Darwin’in Yanılgısı: İnsan ve İnsan-dışı Zihinler Arasındaki Süreksizliği Açıklamak
Abstract
Over the last quarter century, the dominant tendency in comparative cognitive psychology has been to emphasize the similarities between human and nonhuman minds and to downplay the differences as “one of degree and not of kind” (Darwin 1871). In the present target article, we argue that Darwin was mistaken: the profound biological continuity between human and nonhuman animals masks an equally profound discontinuity between human and nonhuman minds. To wit, there is a significant discontinuity in the degree to which human and nonhuman animals are able to approximate the higher-order, systematic, relational capabilities of a physical symbol system (PSS) (Newell 1980). We show that this symbolic-relational discontinuity pervades nearly every domain of cognition and runs much deeper than even the spectacular scaffolding provided by language or culture alone can explain. We propose a representational-level specification as to where human and nonhuman animals’ abilities to approximate a PSS are similar and where they differ. We conclude by suggesting that recent symbolic-connectionist models of cognition shed new light on the mechanisms that underlie the gap between human and nonhuman minds.
Özet
Son çeyrek yüzyılda, karşılaştırmalı bilişsel psikolojide baskın eğilim, insan ve insan-dışı zihinler arasındaki benzerlikleri vurgulamak ve farklılıkları “türde değil derecede olan” (Darwin 1871) olarak küçümsemek olmuştur. Mevcut hedef makalede biz, Darwin’in yanıldığını iddia ediyoruz: insan ve insan-dışı hayvanlar arasındaki derin biyolojik süreklilik, insan ve insan-dışı zihinler arasındaki aynı derecede derin bir süreksizliği gizlemektedir. Şöyle ki, insan ve insan-dışı hayvanların bir fiziksel sembol sisteminin (PSS) (Newell 1980) daha üst-düzey, sistematik, ilişkisel yeteneklerini yaklaşık olarak gerçekleştirebilme derecesinde önemli bir süreksizlik vardır. Biz bu sembolik-ilişkisel süreksizliğin neredeyse bilişin her alanına nüfuz ettiğini ve yalnızca dil ya da kültürün sağladığı olağanüstü iskeletin açıklayabileceğinden çok daha derinlere işlediğini gösteriyoruz. İnsan ve insan-dışı hayvanların bir PSS’yi yaklaşık olarak gerçekleştirme yetilerinin nerelerde benzer olduğunu ve nerelerde farklılaştığını temsili düzeyde bir belirleme öneriyoruz. İnsan ve insan-dışı zihinler arasındaki boşluğun altında yatan mekanizmalar üzerine yeni ışık düşürdüğünü öne sürerek, yakın zamandaki sembolik-bağlantıcı biliş modelleriyle bitiriyoruz.
Giriş
İnsan hayvanlar – ve başka hiçbiri – ateşler ve tekerlekler yapar, birbirlerinin hastalıklarını teşhis eder, semboller kullanarak iletişim kurar, haritalarla yön bulur, idealler uğruna hayatlarını riske atar, birbirleriyle işbirliği yapar, dünyayı varsayımsal nedenler açısından açıklar, kuralları çiğnedikleri için yabancıları cezalandırır, imkânsız senaryolar hayal eder ve birbirlerine bütün bunların nasıl yapılacağını öğretirler. İlk bakışta, insan zihinlerinin gezegendeki diğer bütün hayvanlarınkinden niteliksel olarak farklı olduğu apaçık görünebilir. Ancak Darwin’den beri, karşılaştırmalı bilişsel psikolojide baskın eğilim, insan ve insan-dışı zihinler arasındaki sürekliliği vurgulamak ve farklılıkları “türde değil derecede olan” (Darwin 1871) diye küçümsemek olmuştur. Özellikle son çeyrek yüzyılda, birçok önde gelen karşılaştırmalı araştırmacı, insan bilişinin geleneksel işaret taşlarının – örneğin, karmaşık alet kullanımı, gramatik olarak yapılandırılmış dil, nedensel-mantıksal akıl yürütme, zihinsel durum atfetme, üstbiliş, analojik çıkarımlar, zihinsel zaman yolculuğu, kültür, vesaire – eskiden düşündüğümüz kadar benzersiz olmadığını iddia etmişlerdir.
Pepperberg (2005, s. 469) karşılaştırmalı uzlaşıyı şu şekilde özetlemektedir: “35 yılı aşkın bir süredir, araştırmacılar hem saha hem de laboratuvar testleriyle, insan-dışı hayvanların karmaşık problemleri çözme kapasitelerinin, insanlarınkilerle bir devamlılık oluşturduğunu göstermektedir.”
Elbette, birçok akademisyen, özellikle dil ve bir temsilci zihin kuramı ile bağlantılı bazı insan yetilerinde niteliksel olarak farklı bir şey bulunduğunu iddia etmeye devam etmektedir. Neredeyse herkes, hem kendi hem de başkalarının zihinsel durumlarını temsil etme ve onlar hakkında akıl yürütme yetisinin insana özgü bir şey olduğu konusunda hemfikirdir. Ve dilbilimcilerin ve psiko-dilbilimcilerin çoğu, insan ve insan-dışı iletişim biçimleri arasında temel bir süreksizlik bulunduğunu savunmaktadır. Ancak karşılaştırmalı araştırmacılar arasında eğilim, bu yetilerin insana özgü yönünü giderek daha dar terimlerle yorumlamaktır. Hauser ve diğerleri (2002a), örneğin, gramatik olarak yapılandırılmış dillerin insana özgü olmaya devam ettiğini iddia etmektedirler; fakat insan dil yetisinin gerçekten insana özgü olan tek bileşeninin özyineleme (recursion) hesaplama mekanizması olduğunu öne sürmektedirler. “Kavramsal-niyetli” sistemimizin geri kalanının, onların savına göre, insan-dışı hayvanlardan yalnızca “derecede, türde değil” farklılaştığını ileri sürmektedirler (Hauser ve diğerleri 2002a, s. 1573). Benzer şekilde, Tomasello ve Rakoczy (2003, s. 121) paylaşılan amaçlar ve niyetlerle kültürel etkinliklere katılma yetisinin insana özgü olduğunu savunmakta, fakat bir çöl adasında doğup mucizevî şekilde tek başına yetişkinliğe kadar hayatta kalmış bir insan çocuğunun bilişsel yetilerinin “çok fazla değil – belki biraz, ama çok fazla değil” diğer büyük insansı maymunlarınkinden farklı olmayacağını iddia etmektedirler.
Geniş karşılaştırmalı uzlaşının bize karşı dizili olmasına rağmen, bu makalede önereceğimiz hipotez, Darwin’in yanılmış olduğudur: insan ve insan-dışı hayvanlar arasındaki derin biyolojik süreklilik, insan ve insan-dışı zihinler arasındaki aynı derecede derin işlevsel bir süreksizliği gizlemektedir. Gerçekten de biz, insan ve insan-dışı zihinler arasındaki işlevsel süreksizliğin bilişin neredeyse her alanına – mekânsal ilişkiler hakkında akıl yürütmeden türdeşleri aldatmaya kadar – nüfuz ettiğini ve yalnızca dil veya kültürün sağladığı olağanüstü iskeletin açıklayabileceğinden çok daha derinlere işlediğini iddia edeceğiz.
Aynı zamanda, Darwin’in daha sağlam ilkelerinden biliyoruz ki evrimde aşılmaz boşluklar yoktur. Bu nedenle, bize göre, her türden bilişsel bilimcilerin önündeki en önemli zorluklardan biri, mevcut insan ve insan-dışı zihinler arasındaki açık işlevsel süreksizliğin, biyolojik olarak makul bir şekilde nasıl evrimleştiğini açıklamaktır.
