BÜYÜK BİRADERLİKTEN BASİT BİR ULUS DEVLETE DOĞRU ABD..
Geçen Mayıs ayı sonlarında Amerika’da meydana gelen polis cinayeti, insanlığın vicdanını sızlatmakla kalmadı, neredeyse kararttı desek, yeridir.
İzlemişsinizdir, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde 25 Mayıs günü gerçekleşen olay aynen şöyle gelişiyor: Siyahi bir vatandaş olan George Floyd’un 20 dolarlık bir sahte banknot kullandığı, alışveriş yaptığı esnaf tarafından polise ihbar ediliyor. Olay yerine gelen polisler Floyd’un ellerini arkadan kelepçeleyip gözaltına alıyorlar. Ancak polis arabasına bindirilmeden önce polislerden biri onu yüz üstü yatırarak diziyle boynuna bastırmaya başlıyor. Tavrından, sen misin şu siyahi halinle sahte para kullanan, öyleyse merkeze gitmeden cezanı bir de ben vereyim dediği, rahatlıkla okunabiliyor. Başı polisin diziyle araba lastiği arasında sıkışan ve gırtlağı asfalta yapışan vatandaş dakikalarca bağırıyor, nefes alamıyorum diye inliyor, imdat diyerek yardım istiyor etrafındakilerden. Diğer polisler olayı sadece seyrediyorlar. Beş dakika boyunca nefessiz bırakılan Floyd ölüm komasına giriyor. Adamın öleceği anlaşılınca nihayet çağrılan ambulansla hastaneye götürülürken hayatını kaybediyor.

Olay çevredeki vatandaşlar tarafından telefon kameralarıyla kaydedilmiş. Görüntüler internetten izlenebiliyor. Ne diğer polisler ne çevredeki vatandaşlar olaya müdahale etmiyorlar. Adam çırpına çırpına can veriyor; olayı engellemek için ne eliyle ne de diliyle bir müdahale edip olayı engellemeye çalışan var. Mümin bir toplum söz konusu olsa, İslam Peygamberinin “imanın en zayıf derecesi” dediği bir kategori kalmış geride. Kalben tepki ve hoşnutsuzluk gösterenler, olayın videosunu çekip internete yüklemişler, elimizde takdire şayan bir bu kalıyor. Hiç olmazsa cesaret gösterip bunu yapmışlar.
Olay o kadar vahimdi ki, İslam Peygamberinin zayıf da olsa “iman” diye nitelendirdiği ve bize göre her insanın fıtratında zaten mevcut olan insanlık vicdanı harekete geçti ve dünya çapında büyük protestolara neden oldu. Sanırız, insanlık vicdanı resmi düzeydeki cılız kınamaların zaten caydırıcı olmayacağını hesaba katarak harekete geçmişti. Birçok dünya başkenti ırkçılık karşıtı gösterilerle sallandı adeta. Küresel salgın nedeniyle sokağa çıkma konusunda tereddütler olmasa, bu gösterilerin neden olduğu sarsıntılar büyük depremlere bile dönüşebilirdi. Özellikle Minneapolis’te üçüncü gününe giren protestoların şiddete ve yağmaya dönüşmesi gerçekten ürkütücüydü. Bu arada dünya basını ve özellikle sosyal medya ortalığı kırdı geçirdi. Pandeminin engel olduğu depremler sosyal medyada ortaya çıktı, bütün dünya günlerce Floyd cinayetiyle sallandı durdu.
İnsanlık vicdanı o cılız resmi protestoların asla başaramayacağı caydırıcılığı bir nebze olsun başardı. Nihayetinde, Floyd’un polis katiline yöneltilen suçlama 3. derece cinayetten 2. derece cinayet suçlamasına yükseltildi. Diğer sorumlular daha düşük derecelerde ihmal suçundan yargılanacaklar. Sonuçta yargılanacaklar ve işten el çektirilmişler, bu da bir şeydir.
