çocuğun “yasaklı” mekanı üzerine notlar
“daha dün annemizin kollarında yaşarken
çicekli bahçemizin yollarında koşarken”
(ne bahce kaldı artık, ne çiçek!)
Konutun Anlamı
Konutun yetişkinler için anlamıyla çocuklar için taşıdığı anlam arasında, varlık-bilimsel düzlemde değilse bile, bizzat gündelik yaşam düzleminde bir karşıtlık var. Konut, yetişkin için, sıradan bir deyişle, bir sığınak, dış dünyaya, yani kendine potansiyel olarak düşman olana karşı –yaşama mücadelesi, hayat gailesi deyimlerini başka nasıl açıklarız?- kendini güvenlikte ve egemen hissettiği mekan… Oysa çocuklar nedense hep sokakta olmak istiyorlar. Onlar için konutun yazıp “aferin” alsalar da öğretmenlerinden-, “Salonda koşturma, vazoyu kıracaksın”, “Yine etrafı darmadağın etmişsin”,”Tepinip durma, alt kattakileri rahatsız ediyorsun “ anlamı -ne kadar “benim evim, güzel evim” diye şiirler gibi tümcelerde somutlanıyor. Böylece konut, çocuklar için, içinde yaşanması maalesef zorunlu, üstelik bir suru kurallar dayatan, yasaklar listesinin epey kabarık olduğu bir mekân…
Bu yasakların bazıları yazılı kurallar haline gelmiş durumda. Önemli bir bölümü ise, yaşamın gündelik akışı içinde yasak olarak algılanamayacak kadar doğallaşmış, üzerinde örtük bir oydaşma sağlanmış kurallar. (Her yasak, tanımı gereği bir kuraldır çünkü, yazılı olmasa da.) Tüm yasakları disiplin olgusuyla bir arada düşünmek gerekiyor. Disiplin de denetlemeyi getiriyor kendisiyle birlikte. Çocuğun “denetlenmesi”, toplumsallaş(tır)ma sureci ile çok yakından ilişkili. (Tüm eğitim kuramı ve tarihi herhalde buna tanıklık edecektir.) Sonuçta ne tur bir toplumsallaşmanın ortaya çıktığı ise tartışmaya değmeyecek kadar acık. (Şöyle bir kendimize baksak yeter.) Bu yasak-kural-disiplin -denetleme –toplumsallaştırma denkleminin birinci terimini, -yalnız konut özelinde- şöyle üstünkörü bir açımladığımızda şunları görüyoruz:
- Gürültü yapmak yasaktır. Böylece konut, çocuk için sessizliğin erdemlerini sürekli bir baskı olarak yaşadığı mekan olmaktadır. Günün, uykuyu da dışarıda bırakırsak, en azından beş-altı saatini bu mekanda geçirmek zorunda olan çocuk, -buna “zorunda bırakılan” demek de mümkün belki yapının ses yalıtımı açısından asgari düzeyleri bile karşılayamaması yüzünden-ve ailenin komşularla iyi geçinme politikasının doğal bir sonucu olarak, bu sureyi “gölgesinden ürkerek” geçirmek durumundadır. Böylece uslu ve terbiyeli olmanın koşulları kendiliğinden ortaya çıkıyor, toplumsallaşmanın niteliği de böyle beliriyor.
- Oyun oynamak yasaktır. Gerekçeleri çok açık bir yasaktır. O denli yaygındır ki, çocuklar bu yasağı, her şeye karşın, sürekli “ihlal” etseler de, yasağın kendisi etkisinden bir şey yitirmez. Bu yasak, gürültü yapma yasağı ile desteklenerek, çocuğun yukarıda anılan beş altı saatini ders çalışma ya da TV seyretmeye ayırmasını sağlar. Bu iki eyleme toplumsallaşma düzleminde tekabül edenler de, sırasıyla görev ahlakı ve edilginlik temrinleri olmaktadır.