Bu soruyu yanıtlamadaki ilk – ve muhtemelen en önemli – adım, insan ve insan-dışı biliş arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları, salt işlevsel bir bakış açısından açıkça tanımlamaktır. Dolayısıyla makalenin büyük bölümünü, insan-dışı hayvanlar arasında “insana-benzer” bilişsel yetiler için işlevsel düzeyde kanıtları yeniden gözden geçirmeye ayırıyoruz; daha sonra bu süreçlerin nasıl uygulanmış olabileceği üzerine spekülasyon yapmadan önce. Mekânsal ilişkiler ve laboratuvarda zihinsel durum akıl yürütmesinden, vahşi doğada baskınlık ilişkileri ve geçişli çıkarımlara kadar geniş bir yelpazede alanlar, türler ve deneysel protokolleri kapsıyoruz. Bütün bu farklı durumlarda tutarlı bir örüntü ortaya çıkmaktadır: İnsan ve insan-dışı hayvanların, dünyadaki olaylar, özellikler ve nesneler arasındaki algısal ilişkiler hakkında öğrenme ve bunlara göre hareket etme yetileri arasında derin bir benzerlik olmasına rağmen, yalnızca insanlar bu algısal ilişkiler arasındaki daha üst-düzey ilişkiyi yapısal olarak sistematik ve çıkarımsal olarak üretken bir tarzda yeniden yorumlama yeteneğine sahip görünmektedir. Özellikle yalnızca insanlar, algısal değil yapısal ölçütlere dayalı genel kategoriler oluşturur, algısal olarak farklı ilişkiler arasında analojiler bulur, ilişkiler arasındaki hiyerarşik veya mantıksal ilişkiye dayalı çıkarımlar yapar, bir ilişkide yer alan unsurların algısal özelliklerinden ayrı olarak onların soyut işlevsel rollerini kavrar ya da zihinsel durumlar ve varsayımsal fiziksel güçler gibi gözlemlenemez nedenleri içeren ilişkiler öne sürer. Bu üst-düzey ilişkisel işlemlerden herhangi birine dair insan-dışı hayvanlarda sürekli bir kanıt yoktur; tam tersine, bir yokluk kanıtı bulunmaktadır.
Makalenin son bölümünde, analizimizin temsili düzeydeki sonuçlarını tartışıyoruz. Povinelli ve meslektaşları daha önce yalnızca insanların, dünyayı zihinsel durumlar ve nedensel kuvvetler gibi gözlemlenemez, varsayımsal varlıklar açısından “yeniden yorumlayabildiklerini” ve bunu yapma yetimizin, insan-dışı atalarımızdan miras aldığımız bilişsel mimariye eklemlenmiş benzersiz bir temsili sistem üzerine dayandığını öne sürmüşlerdir. Holyoak, Hummel ve meslektaşları ise bağımsız olarak, yapısal olarak sistematik ve çıkarımsal olarak üretken bir tarzda daha üst-düzey ilişkiler hakkında akıl yürütme yetisinin insan zihninin ayırt edici özelliği olduğunu ve bunun “biyolojik bir sembol sisteminin” belirgin temsili yetilerini gerektirdiğini savunmuşlardır. Burada, bu iki araştırma grubunun öne sürdüğü hipotezleri birleştiriyor, yeniden gözden geçiriyor ve önemli ölçüde genişletiyoruz.
1-Benzerlik
a. Algısal benzerlik ve ilişkisel benzerlik
Düşüncemizin “tam omurgası ve belkemiği” diye adlandırdığı şeyle – aynılık ile – başlıyoruz (William James, 1890/1950). Uyarıcılar arasındaki algısal benzerliği değerlendirme yetisi açıkça biyolojik bilişin sine qua non’udur, uyarıcı genellemeden ve Pavlovcu koşullanmalardan nesne tanımaya, kategorileştirmeye ve tümevarımsal akıl yürütmeye kadar neredeyse her bilişsel sürece hizmet eder. Ancak insanlar, benzerliği yalnızca algısal düzenliliklere dayanarak değerlendirmekle sınırlı değillerdir. İnsanlar yalnızca iki fiziksel uyarıcının algısal olarak benzer olduğunu fark etmekle kalmazlar, aynı zamanda iki fikrin, iki zihinsel durumun, iki dilbilgisel yapının veya iki nedensel-mantıksal ilişkinin de benzer olduğunu fark edebilirler. Hatta okul öncesi çağındaki çocuklar bile, bir kuş ile yuvası arasındaki ilişkinin, bir köpek ile köpek kulübesi arasındaki ilişkiye benzer olduğunu anlarlar; oysa ilişkilerin unsurları arasında çok az “yüzeysel” veya “nesneye ait” benzerlik vardır (Goswami & Brown 1989; 1990). Gerçekten de, birçok araştırmacının gösterdiği gibi, olay durumları arasındaki benzerliği onların paylaşılan algısal özellikleri yerine, altında yatan ilişkilerin nedensel-mantıksal ve yapısal özelliklerine dayandırma eğilimi, bütün normal insanlarda oldukça erken ve kendiliğinden ortaya çıkmaktadır – alanın ve görevin karmaşıklığına bağlı olarak 2 ila 5 yaş gibi erken bir yaşta (Gentner 1977; Goswami 2001; Halford 1993; Holyoak ve diğerleri 1984; Namy & Gentner 2002; Rattermann & Gentner 1998a; Richland ve diğerleri 2006).
Kısacası, insan düşüncesinde en az iki tür benzerlik yargısının işlediği görünmektedir: uyarıcıların gözlemlenen özellikleri arasındaki ilişkiye dayalı algısal benzerlik yargıları; ve ilişkilerdeki öğelerin oynadığı soyut rollere dair sistematik uygunluklara ve ilişkiler arasındaki mantıksal, işlevsel ve/veya yapısal benzerliklere dayalı algısal-olmayan ilişkisel benzerlik yargıları (Gentner 1983; Gick & Holyoak 1980; 1983; Goswami 2001; Markman & Gentner 2000). Burada ilgilendiğimiz soru, insan-dışı hayvanlarda algısal-olmayan ilişkisel benzerlik yargılarına dair herhangi bir kanıt olup olmadığıdır.
b. Aynı-farklı ilişkiler
Karşılaştırmalı araştırmacılar arasında, son çeyrek yüzyılda ilişkisel kavram öğreniminin en yaygın tekrarlanan testi, aynı anda sunulan aynı-farklı (S/D) görevidir. Burada özneye, eğer iki eşzamanlı sunulan uyarıcı aynı ise bir şekilde tepki vermesi, farklı ise başka bir şekilde tepki vermesi öğretilir. Daha zorlu olduğu varsayılan ilişkisel eşleme-gösterme (RMTS) görevinde ise, öznenin seçim ekranında, örnek uyarıcıdaki öğeler arasındaki algısal benzerliğe denk düşen algısal benzerliğe sahip olan seçeneği seçmesi gerekir. Örneğin, özneye örnek olarak AA gibi özdeş bir çift sunulduğunda, BB’yi seçmesi gerekir, CD’yi değil; EF gibi farklı bir çift sunulduğunda ise GH’yi seçmesi gerekir, JJ’yi değil (bkz. Thompson & Oden 2000, öncü bir tartışma için).
Premack (1983a; 1983b) başlangıçta yalnızca dil-eğitimi almış şempanzelerin S/D ve RMTS görevlerini geçtiğini bildirmiş olsa da, iki öğeli S/D görevlerinde başarı daha sonra papağanlarda (Pepperberg 1987), yunuslarda (Herman ve diğerleri 1993b; Mercado ve diğerleri 2000), babunlarda (Bovet & Vauclair 2001) ve güvercinlerde (Blaisdell & Cook 2005; Katz & Wright 2006) gösterilmiştir. Thompson ve diğerleri (1997), belirli bir ölçüde simge-temelli sembol sistemlerine maruz kalmış, fakat dil-naif şempanzelerin iki öğeli bir RMTS görevini geçebildiğini göstermişlerdir (cf. Premack 1988). Vonk (2003), üç orangutanın ve bir gorilin, herhangi bir açık sembol veya dil eğitimi olmaksızın karmaşık bir iki öğeli RMTS görevini geçebildiğini bildirmiştir. Fagot ve diğerleri (2001), dil-naif babunların, öğe dizileri içeren RMTS görevlerini geçebildiğini göstermiştir (aşağıdaki tartışmaya bakınız); ve Cook ve Wasserman (baskıda), güvercinlerle dizilere dayalı bir RMTS görevinde başarılı sonuçlar bildirmiştir. Dolayısıyla, S/D ve RMTS görevlerini geçmek, dil-eğitimli maymunlarla veya hatta primatlarla sınırlı görünmemektedir.