Amerika’nın Siyahlarla İmtihanı
Amerika’da olayların kontrolden çıkacağı endişesi de ayrıca kaygı vericiydi. Biz buradan hak ve adalet taleplerinin etkin çalışmalar yerine şiddette ve yıkıcılığa dönüşmesinden endişelenirken, Amerika’da yönetim kendi derdine düşmüştü. Bizim endişemiz, “Hakkınızı hak olmayan yollarla tahsil etmeye kalkıştığınızda ne yazık ki o hakkı asla elde edemiyorsunuz, çünkü haksız olanları haklı duruma getiriyorsunuz…” yönündeydi. ABD’li yetkililerin ise günü kurtarmak ve prestij kaybetmemeye çalışmaktan başka dertleri yok gibiydi. Bu nedenle, protestoları bastırmak için şiddetli müdahalelerin yanı sıra, sokağa çıkma yasağı dahil sert önlemler almaktan geri durmadılar. Başta Minnesota eyaleti olmak üzere birçok eyalet, Ulusal Muhafızlar Birliklerini de yanlarına alarak sokağa çıkma yasağı ilan ettiler.
Başkan Trump’ın çaresizliği daha ilginçti. Washington’da büyüyen protestolar Beyaz Sarayı neredeyse tehdit eder hale gelince Gizli Servis takviye kuvvet talep etmek zorunda kaldı. Bu olaylar sırasında gizli sığınağına götürülen Trump, eyalet valilerini uyararak olayları bastırmakta yetersiz kalırsanız, Ulusal Muhafızları gönderip kontrolü ele alırım şeklinde mesajlar yayınlıyordu. Bütün dünyanın gözü üzerindeyken, Amerika zevahiri kurtarmaktan başka bir şey yapmayacağını bir kez daha kanıtlamış oluyordu ne yazık ki.
Amerika neden bu kadar çaresiz duruma düştü? Bir siyahi vatandaşın polis şiddetine kurban gitmesi bir ülkeyi bu kadar zor duruma düşürür mü? İşte bu galiba ABD’nin hem yumuşak karnı hem de kirli yüzü. Çünkü polis şiddetine bağlı ırkçı polis cinayetleri Amerika’da ilk değil, son da olmayacak. Nitekim, 4 Haziran günü medyaya yansıyan bir haberden öğrendiğimize göre başka bir siyahi cinayeti daha işlendi. Habere göre, ABD’nin New York şehrinde cezaevinde bulunan bir siyahi mahkûm, hücresinde biber gazıyla müdahale edilmesi sonucu yaşamını yitirdi. Resmî açıklamaya göre yıkıcı hale dönüştüğü, kendisine ve etrafındakilere potansiyel olarak zararlı hale geldiği için mahkûma görevli personel tarafından biber gazıyla müdahale edilmiş.
Amerika’da siyahilere karşı duyulan nefret ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan ırkçılık, ne yazık ki kökü eskilere uzanan bir hastalık. Amerika’daki siyahiler, 155 yıl öncesine kadar tarlalarda çalışan kölelerden ibarettiler. Ataları sömürgeci köle tacirleri tarafından Afrika’dan zorla zincire vurularak kaçırılan köleler.
Amerika’da köleliğin kaldırılması, sanıldığı gibi uygar bir devletin ve halkın kendi rızasıyla uyguladığı bir erdemli davranış olarak kayda geçmedi. Çünkü köleliğin kaldırılması meselesi, büyük bir iç savaşa neden oldu Amerika’da. Güney eyaletleri, siyahi kölelerin tarlalarda köle olarak çalışmalarını kendileri için hayati bir zorunluluk olarak görürken; sanayileşen Kuzey eyaletleri, siyahiler kölelikten kurtulsalar, fabrikalarda çalışan ucuz iş gücüne dönüşürler diye düşünüyorlardı. 1861 yılında başlayan ve devam ettiği birkaç yıl boyunca yüz binlerce askerin ölümüne neden olan bu iç savaş, sonunda Kuzey’in galibiyetiyle sonuçlandı. Bu galibiyet, köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanacak, ancak başka sorunlu sonuçlar doğuracaktı.