- Etrafı dağıtmak yasaktır. Bu yasağı yalnızca sonuçları itibariyle ele aldığımızda, çocuk sağa sola dağılarak resim yapamayacaktır örneğin. -Burada resim yapma örneği önemli, çünkü bu eylem çocukların kendilerini ifade etmeleri ve gelişimleri acısından etkin bir araç. Ta ki bu eylem sırasında da düzenli/tertipli olmaları isteninceye kadar-.Düzenli kentlerin düzenli sokaklarında sıralanan düzenli apartmanların düzenli dairelerinde oturan düzen aşığı ailelerimiz, düzenli salonlarının ve odalarının sonsuza kadar düzenli kalmasını istedikleri için ve en çok bunun için, etrafı dağıtmak yasaktır. Bütün bunlardan sonra, “Çocuklar, evlerinde, çocukluklarını, uslu uslu, yaşamamalıdırlar” önermesine gelmiş oluruz. Üstelik bu yasaklar konut-içi ile de sınırlı değil, konutun yakın çevresinde de tümüyle geçerli:
- Merdiven sahanlıkları ve koridorlarda oynamak, gurultu yapmak, duvarları kirletmek vb. yasaktır. Bu noktada konut-içi yasaklarının gerekçe ve sonuçları geçerlidir. Bu yasaklar, bazen, toplu konut gibi “yaşamın da önceden -ve başkaları tarafından, işin kötüsü- tasarlandığı” projelerde yazılı bir yasa maddesi durumuna gelebiliyor:
“Madde 4- OYUNLAR: Çocukların girişlerde, merdivenlerde, koridorlarda, bodrum ve binanın tüm genel mekânlarında oyun oynamaları kesinlikle yasaktır. Yönetici, uygun görürse, avluda oynanmasına izin verebilir. ” Ve çocuklar evlerini sevmiyorlar. (Bu vargının son derece öznel olduğu açık. Çok genel gözlemlere, belki yalnızca çocuğun “dışarıya” duyduğu o karşı konulmaz arzunun -ve tabii buna “karşı konuluyor”(!)- bu derece “ayan beyan’ olmasına dayanıyor.) Oysa çoğunun kendilerine ait odaları bile var bu evlerde. Hemen her zaman konutun en küçük odası olsa da, bazen penceresi aydınlatma boşluğuna açılsa da, çocuk odası, konutun mekânsal örgütlenmesinde çocuğa verilmiş önemli bir hak olarak duruyor karşımızda. (Burada bir anımsatma: Çocuğa özgü bir mekânın ortaya çıkması aslında ikili bir surecin sonucu; çocuğa bakıştaki değişim ve tarihsel gelişim içinde konutun farklılaşması/mekanda “ihtisaslaşma”. Bundan da, çocuk odasının tek başına, çocuğu düşünmemizin bir sonucu olmadığı ortaya çıkıyor.) Ama çeşitli nedenlerden dolayı, çocukların bu “hakkı” yeterince kullanmadıkları/kullanamadıkları gözleniyor. Çocuk odasının, konut sorunu -“konut açığı” sorunu değil!- bağlamında, o kadar yaygın ve gene olmadığı görülüyor. Yani her konutta bir ya da yeteri kadar çocuk odası olmayabiliyor. Bir araştırmaya göre,1 çocukların % 19’u salonda, % 29’u ana-babalarıyla birlikte yatıyorlar. Yine aynı araştırmadan, çocukların % 39’unun salonda ders çalıştığını öğreniyoruz. (Tabii bu, ülkemizdeki durum. -1997 istatistikleri- Batıda bu alandaki koşullar herhalde çok daha iyi. Ne var ki, istatistiklerde durumun iyi olması her zaman mutluluk getirmiyor.) Konut planında “çocuk odası” isimli bir mekânın bulunması her şeyi çözümlemiş değil. Konutta çocuğu ne kadar gözettiğimizin başka göstergeleri de var. Çocukları şu “uzun” binalara yerleştirip “topraktan” kopardığımız bir yana -ki bu büyükler için de geçerli, o nedenle belki burada pek özgül değil-, bazen bu uzun binalarda daracık da olsa balkonlar yapıp, estetik kaygılar gözeterek, korkuluk olarak yatay bantlar çekiveriyoruz işte. Tırmanmaya meraklı küçük çocuk da bu “merdiven ile oynamaya kalkışıyor. (Tabii bu çok çıplak bir tasarım hatası. Ama konut içinde çocuk kazalarına neden olacak daha bir suru şey sayılabilir. Hele bu kazaların “psikolojik” türden olanlarını ele almaya kalkarsak…) Sonra, “Balkondan duştu, burnu kanamadı”, ya da “Onuncu kattan düşüp oldu” gibi başlıklar çıkıyor gazetelerde. Sadece okuyoruz…
Dışarısı