Hangi insan-dışı türlerin S/D ve RMTS görevlerini geçebildiğinden bağımsız olarak, daha kritik ve büyük ölçüde gözden kaçmış nokta şudur: Bu deneysel protokollerin her ikisi de, öznenin aynılığı ve farklılığı (1) herhangi özel bir uyarıcı kontrol kaynağından bağımsız olan ve (2) çeşitli daha üst-düzey çıkarımlarda sistematik olarak kullanılabilir olan soyut, ilişkisel kavramlar olarak bilişselleştirdiğini gösterecek güce, ilke olarak bile sahip değildir. S/D ve RMTS protokollerinin işlevsel bir çözümlemesi, bu testleri geçmek için gerekli asgari bilişsel yetilerin çok daha mütevazı olduğunu ortaya koymaktadır.
Temel sorun şudur ki, klasik S/D görevinde söz konusu olan aynı-farklı ilişkisi, her bir ekrandaki öğeler arasındaki algısal değişkenliğin derecesinin sürekli, analog bir tahminine indirgenebilir. Halford ve diğerleri (1998a) bu tür bilişsel hileye “kavramsal yığınlama” (conceptual chunking) adını vermektedir. Yığınlama, bir ilişkinin işlenmesinin karmaşıklığını, ilişkinin özgün yapısını ve bileşenlerini kaybetme pahasına azaltır; fakat görev, ilişkinin yapısının bizzat hesaba katılmasını gerektirmediğinde yeterlidir. Bir bilişçi, örnek ekrandaki öğeler arasındaki değişkenliğin analog tahminini hesaplayarak ve ardından bu yığılmış sonuca uygun davranışsal tepkiyi seçmek için basit bir koşullu ayrımcılığı kullanarak klasik bir S/D görevini geçebilir. Dolayısıyla, bir S/D görevinde başarı, öznenin herhangi bir özel eğitim uyarıcısının ötesinde kural-benzeri bir ayrımı genelleyebildiğini ima edebilir; fakat öznenin aynı ve farklıyı, birbirini dışlayan ve belirli bir öğrenme bağlamında kullandığı modaliteye özgü kuralın ötesinde serbestçe genellenebilir yapılandırılmış ilişkiler olarak anladığının kanıtı olarak alınamaz.
Aynı indirgemeci işlevsel çözümleme, gerekli değişikliklerle (mutatis mutandis), RMTS görevine de uygulanır. RMTS görevinin görünürdeki ilişkisel karmaşıklığı, görevi ayrı yığılmış işlemlere bölerek ve bunları sırasıyla değerlendirerek önemli ölçüde azaltılabilir. Öncelikle, özne birinci-düzey ilişkiler içindeki değişkenliği, onları analog değişkenlere yığarak değerlendirebilir. İkinci olarak, özne uygun seçim ekranını seçmek için doğrudan bir koşullu ayrımcılığı kullanabilir: örneğin, örnek ekrandaki değişkenlik düşükse, değişkenliği düşük olan seçim ekranını seç. Bu, “üst-düzey” bir işlem olarak nitelendirilebilir; fakat ilk-düzey ilişkilerin bileşen yapıları artık daha üst-düzey süreç için ne ilgili ne de erişilebilir olduğundan, üst-düzey bir ilişkisel işlem olarak nitelendirilemez (bkz. yine Halford ve diğerleri 1998a). En iyi ihtimalle, RMTS görevi, insan-dışı hayvanların, örnek ekrandaki öğeler arası değişkenlik ile aynı dereceye sahip olan seçim ekranını seçebildiklerini göstermektedir. Ancak bu görev, insan-dışı hayvanların, bu ilişkiler arasındaki algısal-olmayan ilişkisel benzerliği değerlendirme yetileri hakkında hiçbir şey söylemez.
S/D ve RMTS görevlerinin yukarıdaki işlevsel çözümlemesi, yalnızca varsayımsal bir olasılık değildir. Artık iyi deneysel kanıtlar vardır ki, insan-dışı hayvanlar, S/D ve RMTS görevlerinde başarılı olduklarında tam da yığınlama ve parçalama taktiklerini kullanmaktadırlar. Örneğin, Wasserman ve meslektaşları, hem güvercinlerin hem de babunların, her sette yalnızca 2 öğe olduğunda değil de 16 öğe olduğunda S/D görevlerini geçmekte çok daha az zorluk yaşadıklarını göstermiştir (Wasserman ve diğerleri 2001; Young & Wasserman 1997). Wasserman ve diğerleri, Shannon ve Weaver’ın (1949) bilgi entropisi ölçümüne dayalı basit bir öğe değişkenliği ölçüsünün, insan-dışı deneklerin farklı deneysel koşullar altında yaptıkları ayrımlamaların işlevsel örüntüsünü güzelce yakaladığını göstermiştir (Wasserman ve diğerleri 2004’te gözden geçirilmiştir). İnsan-dışı hayvanların S/D görevlerindeki performansı, insanların aynı ve farklı arasındaki kategorik, mantıksal ayrımından belirgin şekilde farklıdır. İnsan deneklerin S/D görevlerindeki yanıtları da uyarıcılardaki değişkenlik derecesinden etkilenmektedir (Castro ve diğerleri 2007; Young & Wasserman 2001); fakat insanların çoğu, hiç öğe değişkenliği olmayan ekranlar (yani aynı) ile herhangi bir öğe değişkenliği olan ekranlar (yani farklı) arasında kategorik bir ayrım sergilerler.
Aynı biçimde, insan ve insan-dışı benzerlik yargıları arasındaki süreksizlik, RMTS görevlerinde de belgelenmiştir. Fagot ve diğerleri (2001), iki yetişkin babuna ve iki yetişkin insana, her biri ya tamamen aynı ya da tamamen farklı olan 16 görsel ikon dizilerinden oluşan bir RMTS görevi sunmuşlardır. Hem babunlar hem de insanlar RMTS testini geçmeyi öğrenmiş ve yeni uyarıcı dizilerine başarıyla genellemişlerdir. Ancak, yazarlar örnek kümedeki öğe sayısını 16’dan 2 ikona düşürdüklerinde, iki tür arasındaki fark dikkate değer hale gelmiştir. İnsan deneklerin yanıtlarındaki etki önemsizdi. Oysa babunların performansı, aynı denemelerde değişmeden kalırken, farklı denemelerde şansa düştü. Bu belirgin asimetrik etki, tam da babunların, ikinci-düzey aynı ve farklı ilişkilerini, iki ekran arasındaki değişkenlik (örneğin entropi) miktarını karşılaştırarak ayırt ettikleri durumda beklenebilecek şeydir. Yani, 2 ikonlu aynı denemeler sıfır entropi vermeye devam eder, fakat farklı denemeler artık sıfıra daha zor ayırt edilen küçük bir entropi değeri verir.