Çünkü iç savaştan Kuzeyin galip olarak çıkması, hukuki açıdan köleliği ortadan kaldırıyordu ama bunun ardından özgürleşen kölelerin siyasi ve ekonomik hayata katılımı önemli bir mesele haline gelecekti. Öte yandan düne kadar köle olup hiçbir toplumsal statüye sahip olmayan bir siyahinin, artık “beyaz adamla” eşit sayılması da önemli bir sorun teşkil ediyordu. Beyaz adam çareyi toplumsal bir segregesyon uygulamakta buldu. Segregesyon, özetle ayrıştırma demektir. Bu anlamda Amerika neredeyse yüz yıl boyunca beyaz halkla siyah halkı birbirinden ayrı tuttu. 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ortalarına kadar katı bir şekilde uygulanan segregesyon yasaları, siyahları beyazlardan ayrıştırdı. Artık mahalleleri, iş yerleri, otelleri, restoranları, kafeleri, toplu taşıma araçlarındaki mevkileri, trenlerdeki vagonları, hatta kiliseleri bile ayrı olmak zorundaydı.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyahilere yönelik kısıtlamalar ortadan kalktı. Kanuni eşitlik kâğıt üzerinde sağlandı ama beyaz adamın gönlündeki üstünlük duygusu tam olarak yok edilemedi. Hala birçok eyalette kayıtlara geçmeyen bir ırkçılık ve siyahi düşmanlığı dip dalga olarak devam ediyor.
Irkçılığın bir gelenek olarak yaşamaya devam ettiği eyaletlerde polis kuvvetleri de bu durumun devam etmesine, meydana gelen ırkçı vakaların asla kayıtlara geçmemesine yardımcı oldular. Polis kurumunun Amerika’da bu aralar yaşadığı meşruiyet probleminin kaynağını anlamak için kurumun tarihini ve kuruluş değerlerini biraz anlamak gerektiğine inanıyoruz. Amerika kıtasında kolluk kuvvetleri ilk kolonilerin yerleşmesiyle birlikte gönüllü birlikler üzerinden gerçekleşmiş ve bağımsızlık savasından itibaren gittikçe daha organize ve bürokratik formlar halini almıştır. İç savaş öncesi dönemde Güney eyaletlerinin birçoğunda polisin birincil amacı kaçak kölelerin toplanması, cezalandırılması ve sahiplerine iade edilmesiydi. Ancak belki daha da önemlisi polisin varlığı kölelik sisteminin harmoni içinde işlemesi için bir gereklilikti ve kurumsal olarak organize bir suç örgütü gibi bütün köleler üzerinde terör estiriyordu. Köleler özgürlüklerine kavuşunca, uzunca bir süre boyunca polis kuvvetleri segregesyona hizmet ettiler. Siyahilerin ancak sözüm ona layık oldukları toplumsal statüde kalmalarına yardımcı oldular. Amerika’da örtük-ırkçılığın devam ettirildiği eyaletlerde siyahilerin öteki olarak kalmasının başrollerinden birini hala polis oynamaktadır. Polisin tutumu yüzünden siyahi gençlerin çok kolay bir şekilde suça bulaşıp kriminalize oldukları Amerika’da genel-geçer bir kanaattir.
