HAFIZAYI BEŞER
Eskilerin ifadesi ile “Hafızayı beşer nisyan ile maluldür.” Bugünün ifadesiyle insanın unutan bir varlık olduğudur. Deyimler, atasözleri zamanın ve insanın imbiğinden geçip topluma mal olurlar.
Arapça sözlüklere, ayetler bakıldığında beşer ile insan sözcükleri eş anlamlı görünse de birbirinden farklı anlamları vardır. Beşer kelimesi Arapça sözlüklerde insanın dış derisine verilen isimdir. Yani diğer varlıklardan fiziki anlamda ayıran özelliklerden bir tanesidir. İnsanın ruhsal, sosyal olmayan halidir. Acaba deyimin doğrusu “Hafızayı insan nisyan ile maluldür” şeklinde olması daha mı doğru olacak? Üstelik, “malul” kelimesi bir nakısa ve hastalık durumunu ifade ettiği için beşerden çok insanın sahip olduğu özelliklere tekabül eder. Amacımız bu deyim ile ilgili bir tartışma açmaktan çok, deyimin bireysel ve toplumsal yansımalarını irdelemektir. Sadece bir ayrıntıya dikkat çekmiş olduk. De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahye dilmiştir, doğruca O’na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline!” Fussilet, 6. Bana yüklenen peygamberlik görevi olmasa insan olarak ben de sizin sorumlulukların aynısı ile muhatabım. Bana yüklenen peygamberlik sorumluluğu beşer olmanın ötesinde bir vasfa sahip olmamı gerektirmiyor.
Ayetlerde unutmak eylemi çoğunlukla kınanan bir durumdur. “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” Kıyame, 36. “Biz daha önce Âdem’den söz almıştık, fakat o unuttu; biz onda yeterli bir kararlılık görmedik.” Taha, 115. “Sana ayetlerimiz geldiğinde sende onları unuttun (terk ettin). Bugünde sen böylece unutulursun (terk edilirsin).” Taha, 126. Ayetlerin içeriğine bakıldığında insan ile Allah arasındaki ilişkilerden ahitlerden, sorumluluklardan bahsedildiği görülmektedir. Anlıyoruz ki daha öncesinde Allah ile muhatapları arasında bir ahitleşme var ve unutuluyor. Ayetlerin söz konusu ettiği konular ancak kasta binaen unutmanın gerçekleşebileceği durumlardır.
İçeriği itibarı ile unutmayı kınama konusu yapmayan ayetlerde mevcuttur. “Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma.” Bakara, 286. Unutmanın ve yanılmanın insani bir hal olduğunu kabul edenler Yaratandan bağışlanma dilemelerinin bir sorumluluk olduğunu bilirler. Erdemli bu insanlar, diğer insanlara karşı unutur veya yanlış yaparlarsa özür dilemekten kaçınmazlar.
Öğrenme açısından bakıldığında yeni bilgiler öğrenmek için daha önce öğrendiklerimizin en azından bir kısmını unutmak lazım. Yoksa yeni öğrenmeler gerçekleşemez. Bilinmesi gereken bir şey daha var ki unutulan şey yok olmuş değildir. Çağırışım araçları ve geriye sarmalar ile unutulanlar yeniden hatırlanabilir, tam tamına olmasa da.
Kolektif zihin, toplumsal vicdan unutmaya daha meyilli olduğu gibi geri çağrışımı da güçlü değildir. Unutulması istenmeyen şeylerin, toplumu oluşturan bireylerde aynı dozda karşılık bulmaz. Çünkü, çıkar çatışmaları, farklı hassasiyetler ortak bir payda oluşturmayı engeller. Toplum düzeyinde veya bireysel bağlamda birbirine fark atan insanların, tavır değişikliğine gittikleri gözlenen bir durumdur. Seçimler öncesi seçmenlerin tutumu ile seçimlerin yaklaştığı süreçte seçmenlerin duruşlarının değişmesi, asla unutmam dediği şeyleri unutması durumu açıklayıcı bir örnektir.
Hak, hukuk, adalet, insanlık adına mangalda kül bırakmayan biri, makam yetkisi elde ettikten sonra hakkın, hukukun, adaletin bazen zaman, mekan ve şartlar ile kaim olduğunu, maslahat için bazı fedakarlıklar yapmak gerektiğini uzun uzun anlatır size. Maslahatın bazen gerekli olduğunu, zamanın, mekanın ve şartların zorlayıcı olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Ancak, demek istediğimiz bunların arızi bir durum olduğu, asıl olanın hak, hukuk ve adaletin yerine getirilmesi olduğudur. Kendi konumumuzu koruma adına böylesine bir tutum içine girmek yanlıştır, affedilemez.