Elbette, entropi insan-dışı deneklerin aynılık ve farklılık yargılarını etkileyen tek faktör değildir. Uyarıcı tuhaflığı, mekânsal düzenleme ve benzerlik derecesi de önemli bir rol oynamaktadır (önemli bir inceleme için bkz. Cook & Wasserman 2006). Vonk (2003), dil-naif insansı maymunların, belirli algısal boyutlar boyunca değişkenliği (örneğin boyut veya şekil yerine renk) yargılayabildiklerini göstermiştir. Bovet ve Vauclair (2001), babunların, çiftlerin benzer bir öğrenme geçmişini ya da biyolojik önemini paylaşıp paylaşmadıklarına göre aynı olarak muamele edilmesi gereken “kavramsal” bir S/D görevini geçebildiklerini göstermiştir (örneğin, “yediğim nesneler” ve “yemediğim nesneler”). Bu sonuçlar, insan-dışı hayvanların – ve yalnızca dil-eğitimli şempanzelerin değil – yeni, sofistike, kural-yönelimli ayrımları öğrenebildiklerini ve belirli bir algısal ipucunun ötesine genelleyebildiklerini ortaya koymaktadır. Ancak şimdiye kadar bildirilen tüm sonuçlarda, ilgili ayrımlar belirli bir uyarıcı kontrol kaynağına bağlı kalmaktadır (örneğin entropi, tuhaflık, yenilebilirlik). İnsan-dışı hayvanların, bir görevdeki “aynılığın” başka bir görevdeki “aynılıkla” ortak olan şeyi anladıklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Örneğin, “algısal” bir S/D görevini geçtikten ve nesneleri “yiyecek” ya da “yiyecek değil” olarak kategorize etme eğitimi aldıktan sonra bile, Bovet ve Vauclair’in (2001) çalışmasındaki babunlar, yeni nesne çiftlerini içeren denemelerde yanıtlarının %80 doğru olması için ortalama 14.576 ek denemeye ihtiyaç duymuşlardır.
Mevcut kanıt, dolayısıyla, aynı-farklı akıl yürütmede biçimlendirici süreksizliğin, Thompson ve Oden’in (2000) önerdiği gibi maymunlar ile insansı maymunlar arasında değil, insan-dışı ile insanlar arasında bulunduğunu ileri sürmektedir. Şempanzeler ve diğer insansı maymunlar, yalnızca 2 öğeli örnek ekranlarla RMTS görevlerini geçebilirler (örneğin, Thompson ve diğerleri 1997; Vonk 2003). Babunlar, her örnek ekranda yalnızca 3–4 öğe ile RMTS görevlerini geçebilirler (Fagot ve diğerleri 2001); güvercinler ise, her örnek ekranda 16 öğe ile RMTS görevlerini geçebilirler (Cook & Wasserman, baskıda). Bu görevlerde dil-naif güvercinlerle dil-eğitimli şempanzeler arasındaki performans farkı, çoğunlukla, her setteki öğe sayısına ve kriteri karşılamak için gereken deneme sayısına gelmektedir. Katz ve meslektaşlarının işaret ettiği gibi (bkz. Katz & Wright 2006; Katz ve diğerleri 2002), bu durum güçlü bir şekilde, farklı insan-dışı türlerin, benzerlik ayrımlarına duyarlılığında (eğitim düzeni tarafından etkilenmiş) derecede bir farklılık olduğunu, kavramsal olarak aynı-farklı ilişkilerini yüklemleme yetilerinde türde bir farklılık olmadığını göstermektedir.
Öte yandan, insan deneklerin performansı, diğer tüm hayvan türlerinin performansıyla keskin bir şekilde zıtlık göstermektedir. İnsanlar, hiç değişkenliği olmayan ekranlarla, herhangi bir değişkenliği olan ekranlar arasında ani, kategorik bir ayrım sergilerler (Cook & Wasserman 2006; Wasserman ve diğerleri 2004). Daha da önemlisi, Castro ve diğerlerine (2007) karşı olarak, biz, insan deneklerin aynı ve farklıyı, belirli bir uyarıcı kontrol kaynağının ötesine genelleyen mantıksal ve soyut bir tarzda yeniden yorumlamak için niteliksel olarak ayrı bir sisteme sahip olduklarını düşünüyoruz. Kısacası, en temel ve en yaygın bilişsel fenomenlerden biri olan benzerlik yargılarında bile, insan ve insan-dışı zihinler arasında zaten ayırt edici bir dikiş vardır.
2. Analojik ilişkiler
Premack (1983a, s. 357), RMTS görevinin örtük bir analoji biçimi olduğunu öne sürmüş ve “aynı/farklı yargıları yapabilen hayvanların analojiler de yapabilmesi gerektiğini” iddia etmiştir. Gerçekten de, RMTS görevini geçme yetisinin, analojik akıl yürütmenin “bilişsel ilkel hali” olduğu hâlâ yaygın olarak kabul edilmektedir (bkz. örneğin Thompson & Oden 2000, s. 378). Biz buna katılmıyoruz. Algısal benzerlikleri tanımak, analojik çıkarımlar yapmanın kesinlikle gerekli bir koşulu olsa da, S/D veya RMTS görevini geçmek için gerekli bilişsel süreçler ile analojik tarzda akıl yürütmek için gerekli bilişsel süreçler arasında niteliksel bir fark vardır. S/D ve RMTS görevlerinde söz konusu olan ilişkiler, yalnızca unsurların algısal özelliklerine dayanmaktadır; ve bu unsurlar o ilişkilerde farklılaşmamış ve simetrik roller oynamaktadırlar (örneğin, iki nesne simetrik olarak ya aynıdır ya da farklıdır).
Oysa gerçek analogilerin çoğu, unsurların asimetrik, nedensel-mantıksal roller oynadığı ilişkilere dayanır (örneğin, John Mary’yi seviyor ilişkisini oluşturmada John’un oynadığı rol, Mary’nin oynadığı role eşit değildir – belki John’un üzüntüsüne). Dahası, gerçek analojik çıkarımlar, algısal olarak farklı ilişkiler arasındaki sistematik yapısal benzerlikleri bularak yapılır; bu da bilişçinin, ilişkilerin unsurları arasındaki algısal benzerlikten bağımsız olarak, hedef alan hakkında yeni çıkarımlar yapmasına imkân tanır (Gentner 1983; Gentner & Markman 1997; Holyoak & Thagard 1995). Buna göre, analojik ilişkiler sensu stricto, yığınlama ve parçalama yoluyla indirgenemez; aksine, bilişçinin, söz konusu soyut, üst-düzey ilişkileri yapısal olarak sistematik ve çıkarımsal olarak üretken bir tarzda değerlendirmesini gerektirir.
Analojik akıl yürütme, insan düşüncesinin temel ve yaygın bir yönüdür. Yaratıcı problem çözmenin, bilimsel sezgilerin, nedensel akıl yürütmenin ve şiirsel metaforun merkezinde yer alır (Gentner 2003; Gentner ve diğerleri 2001; Holyoak & Thagard 1995; 1997; Lien & Cheng 2000). Ve aynı zamanda, tipik insan çocuklarının dünyayı ve birbirlerini öğrenme biçimlerinin daha sıradan yollarının da merkezindedir (Goswami 1992; 2001; Halford 1993; Holyoak ve diğerleri 1984). Bugüne kadar, herhangi bir insan-dışı hayvanın, analojik akıl yürütmeyi sensu stricto yapabildiğine dair tek kanıt, 25 yıldan daha uzun süre önce Gillan ve diğerleri (1981) tarafından rapor edilen, Sarah adlı tek bir şempanzenin tekrarlanmamış başarılarından gelmektedir. Sarah’ın, iki farklı türden analojiyi kurduğu ve tamamladığı rapor edilmiştir. Birincisi, iki geometrik ilişkinin aynı mı farklı mı olduğuna yargı yapmaya dayanmaktaydı (örneğin, büyük mavi üçgen küçük mavi üçgene nasılsa, büyük sarı hilal de küçük sarı hilale öyledir). İkincisi ise, iki “işlevsel” ilişki arasındaki benzerliği yargılamaya dayanıyordu (örneğin, asma kilit anahtara nasılsa, teneke kutu da konserve açacağına öyledir). Gillan ve diğerleri (1981), Sarah’ın her iki testte de başarılı olduğunu rapor etmişlerdir.
Sarah’ın, orijinal testlerin geometrik versiyonundaki performansının, basit bir özellik-eşleme sezgisinin sonucu olabileceğini ilk fark eden, Savage-Rumbaugh olmuştur (aktaran Oden ve diğerleri 2001). Buna karşılık olarak, Oden ve diğerleri (2001), Sarah’nın aslında hangi bilişsel stratejiyi kullandığını ortaya çıkarmak amacıyla, Gillan ve diğerlerinin orijinal geometrik analoji deneyini takip eden, daha dikkatle tasarlanmış bir dizi test gerçekleştirmişlerdir. Bu yeni deneyler, bir veya daha fazla özellik boyutunda (örneğin boyut, renk, şekil ve/veya doluluk) değişen geometrik biçimler kullanmıştır. Yoğun testlerden sonra, Oden ve diğerleri, Sarah’nın aslında, figür çiftleri arasındaki ilişkinin türünü değil, çift içindeki özellik farklılıklarının sayısını izlediğini göstermişlerdir. Örneğin, bir insan bir renk artı bir şekil değişikliğini, bir boyut artı bir doluluk değişikliğinden farklı görürken, Sarah bu iki dönüşümü eşdeğer görmüştür; çünkü her ikisi de iki özellik değişikliği içermektedir.