Amerika’da suça bulaştınız mı düzgün iş bulmaktan tutun, seçme ve seçilmeye kadar neredeyse tüm ekonomik, sosyal ve siyasal haklarınızı kaybediyorsunuz. Bu ağır yasalar bazı eyaletlerde hala yürürlükte ne yazık ki. Son 20 yılda bu konuda belli iyileştirmeler yapılmış. Dolayısıyla cezasını tamamlamış mahkumların bir kısmı oy kullanmaya başlamış. Ancak yasa eyaletten eyalete göre değişiyor. Güney eyaletlerinde daha sıkı kurallar halen yürürlükte. 2012 başkanlık seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip olmayan 6 milyon Amerikalı bulunuyordu. Kimi halen hapiste, kimi eski mahkûm 6 milyon Amerikalı oy kullanarak kendisini yönetenleri belirleme eylemine katılamamıştı. Sanırız, ırkçı polislerin neden siyahilere bu kadar sert davrandıklarını net olarak açıklıyor bu durum. Adamı kriminalize ettiniz mi, sosyal ve siyasal tüm hayatını yakıyorsunuz çünkü.
Segregesyon politikalarının resmen uygulandığı dönemlerde siyahilere karşı ekonomik hayatta da ağır tecritler uygulanıyordu. Örneğin, 1930lardan 1960’lı yıllara kadar devam eden kredi politikaları yüzünden siyahi vatandaşlara yüksek riskten dolayı kredi verilmiyordu. Düşük kredili siyahilerin yüksek kredili beyazlarla rekabet etmesi ve yasada artık eşit sayılsalar bile aynı mahallelerde oturması, aynı kalitede eğitim alması, aynı nitelikli işlere girmesi bu yüzden mümkün olmuyordu. 1968’den sonra kredi kullandırmadaki yasal eşitsizlikler görünürde ortadan kaldırıldı. Ancak bankaların kredi kullandırma ve subprime kriterleri ne yazık ki pratikte segregasyonu devam ettirecekti.
Sonuç itibarıyla pek çoğu kötü mahallelerde yaşayan, nitelikli iş bulamayan, çocuklarına nitelikli eğitim kazandıramayan, kapsamlı sağlık sigortalarından mahrum, çoğu işsiz bir siyahiler ordusu var karşımızda. ABD Merkez Bankası FED’in 2016 tüketici verilerine göre, siyahi bir Amerikalı ailenin aile serveti beyaz bir Amerikalı aileye göre on kat daha düşük. Beyaz bir aile ortalama 171 bin dolarlık bir servete sahipken, siyahi bir aile ortalama 17 bin dolarlık bir servete sahip. Bu tam da Necip Fazıl’ın “Destan şiirinde” yakındığı şey değil mi? “Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul/Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul/Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa/Yaşasın kefenimin kefili karaborsa!”
Ayrıca, yoksulluk sınırının altında yaşayanların da %21’i siyahi, %8’i beyaz vatandaşlardan oluşuyor. Bırakınız yoksul olmayı, düşük gelirli olmak da düzgün sağlık hizmeti almayı ve kapsamlı bir sağlık sigortasına sahip olmayı, neredeyse imkânsız hale getiriyor Amerika’da. İçinde bulunduğumuz küresel salgın, bizi bu acı gerçekle bir kez daha karşı karşıya getirdi. Amerika’da tüm nüfusun %13’ünü oluşturan siyahilerin kovit-19’dan dolayı ölüm oranı %23.
Bütün bunlar gösteriyor ki, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika kendi siyahileriyle olan imtihanını bir kez daha kaybetmiş ne yazık ki.
Amerika’nın İçine Düştüğü Çaresizlik
Amerika’nın genlerinde WASP (White/Anglo-Saxon/Protestant) kodu var. Kurucu babalar anayasada dile getirilmediği halde beyaz olmayı, Anglosakson ırkından gelmeyi ve Protestan olmayı önemli görevler ve toplumsal statüler için hep gerekli gördüler. Bu kodlarla işleyen Amerika’da göstermelik figürler dışında siyahilerin önemli bir toplumsal statü kazanmaları zaten mümkün değildi. Bırakınız siyah olmayı, beyaz olduğu halde bir ABD başkanının Katolik olduğu için suikast sonucu öldürüldüğü dünyanın malumudur. WASP kodunu tehlikeye atan toplumsal hareketler de hep tehlikeli görülmüştür Amerika’da. Örneğin siyahi Müslüman lider Malcolm X’in 1965’te suikast sonucu öldürüldüğü de hepimizin malumudur. Malcolm X, siyahileri atalarının gerçek dini İslam’da birleştirme kararı almıştı. Bu genel anlamda WASP’ın hakimiyetine gölge düşürürdü.