Cimriliği literatüründen çıkarıp malı için yaptığı bekçiliğe dinden imandan, kırk dereden su getirenler dostluk, kardeşlik yerine menfaat birliğini değer olarak koymuşlardır.
Bütün toplumlar değerler aracılığı ile oluşturdukları bir hafızaya sahiptirler. Bu hafıza toplumun dingin ve yaşanabilirliğini, birlikteliğini sağlar. Aynı coğrafyada farklı hafızalara sahip toplumların varlığını görmek mümkündür. Mozaik görünümlü olan böylesi toplumlarda ya baskın bir hafıza vardır, diğerlerine sadece yaşama hakkı verir, temsil hakları yoktur ya da farklı hafızaların biraradalığını sağlayan üst hafıza (din yani İslam) vardır. Ancak üst hafızanın sorunu çözmediğini görmekteyiz, çünkü baskın toplumlar üst hafızayı -üst kimlik demek de mümkün- yıllarca koruyup getirdikleri aynı ırktan olma değerinin kalkanı haline getirmektedirler. “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” Hucurat 13.
Bir denklemi veya problemi çözmenin formülü olur. Farklı kavim veya kabilelerden olmak bir üstünlük gerekçesi olabilir mi? Ayet kasta binaen unutturulanı hatırlatıyor; “sizi bir erkek ve dişiden yarattık.” Peki bir insan veya toplum diğerinden daha değerli olabilir mi; el hak olur. Ayet yeniden hatırlatıyor; “Allah katında en değerli olanınız O’ndan itaatsizlikte en fazla sakınanızdır.” Allah katında en değerli olanın diğer adı mümindir. Aynı anne ve babadan yaratılmış kardeşi yok saymak mümkün değil, başka niteliklerinden dolayı bir kısım insanları kardeş seçme hakkına sahibiz. Beşeri hukuk açısından kardeşim bellidir, ama ilahi hukuk açısından da bana verilen hakkımı kullanarak “Muhakkak ki müminler kardeştir.” Hucurat, 10 hükmünce müminleri kardeşim bilirim.
Yakın ve uzak tarih, baskın gelen toplumlar ile sahip olduğu değerler üzerinden varlığını sürdürmek isteyen toplumların mücadeleleri ile doludur. Tarihin tanımı da bu olsa gerek.
Toplumların savaşmalarına gerekçe olan değerlerin hangisi için gerçekten, hangisinin ise sadece gerekçe olsun diye kabul ettiklerini bilmek için insanlık tarihinin ilk savaşına gidilmesi gerekir.
Vahiy bilgisine göre tarihte ilk kavga Habil ile Kabil arasındaki kavgadır. Tarih felsefecilerinin, sosyal bilimcilerin ortak görüşü kavgaya sebep olan olay tek olsa da kendi içinde birden fazla gerekçe taşımaktadır. Olay ilahi dinlerin ortak paydasıdır ancak hikaye edilmesinin farklı versiyonları vardır. Hangi versiyona bakarsak bakalım, doğruluğu tartışmalı da olsa insandan yana, insana ait bir şey buluruz.
Hikayenin özünde verilmek istenen mesaj Mülk suresi 2. ayetinde “Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi (hayatı) yaratan O’dur. O güçlüdür, bağışlayandır.’’ olarak ifade edilmiştir. İnsanın, çok değil birkaç sebep ile sınandığı görülmektedir. Mala sahip olmak, iktidar gücünü elinde tutma, erkeğin kadın, kadının erkek ile kendi ırkını, kabilesini, milletini diğerlerinden üstün tutmak vb. konularda insan sınanmaktadır. İnsanlık tarihi temelinde bu anlayışların çatışmasının belirlediği maceralardan oluşmuştur. Sınanmalarda rotasını şaşıran insana “ölümü ve hayatı” yaratan, doğru bilgiyi hatırlatmak üzere elçiler göndermiştir. “Hatırlatma” diyoruz, çünkü bu bilgi insanın fıtratında vardır zaten. Kavga sebebi olan şeyler bireye ve toplumlara hakikati unutturmuştur. Onun içindir ki Kur’an çoğunlukla ‘unutma’yı kınamaktadır.
Hayatın özü olan sınanmanın sırrını kaybeden insan, yapıp ettiklerine (yanlışlarına) meşruiyet zemini arar, kendince de bulduğunu zanneder, çünkü İblis de işini yapmaktadır. Çok mu iddialı konuştuk, o zaman dua eder dua bekleriz: “Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.” Ali İmran, 8.