Oden ve diğerleri (2001), bu stratejinin yine de Sarah’nın “ilişkiler arasındaki ilişki” hakkında akıl yürütebildiğini gösterdiğini savunmuşlardır. Ancak Sarah’nın görünüşe göre benimsediği özellik-temelli sezgi ile analojik çıkarımın temelini oluşturan rol-temelli yapısal işlemler arasında derin bir fark vardır. Özellik içeren çift değişikliklerinin sayısını takip etmek kesinlikle oldukça sofistike temsili süreçler gerektirir. Fakat Sarah’nın görünüşe göre figür çiftleri arasındaki ilişkinin yapısını göz ardı etmesi, bu görev için herhangi bir özellik değişikliğini ayrışmamış bir yığın olarak temsil ettiğini önermektedir. Dolayısıyla, bu görevdeki stratejisi, diğer insan-dışı primatların RMTS görevlerini çözmek için kullandıkları yığınlama ve parçalama stratejileriyle hesaplama açısından eşdeğerdir. Oden ve diğerlerinin (2001) kendi analizlerine göre, Sarah, ilişkiler arasındaki üst-düzey yapısal ilişkiye sistematik bir duyarlılık göstermekte başarısız olmuştur. Tam da Gentner’in (1983) uzun zamandır savunduğu üzere, insanlardaki analojik akıl yürütmenin alametifarikası, işte bu üst-düzey yapısal ilişkilere sistematik duyarlılıktır.
Dolayısıyla, insan-dışı hayvanların analojik çıkarımlar yapabildikleri iddiası, yalnızca Gillan ve diğerleri (1981) tarafından rapor edilen Sarah’nın işlevsel analojiler testindeki performansına dayanmaktadır. Bu sonuçlara da şüpheyle yaklaşmak için birçok neden vardır. Birincisi, Sarah’nın bu analojilerdeki performansı, ne Sarah’nın kendisi ne de başka herhangi bir insan-dışı denek tarafından tekrar edilmemiştir. İkinci olarak, işlevsel analojilere ayrılmış iki deneyden (3A ve 3B), yazarların kendileri bile, ilk deneyin (3A), alternatif bir özellik-temelli açıklamaya açık olduğunu kabul etmişlerdir. Dahası, ikinci deney (3B), Sarah’nın analojileri tamamlamasını veya kurmasını gerektirmemiştir. Yalnızca, iki nesne çifti arasındaki ilişkiye, deneycilerinin aynı ve farklı anlamına geldiğini düşündükleri iki plastik jetondan biriyle tepki vermesini gerektirmiştir. Ancak Sarah’nın bu deneyde kullanılan nesnelere dair kapsamlı önceden maruziyeti, onun bu nesneler arasındaki ilişkiyi nasıl bilişselleştirdiğini yargılamayı çok zor hale getirmektedir (örneğin, Sarah, “yırtık kumaş” ile “iğne-iplik” arasındaki ilişkinin, “işaretlenmiş, yırtık kâğıt” ile “bant” arasındaki ilişkiyle aynı olduğunu tam olarak nasıl anlamıştır?). Nitekim yazarların kendileri bile, Sarah’nın bu görevlerdeki başarısına “benzersiz deneysel geçmişinin” katkıda bulunmuş olabileceğini kabul etmişlerdir (Gillan ve diğerleri 1981, s. 11).
Kısacası, Oden ve diğerleri (2001) tarafından yapılanlar gibi, Sarah’nın bilişsel stratejisindeki belirgin parametreleri sistematik olarak ayırt edecek daha kapsamlı bir dizi test çok gereklidir. O zamana kadar, Gillan ve diğerleri (1981) tarafından rapor edilen 3B deneyindeki Sarah’nın olağanüstü ve tekrarlanmamış başarısı, insan-dışı hayvanların analojik akıl yürütme yapabildiklerini iddia etmek için zayıf bir destek oluşturmaktadır.
3. Kurallar
İnsan bilişinin alametifarikalarından biri, soyut ilişkisel işlemleri, ilişkinin ilk öğrenildiği kapsamın ötesindeki yeni durumlara serbestçe genelleyebilme yetimizdir (lucid bir açıklama için bkz. Marcus 2001). Örneğin, rol-temelli değişkenler üzerinde ilişkisel işlemleri serbestçe genelleyebilme yetisinin, insan dillerini kullanmanın gerekli bir koşulu olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir (Gomez & Gerken 2000). Dahası, yapay dilbilgisi öğrenimi (AGL) deneyleri, insan deneklerin, rol-temelli soyutlamalar üzerinde soyut ilişkileri öğrenme ve genelleme yetilerinin doğal dillerle sınırlı olmadığını göstermiştir (örneğin Altmann ve diğerleri 1995; Gomez 1997; Marcus ve diğerleri 1999; Reber 1967). İnsan bilişsel mimarisinin bu kural-benzeri başarıları nasıl gerçekleştirdiği oldukça tartışmalı olsa da (bkz. örneğin Marcus 1999; McClelland & Plaut 1999; Seidenberg & Elman 1999), insan deneklerin bu kural-benzeri genellemeleri sergiledikleri “tartışmasızdır” (Perruchet & Pacton 2006). Bizim odaklanmak istediğimiz soru, bu tartışmasız davranışsal “gerçeğin” insan-dışı hayvanlar için de geçerli olup olmadığıdır.
Bugüne kadar, insan-dışı hayvanların yeni kuralları sistematik bir şekilde genelleyebildiklerine dair en güçlü olumlu kanıt, tamarin maymunlarıyla yapılan bir deneyden gelmektedir (Hauser ve diğerleri 2002b). Bu deney, Marcus ve diğerleri (1999) tarafından 7 aylık çocuklar üzerinde daha önce yapılmış bir AGL deneyini tekrarlamıştır. Bu “ga ti ga” protokolünde, denekler iki düzen kalıbından birine (örneğin AAB ya da ABB) ait anlamsız hece dizileriyle alışkanlık kazandırılmıştır. Alışkanlık kazandırma aşamasını takiben, tamamen yeni bir hece setinden alınan test dizileri sunulmuştur. Test dizilerinin bazıları, alışkanlık sırasında sunulan dilbilgisel düzeni izlemiş, bazıları ise izlememiştir. Hauser ve diğerleri (2002b), tamarin maymunlarının, tıpkı insan çocuklar gibi, yeni ve “dilbilgisel olmayan” düzenlere karşı daha fazla alışkanlık bozumu (dishabituation) sergilediklerini göstermiştir.
