iklimini tesis etmeye var mısınız?
Ah güzel ülkemiz; bir de senin güzelliklerine hizmet ettiklerini söyledikleri halde birbirlerine diş bileyenler var… Birbirlerinin enerjisini yok etmek isteyenler… “Biz doğruyuz, ötekiler yanlış” diyenler… Ve bu yaklaşımların kardeşliği zayıflattığını göremeyenler…
Hep birlikte uyansak bir sabah… Çok mu zor!
Ötesi yoktur. Emin olun ötesi yoktur; ötesi hep birlikte bitiştir!