Konutta “vaziyetler” bu “merkezde” olunca, geriye sokak kalıyor. (Aslında, konut-bahçe-sokak sıralaması iç mekândan dış mekana geçişin genel-geçer formülü olarak kabul edilmekteyse de, çocukların oynayabilecekleri boyut ve niteliklerde konut bahçesi tasarlamaktan, gerek tek yapı, gerek imar mevzuatı düzlemlerinde çoktan vazgeçtik. Sonuçta, bahçe sözcüğü, dilsel kullanımdaki karşılığım “cay bahçesi”” Bahçekapı” gibi isim tamlamalarında bulur oldu. Bu gelişmeden çocukların payına düşen, yalnızca artık “bahçemizdeki ağaçlar” başlıklı tahrir ödevi yazamamaları değil kuşkusuz -üstelik öğretmenler de artık böyle konular vermiyorlar-. Onlara bir de çocuk bahçesi kalıyor ki, toplumsal örgütlenmenin mekânsal uzmanlaşma temelinde ‘sokak”a alternatif olarak sunabildiği az sayıdaki şeylerden biri oluyor bu, -ne kadar sunabildiği de örgütlenmenin düzeyine bağlı tabii-
Çağdaş sokağın/caddenin çocukla ilişkisini en iyi anlatan deyim “otomobile karşı çocuk ise “-çocuklar adına talihsizlik, çünkü hep otomobiller kazanacak- en belirgin simge de “tasmalı çocuk” olsa gerek. Artık çocuklarının ellerinden sıkı sıkıya tutmaktan yorulmuş ana-babalar, çocukların göğsüne at koşumu gibi bir nesne geçirip, onları sokağın tehditlerinden, böyle bir iki metre uzaktan ve sözde bir özgürlük(!) tanıyarak, korumayı yeğliyorlar (Yazık! Eskiden hiç olmazsa o kurtulmak için zorladıkları anne elinin sıcaklığını hissediyordu çocuklar…) Sokak, çocuğun denetlenmesi surecindeki işlevini -bu bağlamda çok dolaylı da olsa yerine getirmiş oluyor böylece.
Zaten sokak, kural gereği, çocuğa yasak, çünkü büyük kentin en ara, en kor sokakları bile otomobile teslim olmuş durumda. Yine de çocuklar, sokağı yeniden ele geçirmenin umutsuz mücadelesini vermekten geri kalmıyorlar; araştırmaya göre % 31’i sokakta oynuyor.2 (Otomobiller arasında top koşturmanın oyuna hangi boyutları kattığını bir önceki kuşak hiçbir zaman bilemeyecek.) Tabii bedeli de ödeniyor bu gözü-pekliğin. Çocuk trafik kazalarının % 68,8’i kent içinde gerçekleşiyor.3
“Sokakta oynamak madem bu kadar tehlikeli, çocuklar da çocuk bahçelerinde oynasınlar işte… ” Çok tutarlı bir düşünce… Yalnız birkaç küçük eksiği var. Öncelikle, her yerde ve yeterli sayıda çocuk bahçesi yok. (Ne yapalım, bizim toplumumuz da bu kadar örgütlenebilmiş işte!…) Olanlar da çoğunluk çok yapay ve baştan savma, yerel yönetimlerin faaliyet raporlarındaki istatistik sayılarını kabartma amacındaki parklar. “Nerede bir boş alan bulursanız, üç salıncak, bir kum havuzu yeterlidir.” Böylesi alanların hem geçmişi -çocuğun kısacak tarihine bile gönderme yapamaması anlamında-, hem de çoğu kez geleceği -salıncaklar eskimeden bozulacağı, imar planında bir kalem oynaması ile yerine apartman dikilebileceği anlamında- yok. Üstelik burada da yasakların egemenliği hüküm sürüyor. (Ve belki bu egemenlik diğer mekanlardakilerden daha belirgin; ne de olsa “kamusal alanlar” bunlar… Bazılarının düdüklü bekçileri bile vardır sözgelimi… Çocukları düdük sesleriyle denetlerler.) Çocuklar çimenlerde oynayamazlar, yasaktır -çoğu kez tel orgu ile çevrilmiştir çimenli alanlar-, çiçekleri koparamazlar, ağaçlara -hangi ağaç, ağaç mı kaldı?- tırmanamazlar, çünkü o da yasaktır. Ve zaten çimen de, çiçek de, ağaç da, zorunlu tasarımlanmış yapaylıklarıyla çocuk bahçelerinin yok-nesneleridir. Geriye iki salıncak, bir kaydırak ve kum havuzu kalıyor ki, bunları barındıran zeminin yağmurda çamur olan toprağı -çamur hiç önemli değil, hangi ana baba çocuğunu yağmurda dışarı bırakıyor ki?- ya da kaskatı betonu, anılan yapaylığın zorunlu koşulu oluyor. Daha uzmanlaşmış oyun/eğlence alanlarının ise -örneğin lunaparklar- çocuklara mı, yoksa büyüklerin çocuklaşmasına mı hizmet etmek amacıyla kuruldukları üzerinde bir ihtilaf da mevcuttur!