Bizim görüşümüze göre, bu deneyin bir insan-dışı türde “kural öğrenimi” için kanıt sağladığı iddiası tamamen temelsiz değildir; fakat dikkatle nitelendirilmesi gerekir, çünkü bu deneyde tamarin maymunlarının öğrendiği kurallar türü, insan dili ve düşüncesine özgü olan kurallardan niteliksel olarak farklıdır. Birçok erken AGL deneyi, deneklerin algısal olarak bağlı ilişkileri öğrenmelerini gerektiren görevlerle, rol-temelli değişkenler üzerinde algısal-olmayan yapısal ilişkileri öğrenmelerini gerektiren görevler arasındaki ayrımı yapmayı başaramamıştır (eleştirel bir inceleme için bkz. Redington & Chater 1996). Tunney ve Altmann (1999), örneğin, bir AGL deneyinde öğrenilebilecek en az iki tür sıralı bağımlılık bulunduğunu işaret ederler: bir öğenin bir konumda ortaya çıkışının aynı öğenin sonraki bir konumda ortaya çıkışını belirlediği “tekrarlayan” bağımlılıklar ve bir öğenin bir konumda ortaya çıkışının, farklı bir öğenin sonraki bir konumda ortaya çıkışını belirlediği “tekrarlamayan” bağımlılıklar. Tekrarlayan öğeler, daha üst-düzey algısal düzenlilik paylaşır (yani algısal benzerlik), oysa tekrarlamayan öğeler arasındaki salt yapısal bağımlılıklar böyle değildir. Dolayısıyla, tekrarlayan öğeler arasındaki sıralı bağımlılıklara duyarlılık, tekrarlamayan öğeler arasındaki sıralı bağımlılıklara duyarlılığı zorunlu olarak ima etmez. Nitekim, Tunney ve Altmann (2001), yetişkin insan deneklerin her tür bağımlılığı öğrenmek için farklı ve ayrışabilir mekanizmalara sahip göründüklerini göstermektedir. En iyi ihtimalle, Hauser ve diğerlerinin (2002b) sonuçları, tamarin maymunlarının tekrarlayan, algısal-temelli bağımlılıkları öğrenme yetisine sahip olduklarını göstermektedir.
Benzer şekilde, Gomez ve Gerken (2000), “örüntü-temelli” ve “kategori-temelli” kurallar arasında ayrım yaparlar. İlk durumda, kural, verilen bir eğitim uyarıcıları dizisindeki öğeler arasındaki algısal ilişkiler dizisinden soyutlanır; ikinci durumda ise kural, soyut işlevsel roller arasındaki yapısal ilişkiye dayanır. Hauser ve diğerlerinin (2002b) çalışmasında tamarin maymunlarının öğrendiği AAB ve ABB düzenleri, birinci tür, yani örüntü-temelli kurallara örnektir; insan dil kullanıcılarının öğrendiği isim-fiil-isim düzeni ise ikinci tür, yani rol-temelli kurallara örnektir. Her iki tür işlem de, aslen eğitildiği özellik setinin ötesine bir ilişkiyi genelleyerek, “kural-benzeri” olarak nitelendirilebilir. Fakat Marcus’un (2001) işaret ettiği gibi, rol-temelli (yani “cebirsel”) kurallar, insan düşüncesinin ve dilinin alametifarikalarıdır. Bugüne kadar, bu tür kural öğrenimine dair herhangi bir kanıt, hiçbir insan-dışı hayvanda bulunmamıştır.
4. Daha üst-düzey mekânsal ilişkiler
İnsan-dışı hayvanların “algısal” mekânsal ilişkilerde ustalaşabildikleri tartışmasızdır. İnsansı maymunlar, örneğin, eşitlik, içerme ve yakınlık gibi algısal ilişkileri içeren görevleri kolaylıkla öğrenebilirler (Premack 1976; Thompson ve diğerleri 1997). Güvercinler, çok basit mekânsal ilişkilerle ilgili genellemeler yapabilirler (Wasserman & Young 2010). Fakat asıl kritik soru, insan-dışı hayvanların, bu algısal mekânsal ilişkilerin ötesine geçerek daha üst-düzey, yapısal olarak tanımlanmış mekânsal ilişkiler hakkında akıl yürütebilmeleri midir?
İnsan çocukları, okul öncesi çağdan itibaren, mekânsal ilişkilerin soyut özelliklerini kavrayabilir ve bunları yeni durumlara genelleyebilirler. Örneğin, 3 yaşındaki çocuklar bile, bir nesnenin “solunda” olma özelliğinin, bu nesnenin algısal özelliklerinden bağımsız, soyut ve yeniden kullanılabilir bir ilişkisel rol olduğunu anlayabilirler (Hermer & Spelke 1996; Landau & Jackendoff 1993). İnsanlar ayrıca, mekânsal ilişkiler arasındaki üst-düzey ilişkileri de değerlendirebilirler: örneğin, A, B’nin solundadır ile C, D’nin solundadır arasındaki benzerlik yalnızca “solunda” ilişkisini tanımakla değil, bu ilişkilerin yapısal benzerliğini de kavramakla mümkündür.
Buna karşın, insan-dışı hayvanların bu tür soyut ve üst-düzey mekânsal ilişkileri kavradığına dair güvenilir kanıt yoktur. Örneğin, Wright ve meslektaşları (1988), güvercinlerin, bir nesnenin başka bir nesnenin “solunda” veya “sağında” olmasına dayalı ayrımları öğrenebildiklerini göstermiştir. Ancak, testler değiştirildiğinde, güvercinler bu ayrımları yeni durumlara genelleyememiştir. Benzer şekilde, Hauser (1997), maymunların “üstünde” veya “altında” ilişkilerine duyarlılık gösterebildiğini, fakat bu duyarlılığın bağlama özgü olduğunu ve yapısal genellemeye izin vermediğini göstermiştir.
Povinelli ve meslektaşlarının (1999; 2000) çalışmaları, insansı maymunların daha karmaşık mekânsal ilişkilerde başarısız olduklarını ortaya koymuştur. Şempanzeler, örneğin, bir nesneyi başka bir nesneyle “kapalı” veya “örtülü” ilişki içine sokan görevlerde, nesnelerin algısal özelliklerine aşırı bağımlı kalmaktadırlar. İnsan çocukları, buna karşın, nesnelerin özelliklerinden bağımsız olarak, “örtülülük” gibi ilişkisel rollerin soyut yapısını kavrayabilmektedirler.
Bu bulguların genel örüntüsü şudur: İnsan-dışı hayvanlar, belirli algısal ipuçlarına bağlı kalmaksızın, soyut mekânsal ilişkilerin yapısal özelliklerini genelleyemezler. İnsan bilişini niteliksel olarak farklı kılan şey, işte bu soyut ve sistematik ilişkisel temsillerle akıl yürütebilme yetisidir.
5.Zihinsel durum akıl yürütmesi (Theory of Mind)
İnsanların bilişsel olarak ayırt edici bir başka yönü de, hem kendi hem de başkalarının zihinsel durumlarını temsil etme ve onlar hakkında akıl yürütme yetileridir. İnsan çocukları, genellikle 4 yaş civarında, başkalarının inançlarının, arzularının ve niyetlerinin kendi zihinlerinden bağımsız olabileceğini kavrarlar (Wellman ve diğerleri 2001). Bu, ünlü “yanlış inanç” testlerinde açıkça görülmektedir: Bir çocuk, bir aktörün gerçekliğe uygun olmayan ama o aktör için geçerli olan bir inanca dayanarak hareket edeceğini anladığında, zihin kuramı yetisini göstermiş olur (Wimmer & Perner 1983).
Buna karşılık, insan-dışı hayvanların zihinsel durumları anlama yetisine sahip olup olmadıkları yoğun bir tartışma konusudur. Birçok araştırma, insansı maymunların, örneğin şempanzelerin, başkalarının algısal perspektiflerini anlayabildiklerini ileri sürmüştür (Hare ve diğerleri 2000; 2001). Örneğin, bir şempanze, başka bir şempanzenin göremediği bir yerde yiyecek saklandığında, bu bilgiyi kendi avantajına kullanabilir. Ancak bu tür bulgular, genellikle, daha basit davranışsal açıklamalara açıktır: Yani hayvan, “başkasının zihinsel durumunu” temsil etmek yerine, yalnızca başkalarının davranış örüntülerine duyarlı olabilir (Povinelli & Vonk 2003).
Povinelli ve meslektaşları, çok sayıda dikkatle tasarlanmış deneyde, şempanzelerin zihinsel durumları anladıklarını gösterecek sistematik bir kanıt bulamamışlardır. Örneğin, bir insan, bir kap içinde yiyeceğin nerede olduğunu bilmektedir; başka bir insan ise rastgele işaret etmektedir. Çocuklar güvenilir bilgi kaynağını seçerken, şempanzeler genellikle şansa dayalı seçim yaparlar (Povinelli ve diğerleri 1990; 1998). Benzer şekilde, şempanzeler başkalarının görsel bakışını takip edebilmekte, fakat bu bakışın “görme” ya da “bilme” ile bağlantısını kavrayamamaktadır (Call & Tomasello 2008).