Bu günlerde Amerika’nın siyahiler dışında nüfusu hızla artan diğer yabancılarla da başı dertte. Çünkü 2011 yılında ilk defa siyahi, Hispanik Latin ve diğer azınlıkların doğum oranı beyazların doğum oranını geçmişti. Böyle giderse, 2043 yılında beyazların azınlık olacağı tahmin ediliyor. Trump’ın geçen seçimlerde “Meksika sınırına bir duvar inşa edip parasını Meksika’dan alacağını…” neden vadettiğini böylece daha iyi anlamlandırabiliriz. Trump gibi birisinin başkan seçilmesinden anlıyoruz ki, Hispaniklerin ve Latinlerin Amerika’ya yaptıkları yoğun göçün durdurulacağını duymak, beyaz adama oldukça cazip gelmiş olmalı. Ancak, Trump’ın iktidar yılları ne göçü ne de azınlıkların nüfus artışını durdurmaya yetmedi. Yani tehlike geçmiş değil. Bu nedenle beyaz adam dertli ve panik içinde. Beyaz adam atalarının mirasını kaybedeceği korkusuyla öfkeli olduğu için ırkçı nefrete ve yabancı düşmanlığına oldukça açık vaziyette. Bu da bariz bir şekilde öfke ve şiddet atmosferi doğuruyor Amerika’da.
Atılmak istenen reforma dönük çabalar bu atmosferde kayboluyor bir süredir. Örneğin Obama döneminde polis şiddetini ve adil olmayan davranışlarını engellemek için düşünülen bir yasa tasarısı galiba bu atmosferin kurbanı oldu. Amerika’da yerel inisiyatiflere bırakılan reform çabaları etkin lobi ve sendika faaliyetlerinin direncine karşı boyun eğiyor çoğu eyalette. Ülkenin her alanda ikiye ayrılmış siyasi yapısı da federal hükûmetin önemli adımlar atmasının önünü tıkıyor. Hatta polisin kendisini dokunulmaz hissetmesine Trump’ın bu ve benzeri konularda atılan her adıma çelme takması yol açıyor, şeklinde yoğun eleştiriler yapılıyor Amerika’da.
Amerika Büyük Birader Olmaktan Çıkıyor mu?
Amerika’nın başı sadece kendi azınlıklarıyla dertte değil. İşsizlik ve ekonomik açık bakımından da oldukça sıkıntılı durumda. Öncelikle bildiğimiz anlamda sosyal bir devlet değil; kazanma hırsı, teşebbüs ve bireysel rekabet ekseninde kurdukları düzen neredeyse çatırdıyor. Bu anlamda ne yapacaklarına henüz tam olarak karar verebilmiş değiller.
Küresel anlamda da birçok gaile var Amerika’nın başında. Bugün Amerika’nın küresel anlamda liderliği her zamankinden fazla tartışmalı bir hal almış durumda. NATO, Ortadoğu ve Asya politikaları ortada. Çoktan iflas etmiş bencil bir çıkarcılıkla hareket ediyorlar. Avrupa Birliği üyeleri dahil, pek çok müttefiki ile ipler gerilmiş durumda. Bazılarıyla ipler kopma noktasına gelmiş. Yani dışarıda da işler iyi değil. Küresel liderlik yapamadığı yolunda ciddi eleştiriler var. Şu bir gerçek ki, Amerika’nın önünde önemli yol ayrımları var ve tercihleri çok ciddi sonuçlar doğuracak gibi görünüyor.