Kent
“Fazla değil birkaç on-yıl öncesi kent çocukların keşfe çıktıkları, haritasını çıkardıkları, dolaştıkları, kaybolup, şanslı olanlarının kazasız belasız bulunduğu, kentin içindeki ve çevresindeki o doğal alanlar, özellikle ormanlık alanlar yok oldu. Bir zamanlar öyle hiçbir yere gitmiyormuş gibi duran toprak yollar, şimdi asfaltlandı ve banliyölerin düzenli geometrisine dahil oldu. Yabanıllığın cepleri, şu bir zamanlar kentin sınırlarını oluşturan gelişmemiş alanlar düzlendi ve endüstri parkı ya da konut bölgesi oldu. Kent çocuğunun serüveni keşfedeceği ve yaşayacağı hiçbir yer, hiçbir doğal cevre kalmadı…”4 Çocuğun kent ölçeğindeki en büyük yasağı doğa… (sadece çocuğun mu?)
“Yolun üzerinde bir park var. Burada oynayan dört çocuk gördüm. Topları bir ağaca kaçtı. Ve birden yaprakların arasından bir elma duştu. Çocuklar aptal olmuşlardı. Ağaçtan düşen bir elma! Oraya nasıl gelmiş ki? “Elmanın sahici olup olmadığını kontrol ettiler, sahiciydi, çok şaşırdılar. Cesurca ama bu esrarlı işten kafaları biraz karışmış olarak, oynamaya devam ettiler… Sonunda yan-kaza, top bir kez daha ağaca doğru yükseldi ve hayretlerin en büyüğü… bir elma daha duştu. “Evet, artık hiçbir kuşkuya yer yoktu! Parlak bir cümbüşün vahşi zevkine kapıldılar. Top ağaca doğru yükseldi ve yükseldi ve elmalar, küçük, kurtlu, içi geçmiş elmalar döküldü. Ve böylesine kendinden geçmiş çocuklar! Tüm yaşamlarında asla görmedikleri bir şey, ağaçta yetişen elmalar, tıpkı kitaptaki bir resim gibi…”5
Bir kuşak önce herhalde bu kadar değildi. Merak konusu olan şu: Çocukluğunda, az ya da çok, doğayla haşır neşir olabilmiş bir kuşak, böyle doğasızlaştırılmış kentlerde yaşamayı nasıl bu kadar doğal bulabiliyor? Bazen çocuklara bir parça yeşili nasıl çok görebiliyor? Kent ölçeğinde ikinci yasak kentin bizzat kendisi. Çünkü baştan sokak'[yasaklı!’ (Ve sokak kentin “olmazsa olmaz’ önkoşulu…) Çocuk en yakın çevresinde sayısız engellerle karşı karşıya iken, kenti, ancak büyüklere öykündüğü kadarıyla yaşayabiliyor. Büyüğün işine dolmuşla gitmesi gibi, çocuk da okul minibüsüne biniyor. Ve çağdaş çocuk, televizyon sayesinde, dünyanın obur ucundaki kentleri, hatta uzayın derinliklerini tanırken, içinde yaşadığı kenti tanımıyor -ya da onu da televizyondan tanıyor-.