Bütün bu bulgular, insan-dışı hayvanların, başkalarının zihinsel durumlarını temsili olarak anlama konusunda başarısız olduklarını göstermektedir. Onların davranışları, daha çok, doğrudan algısal ipuçlarına ve öğrenilmiş çağrışımlara dayanmaktadır. İnsan zihnini niteliksel olarak farklı kılan ise, gözlemlenemeyen zihinsel durumları soyut temsiller aracılığıyla kavrayabilme yetisidir.
a-Nedensel-mantıksal akıl yürütme
İnsan bilişinin ayırt edici yönlerinden biri, olayları yalnızca ardışıklık ya da birliktelik açısından değil, gözlemlenemeyen nedensel mekanizmalar aracılığıyla da açıklama eğilimidir. İnsan çocukları, erken yaşlardan itibaren, olayların altında yatan nedensel güçleri kavramaya başlarlar (Gopnik & Schulz 2004; Shultz 1982). Örneğin, okul öncesi çağındaki çocuklar, bir nesnenin hareket etmesinin görünmeyen bir kuvvet ya da temas ile açıklanabileceğini anlarlar; yalnızca iki olayın birlikte ortaya çıkışına güvenmezler.
İnsan-dışı hayvanlarda ise durum farklıdır. Hayvanların nedensel ilişkileri öğrenebildiğine dair çok sayıda kanıt vardır, fakat bu öğrenme genellikle doğrudan algısal çağrışımlara dayanır. Örneğin, maymunlar ve güvercinler, Pavlovcu koşullanma ve araçsal öğrenme görevlerinde, belirli bir işaret ile belirli bir sonucun birlikte ortaya çıkışına duyarlıdırlar. Ancak bu, gözlemlenemeyen nedenlere ilişkin bir temsil geliştirdikleri anlamına gelmez; yalnızca düzenlilikleri öğrenirler (Penn & Povinelli 2007).
Povinelli ve meslektaşlarının klasik deneylerinde, şempanzeler, örneğin bir nesnenin ip ile bağlı olup olmadığına dair görevlerde, nedensel bağlantıyı kavrayamamışlardır. Bir yiyeceği çekmek için ipin bağlı olması gerektiğini anlamak yerine, ip ile yiyeceğin görsel yakınlığına güvenmişlerdir (Povinelli 2000). Benzer şekilde, şempanzeler, bir aracın (örneğin sopa) nesneye temas etmesi gerektiğini anlamakta zorlanmışlardır; çoğu durumda, aracın boyutuna ya da görünür ipuçlarına göre seçim yapmışlardır (Limongelli ve diğerleri 1995).
Buna karşın, çocuklar çok erken yaşlardan itibaren, nedensel temas ve temas eksikliği arasındaki farkı açıkça kavrarlar. Bir nesneye doğrudan temas etmeyen bir hareketin, o nesneyi hareket ettiremeyeceğini anlarlar. Çocukların bu nedensel sezgileri, onların gözlemlenemeyen mekanizmalar (örneğin “kuvvet”, “neden”) hakkında soyut temsiller geliştirdiğini gösterir.
Dolayısıyla, hayvanların “nedensel-mantıksal” akıl yürütmeleri, aslında düzenliliklere dayalı öğrenmeden ibarettir. İnsan bilişini niteliksel olarak farklı kılan, olayların yüzeysel birlikteliklerini aşarak, gözlemlenemeyen nedensel mekanizmalara dair çıkarımlar yapabilme yetisidir.
b.Zihinsel zaman yolculuğu (Mental Time Travel)
İnsan zihninin bir diğer belirgin özelliği de, zamanı aşarak geçmişe dönme ve geleceğe gitme yetisidir. Tulving (1985; 2005), buna “episodik hafıza” ve “episodik gelecek düşünümü” adını vermiştir. Episodik hafıza, geçmişte yaşanan tekil olayları, bağlamsal ayrıntılarıyla birlikte yeniden canlandırma yetisini ifade eder; örneğin, “geçen yaz deniz kenarında dondurma yerken hissettiğim serinlik”. Episodik gelecek düşünümü ise, benzer biçimde, henüz gerçekleşmemiş olayları zihinde canlandırmayı içerir; örneğin, “yarınki toplantıda yapacağım konuşmayı hayal etmek”.
İnsan çocukları, 4–5 yaşlarından itibaren, hem geçmişteki olayları bağlamsal ayrıntılarıyla hatırlayabilir, hem de gelecekteki olayları planlı bir biçimde öngörebilirler (Atance & O’Neill 2005). Bu yeti, yalnızca olayların zamansal düzenini bilmekten ibaret değildir; aynı zamanda “ben”in farklı zamanlardaki perspektifini de içeren otobiyografik bir bilinç gerektirir (Tulving 2005).
İnsan-dışı hayvanların böyle bir “zihinsel zaman yolculuğu” yapıp yapamayacağı ise yoğun bir tartışma konusudur. Clayton ve Dickinson (1998), saksağanların (scrub-jay) daha önce sakladıkları yiyeceklerin nerede ve ne zaman gömüldüğünü hatırladıklarını, dolayısıyla “episodik benzeri hafıza”ya sahip olduklarını ileri sürmüştür. Daha sonra yapılan çalışmalar, kuşların bozulabilir yiyecekleri daha erken, bozulmayan yiyecekleri ise daha geç aradıklarını göstermiştir (Clayton ve diğerleri 2003).
Ancak bu bulgular, gerçekten “episodik hafıza” mı, yoksa yalnızca öğrenilmiş çağrışımlar mı sorusunu gündeme getirmiştir. Birçok araştırmacı, kuşların davranışlarının, zamansal düzenliliklere duyarlılıkla açıklanabileceğini, fakat geçmişteki olayların otobiyografik yeniden canlandırılması anlamına gelmediğini savunmuştur (Suddendorf & Corballis 2007). Benzer biçimde, geleceğe dair öngörüler de, çoğunlukla, doğrudan ödül beklentileriyle açıklanabilir; yani hayvanın gerçekten “yarın için plan” yaptığını söylemek zordur.
Dolayısıyla, insan-dışı hayvanların davranışları “episodik benzeri” olarak nitelendirilebilir; fakat bu davranışların, insanların sahip olduğu türden bilinçli, otobiyografik bir zaman yolculuğuna karşılık geldiğine dair ikna edici bir kanıt yoktur. İnsan zihnini farklı kılan şey, kendini zaman içinde konumlandırabilmesi ve geçmiş-şimdi-gelecek arasında köprü kurabilmesidir.
c. Kültür ve taklit
İnsan bilişinin ayırt edici özelliklerinden biri, kültür aracılığıyla bilgi, beceri ve değerlerin kuşaklar boyunca aktarılmasıdır. İnsanlar yalnızca birbirlerini gözlemleyerek öğrenmekle kalmaz, aynı zamanda başkalarının niyetlerini ve amaçlarını kavrayarak davranışları taklit ederler. Bu da karmaşık geleneklerin, teknolojilerin ve kurumların oluşmasına imkân tanır (Tomasello 1999; Boyd & Richerson 2005).
İnsan-dışı hayvanlarda da sosyal öğrenme örnekleri yaygındır. Örneğin, şempanzeler birbirlerinden alet kullanmayı öğrenebilir (Whiten ve diğerleri 1999), kuşlar şarkılarını sosyal ortamda geliştirebilir (Catchpole & Slater 2008). Fakat bu tür öğrenme, çoğunlukla basit gözlem ya da deneme-yanılma yoluyla gerçekleşir. İnsanlardaki gibi niyet anlama, bilinçli öğretme veya normatif aktarıma dair güçlü bir kanıt yoktur.
Taklit, bu tartışmada kritik bir noktadır. İnsan çocukları, çok erken yaşlardan itibaren, yalnızca davranışların yüzeysel biçimlerini değil, onların ardındaki amacı da taklit ederler. Örneğin, Gergely ve diğerleri (2002), çocukların bir yetişkinin gereksiz bir davranışını bile “amaçlı” olduğu varsayımıyla kopyaladıklarını göstermiştir. Bu, insan taklidinin normatif bir boyut taşıdığını ortaya koyar: Çocuklar yalnızca “ne” yapılacağını değil, “nasıl” yapılması gerektiğini de öğrenirler.