Bilindiği gibi, Amerika Soğuk Savaş sonrasında dünyanın global lideri olmaya soyunmuştu. Hatta bunun doğal ve kaçınılmaz olduğuyla ilgili ciddi tezler bile üretilmişti. Bunlardan ikisi tüm dünyada yıllarca konuşuldu. Şöyle bir hatırlayalım:
Bunların ilki Tarihin Sonu teziydi. Francis Fukuyama adlı ABD’li siyaset bilimci 1989’da büyük ilgi toplayan bir makale yayınladı. Makalesine “Dünya tarihinde çok temel bir şey oldu” diye başlayan Fukuyama’ya göre, SSCB ve Doğu Avrupa’da görülen reform hareketleri ve tüketim kültürünün tüm dünyaya yayılıyor olması, Batı’nın zaferini ilan etmekteydi. Biten yalnızca Soğuk Savaş değildi; bizzat tarihin kendisi de sona ermişti. Alman filozofu Hegel, tarihin, ideolojik tezlerin çatışmasıyla oluştuğunu ve bunun da maddi dünyaya tarihsel olaylar biçiminde yansıdığını söylüyordu. Ancak Fukuyama Soğuk Savaş’ın sonunda, insanlığın ideolojik evriminin mükemmele ulaşmış noktası olan Batı’nın ekonomik ve siyasal düzeninin yani kapitalizm ve demokrasinin kesin olarak galip geldiğini ve Hegelci anlamda tarihin sona erdiğini iddia etti. Tarihsel olaylar elbette devam edecekti, ancak temel çatışma bitmişti ve dünyayı Batı liberalizmi yönetecekti. Yani Fukuyama’ya göre bundan böyle yalnızca Batılı ekonomik ve liberal sistem içerisinde alternatif ekonomik ve siyasal sistemler çıkacaktı, ama dışarıdan bir sistem çıkıp da Batı sistemine alternatif oluşturamayacaktı.
Medeniyetler Çatışması tezi Samuel Huntington’ın dünyanın gelecekteki gündeminin ne olacağıyla ilgili bir tezdi. F. Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezine karşılık yazılmış bir tez. Bu teze göre gelecekte mücadelenin nedeni ideolojik veya ekonomik olmayacak. Mücadelenin nedeni kültürler olacak ve savaşlar farklı medeniyetler arasında gerçekleşecek. Huntington tam olarak ne diyordu? İnsanlık arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı, artık kültürel olacak. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hâkim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin savaş alanlarını belirleyecek. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihaî safha olacak. Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde önem kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşimle şekillenecek. Medeniyet başlığı altında Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetlerini sayabiliriz. Geleceğin en mühim mücadeleleri, bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir.
Fukuyama’nın Batılı liberalizmin galibiyetiyle sonuçlandırdığı tarihi ve Huntington’ın Kültürel çatışmanın mukadder olacağı tezlerini birlikte okuyan ABD, geçen zaman içerisinde küresel tek lider olma arzusunu ne yazık ki, yeni bir Haçlı Savaşına dönüştürecekti. Huntington’ın tezinde emperyalizmin tüm günahları bir bakıma kültürel çatışmanın bir ürünü olarak temize çıkarılıyordu. Bu Amerika’nın hoşuna gitmiş olmalı ki, yeniden başlattığı Haçlı Savaşını sadece İslam dünyasına yönelik tutmadı; bu savaşı diğer kültürleri de kapsayacak şekilde genişletti. 90’lı yıllardan itibaren ABD’nin tüm çatışma alanlarında görünmesinin hikayesi budur.