Okul
Çağımızın ünlü düşünürlerinden Muhlis Bey, çocukların “İlkokul adı verilen binalarda sürüler halinde yaşadıklarını” öne-sürüyor. Bu düşünceye katılmamak elde değil. Gerçekten de çocuğun yaşamının büyük bolumu okulda geçiyor. Çocuk için okul, belki de evinden daha çok hissettiği, içinde yaşamını ördüğü mekân oluyor. İlköğretimin zorunlu hale gelmesiyle birlikte, ilkokul binaları, mekân örgütlenmesi bağlamında, toplumsal yaşamın vazgeçilmez öğeleri oldular. Köyden kente kadar her ölçekteki yerleşme okul binası olmadan düşünülemez hale geldi. Devlet, yasadışı ilan ettiği gecekondu yerleşmelerinde bile okul yapmaktan kendini alamadı -ve kimi gecekondu alanlarında bu binalar tek resmi/yasal bina olmak özelliklerini uzunca bir sure korudular. Seçim nutuklarının “Elektriksiz, yolsuz, okulsuz köy kalmayacak!” sloganından “okulsuz sözcüğü giderek silinmeye başladı. Belki artık mekân açığından çok öğretim elemanı açığından söz etmek gerekiyordu.
Okulun bu öncelikli durumunu işlevi ile mi açıklamalı? Disiplin altına alma, denetleme, toplumsallaştırma işlevi ile.. Bu işlevin yerine gelmesinde okul mekânının rolü oldukça tali gözüküyor. Evet, “sıralar arka arkaya sıralanmalı mekânın denetleyiciliği üzerine bir şeyler soyluyor, ama burada öngörülen düzen -ki başka düzenler de var, halka biçiminde oturma vb.- zaten baştan ve cok daha başka düzlemlerde kabul edilmiş. Dolayısıyla, ne mekanın düzeni/kullanılışı, okulun işlevini belirleyebiliyor, ne de okulun işlevi, mekanın o bicimde düzenlenmesini/kullanılmasını, sanıldığı kadar gerekli kılıyor. İsa’nın kilisede yargılanamaması gibi, okul mekanı da “Çocuğu denetleyen yasaklar içeriyor” diye eleştirilemez. (Yine de, insanın, “Sınıf duvarları neden genellikle gri gibi yaşama sevinci vermekten uzak renklere boyanıyor?”, “Karatahta neden kara?” diye sorası geliyor bazen.)
Sonsöz Yerine
“Çocukların ihtiyaç duyduğu sadece bu kadar mı? Kendi ritimlerinde büyüyebilmeleri ve doğal bir bicimde toplumun parçası haline gelebilmeleri için mekâna ve zamana sahip olma hakkı… Hissettiklerini hissedebilmeleri, deneyimlerinin geçerli kabul edilmesi ve bunlara kendi bağlamları içinde tepki göstermeleri… Kendi hayatlarını yaşamaları, başkalarınınkini değil…
“Gerçekten bu kadarcık mı? Her yaratıcı çocuğu yürüyen banta yerleştirip, devletin aradığı kimliksiz kitle bileşeni oluncaya kadar eğip bükerek biçimlendiren toplumumuza sorun… ve toplumun tepkilerini görün… önceliklerini görün…
“Ama her birimiz bu toplumun bir üyesiyiz. Ve yalnızca çocuklar ve onların saf parıltısı bizi yaşamak dediğimiz bu hastalık ve ölümden kurtarabilir.”6
NOTLAR
1- Toplu Konut A.Ş. Fizibilite Raporu, İstanbul, tarihsiz
2- a.g.y.
3-Cavit Orhan Tutengil, “Profitopolis: İnsanı Umursamayan Bir kentleşme”, Yapı, Mayıs – Haziran 1974
4- Florence C. Ladd, “City Kids in the Absence of Legitimate Adventure”, Children, Nature and the Urban Environment, Northeastern Forest Experiment Station, Upper Darby, Pa., 1977
5- Leila Berg, Look at Kids, Penguin Books, 1972, s. 70
6- a.g.y., s. 144