İnsan-dışı hayvanlarda görülen taklit, genellikle “öykünme” (emulation) olarak sınıflandırılır. Yani hayvan, bir davranışın sonucunu görür ve aynı sonucu elde etmeye çalışır; fakat davranışın kendisini, aynı biçimde kopyalamaz. Şempanzeler, örneğin, bir kutunun açıldığını gördüklerinde, kendi yöntemlerini geliştirerek kutuyu açarlar; kutunun açılma biçimini birebir kopyalamazlar (Tomasello & Call 1997). İnsan çocukları ise, aynı durumda, yetişkinin yöntemini olduğu gibi tekrar ederler.
Bu fark, kültürün yapısını anlamak açısından kritiktir. İnsanlarda kültür, yalnızca davranışların sonuçlarına değil, aynı zamanda bu davranışların normatif olarak “doğru” biçimde yapılmasına dayanır. Bu da, geleneklerin ve kurumların nesiller boyunca korunmasını sağlar. İnsan-dışı hayvanlarda ise kültürel aktarım, sınırlı ve kırılgandır; kalıcı birikim üretmez.
6. Genel değerlendirme ve temsil düzeyi açıklaması
Yukarıda incelediğimiz tüm bilişsel alanlarda — benzerlik yargıları, analojik akıl yürütme, kuralların genelleştirilmesi, mekânsal ilişkiler, zihin kuramı, nedensel-mantıksal çıkarımlar, zihinsel zaman yolculuğu ve kültürel aktarım — ortaya çıkan örüntü tutarlıdır: İnsan-dışı hayvanlar, doğrudan algısal ipuçlarına ve yüzeysel düzenliliklere dayalı görevleri başarıyla yerine getirebilirler. Ancak soyut, yapısal ve üst-düzey ilişkisel temsilleri gerektiren durumlarda sistematik olarak başarısız olurlar.
Bu durum, bizim önerdiğimiz görüşe göre, insan ve insan-dışı zihinler arasında temsil düzeyinde niteliksel bir fark bulunduğunu göstermektedir. İnsanlar, olaylar, nesneler ve özellikler arasındaki ilişkileri, yalnızca algısal bağlamda değil, soyut değişkenler ve yapısal roller aracılığıyla da temsil edebilirler. Bu tür bir temsil, Newell’in (1980) kavramsallaştırdığı biçimiyle bir fiziksel sembol sistemi (PSS) özellikleri taşır: sembollerin keyfi biçimde birleşebilmesi, yeniden kullanılabilirliği ve sistematik çıkarımlara elverişli olması.
İnsan-dışı hayvanların bilişsel sistemleri ise, daha çok “bağlantıcı” (connectionist) tarzda işler: çağrışım ağırlıkları, algısal yakınlıklar ve deneyimsel düzenlilikler üzerinden öğrenirler. Bu sistemler oldukça güçlüdür ve birçok uyarlanabilir davranışı mümkün kılar. Ancak sistematik ilişkisel yeniden yorumlama kapasitesine sahip değildirler.
Dolayısıyla, biyolojik sürekliliğe rağmen, bilişsel düzeyde derin bir süreksizlik söz konusudur. Bu süreksizlik, dilin ya da kültürün basitçe “üstüne eklenmiş” bir yan ürünü değildir; daha temel bir temsil farkına dayanır. Dil ve kültür, bu temsil altyapısının üzerine inşa edilmiştir ve onun kapasitesini kat kat genişletmiştir.
Bizim önerimiz, insan zihninin bu temsil düzeyindeki farklılığının, onu insan-dışı zihinlerden ayıran en kritik nokta olduğudur. İnsan zihni, soyut, yeniden kombinlenebilir ve sistematik ilişkisel temsiller üzerine kuruludur. Bu yeti olmadan, ne dilin yapısı, ne bilimsel akıl yürütme, ne de karmaşık kültürel kurumlar açıklanabilir.
7. Sonuçlar ve bilişsel modeller üzerine tartışma
Analizimiz, insan ve insan-dışı zihinler arasındaki derin süreksizliği ortaya koymaktadır. İnsan-dışı hayvanlar, algısal benzerliklere, düzenliliklere ve yüzeysel ipuçlarına dayalı olarak pek çok karmaşık davranış sergileyebilirler. Fakat soyut, üst-düzey ilişkileri sistematik biçimde yeniden yorumlayabilme ve bu ilişkileri yeni bağlamlara genelleyebilme yetisi, yalnızca insana özgüdür.
Bu bulguların iki önemli sonucu vardır. Birincisi, insan bilişinin kökenlerini açıklamaya çalışan evrimsel hipotezlerin, yalnızca “dil” ya da “kültür” gibi yüzeysel farklılıklarla yetinmesi mümkün değildir. Daha temel düzeyde, insanların soyut ilişkisel temsiller üretme kapasitesinin nasıl evrimleştiği sorusu yanıtlanmalıdır. İkincisi, bilişsel bilim modellerinin, bu niteliksel farkı hesaba katması gerekir.
Son yıllarda ortaya çıkan sembolik-bağlantıcı hibrit modeller, bu konuda umut verici bir yaklaşım sunmaktadır (Hummel & Holyoak 2003; Doumas & Hummel 2005). Bu modeller, bağlantıcı ağların esnek öğrenme ve çağrışımsal güçlü yönlerini, sembolik sistemlerin sistematik ve üretken ilişkisel temsil kapasitesiyle birleştirmeyi amaçlamaktadır. Böylece, hem insan-dışı hayvanların performansını açıklayabilecek, hem de insan bilişinin ayırt edici özelliklerini modelleyebilecek bir çerçeve ortaya konabilir.
Sonuç olarak, Darwin’in öne sürdüğü gibi insan ve insan-dışı zihinler arasındaki fark “derece” farkı değildir. Biyolojik sürekliliğe rağmen, zihinsel düzeyde niteliksel bir sıçrama gerçekleşmiştir. Bu sıçramanın merkezinde, insan zihninin soyut, sembolik ve ilişkisel temsiller üretme kapasitesi bulunmaktadır. Dil, kültür, bilim ve sanat gibi insan başarısının tüm temel boyutları, işte bu kapasitenin üzerine inşa edilmiştir.
Bibliyografya / References
Altmann, G. T. M., Dienes, Z. & Goode, A. (1995) Modality independence of implicitly learned grammatical knowledge. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition 21:899–912.
Atance, C. M. & O’Neill, D. K. (2005) The emergence of episodic future thinking in humans. Learning and Motivation 36:126–44.
Blaisdell, A. P. & Cook, R. G. (2005) Two-item same-different concept learning in pigeons. Learning & Behavior 33:67–77.
Boyd, R. & Richerson, P. J. (2005) The origin and evolution of cultures. Oxford University Press.
Call, J. & Tomasello, M. (2008) Does the chimpanzee have a theory of mind? 30 years later. Trends in Cognitive Sciences 12:187–92.
Hare, M. L., McRae, K. & Elman, J. L. (2003) Sense and structure: Meaning as a determinant of verb subcategorization probabilities. Journal of Memory and Language 48:281–303.
Harlow, H. F. (1949) The formation of learning sets. Psychological Review 56:51–65.
Hauser, M. D., Chomsky, N. & Fitch, W. T. (2002a) The faculty of language: What is it, who has it and how did it evolve? Science 298(5598):1569–79.
Herman, L. M. (2006) Intelligence and rational behavior in the bottlenosed dolphin. In: Rational animals?, ed. S. Hurley & M. Nudds, pp. 439–67. Oxford University Press.
Katz, J. S. & Wright, A. A. (2006) Same/different abstract-concept learning by pigeons. Journal of Experimental Psychology: Animal Behavior Processes 32(1):80–86.
(Behavioral and Brain Sciences (2008), 31:109–178)