ABD, bu yıllardan itibaren kontrol altına almak istediği tüm ülkeleri gerekirse işgale varacak şekilde ele geçirmeye çalıştı. Hepimizin bildiği Ortadoğu’dan örnek verelim. 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonra ABD “terörizmle savaş”, “demokrasi ihracı” ve “halkları özgürleştirme” gibi bahanelerle önce 2001’de Afganistan’ı, ardından 2003’te Irak’ı işgal etti. ABD’nin başını çektiği Batılı ülkeler, 2010 yılı sonlarında Tunus’ta başlayan ve ardından neredeyse tüm Arap ülkelerine yayılan devrimci hareketleri askeri ve ekonomik açıdan desteklediler. Birçok ülkede eski diktatörlükler devrime uğradı. Tabi Batılıların “Arap Baharı” adını verdikleri bu devrimler, kendi haline bırakılmadı. Halkın kendi kendini yönetmesine, kendi hür iradesiyle bir yönetim kurmasına müsaade edilmedi. Genelde Batı Liberalizminin, özelde ABD’nin kontrolü devam ettirilmeliydi. Bu nedenle İslam dünyasına bahar hiç gelmedi. Afganistan’ın, Irak’ın, Yemen’in, Suriye’nin, Mısır’ın ve Libya’nın hali ortada. ABD’nin başını çektiği Batı bloğunun istediği kontrol mümkün olmadı ve hiç olmayacak.
Artık kimse memnun değil ABD’yle müttefik olmaktan ve tüm dünyada sıkı önlemler alınıyor. ABD’nin tüm dünyanın siyasi, ekonomik ve askeri gücü olmaya soyunduğunu gören diğer ülkeler bu gücü durdurmaya yönelik farklı arayışlara girdiler. ABD’ye karşı başka ittifak ve işbirliği arayışları son zamanlarda daha da hız kazandı. Bunun en bariz örneği kamuoyunda “Şanghay Beşlisi” olarak bilinen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün giderek güçlenmesi ve üye potansiyelinin giderek artması.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin eski edilgen müttefik rolüne razı gelmemeleri de ABD’ye duyulan rahatsızlığın önemli göstergeleri arasında. ABD’nin son zamanlarda uluslararası hukuku hiçe sayan politikaları, bir çok ülkenin sabrını taşırmış durumda. Siyaseten görüşlerine katılmayanlar, son zamanlarda ortaya çıkan Türkiye-ABD gerilimini Erdoğan’ın şahsi hamlelerine bağlasalar da olay öyle değil aslında. ABD’nin başta İsrail politikası olmak üzere Ortadoğu’da attığı her adım rahatsızlık uyandırıyor ve bu rahatsızlıklar ABD’nin kendisini küresel anlamda liderlikten edecek derecede büyüyor. Şu bir gerçek ki, “büyük birader” artık neredeyse can çekişiyor.
Bir zamanlar ABD’nin yarı resmi siyaset bilimcileri ABD’nin küresel liderliğinin doğal ve tartışılmaz olduğundan dem vururlardı. Şimdi ibre tersine dönmüş durumda. Yeni arayışların yarı resmi sözcüsü konumundaki siyaset bilimcileri, ABD’nin küresel sorunlara liderlik yapamadığından dem vurmaya başladılar. Örneğin Yuval Noah Harari, geçtiğimiz Mart ayında The Financıal Times’da yayınlanan (20.03.2020) “The World After Coronavirüs” başlıklı makalesinde ABD’nin pandemide dünyaya liderlik edemediğini, korona virüs sonrası dünyada sağlık teknolojisi başta olmak üzere bazı hususların planlama ve üretim zincirinin global platformlar tarafından üstlenmesi gerektiğini söylüyordu. Ortak ekonomik cepheler, ortak üretimler, uluslararası seyahatlerin küresel merkezlerce yönetilmesi teklifi, beraberinde farklı bir dünya doğurur. Yanına bir de ortak bir para birimi koydunuz mu ABD’nin pabucunu dama attınız demektir.
Not: Bu yazı Umran Dergisinin 311-312. sayısında (Temmuz-Ağustos 2020) yayınlanmıştır.
