“Din” Kavramının Anlamını Geri Kazanmaya Dair Ön Açıklamalar
Dinin bilinç düzeyinde kavranmasının önündeki en büyük güçlüklerden biri, bizzat “din” kavramının kendisidir. “Din” terimi, zamanla geleneksel anlamlarıyla neredeyse hiçbir ilgisi kalmamış çağrışımlar edinmiştir. Bu durum, kelimelerin özerkliği meselesini de beraberinde getirir. Bazılarına göre “din” kelimesi, bizim onu nasıl anladığımız için o anlama sahiptir. Buna karşılık, bütün geleneksel toplumlar kelimelerin, onları anlayışımızdan önce geldiğini kabul eder. Aziz Yuhanna’nın ifadesiyle: “Başlangıçta Söz vardı.” Bu bakış açısından, “din” kavramına yüklenen değişken anlamlar bir ilerleme değil, aksine asıldan uzaklaşma ve anlamın tahrif edilmesi anlamına gelir. Kendi çağının zihinsel konforuna uyduğu için bir çarpıtmayı norm olarak kabul etmek, zihinsel bir zayıflık ve tembellik göstergesidir.
“Din” kelimesi; toplumsal, ruhsal, psikolojik, ritüel, mitolojik ve politik unsurların karmaşık bir etkileşimini çağrıştırır. Bu farklı alanların tek bir başlık altında toplanması, sorunun başladığı noktadır. Eric Sharpe’ın işaret ettiği gibi, Batılı araştırmacılar çoğu zaman pek çok dilde “din” kelimesine karşılık gelen bir terimin dahi bulunmadığını gözden kaçırırlar. Bu diller “yasa”, “ödev”, “gelenek”, “ibadet”, “ruhsal disiplin”, “yol” gibi kavramları bilir; fakat “din” diye soyutlanmış bir kavram tanımazlar. Sharpe’a göre sorun, Latince religio kelimesinin taşıdığı güçlü politik ve ahlaki yüklerdir.
Whitall Perry, bir Kızılderili İrokua ile yaptığı konuşmayı aktarır. Kendisine “din” sorulduğunda aldığı cevap şudur:
“Din, Geleneğin biçimsel taşıyıcısıdır; yani Geleneğin sürekli bir ‘yeniden okunmasıdır.’”
Modern Batı’da din, çoğu zaman ruhsal bir eksiklik izlenimi uyandıracak şekilde tasvir edilir. Pratikte bu durum kısmen doğru olsa bile, bu yaklaşım dinin sahih biçimde anlaşılmasına zarar vermekten başka bir işe yaramaz.
Sharpe, Cicero’nun relegere (yeniden okumak) ve Lactantius’un religare (bağlamak) fiillerinden hareketle “din” kelimesinin kökenini açıklama girişimlerini hatırlatır; ancak hangisinin doğru olduğunun kesin biçimde bilinemeyeceğini söyler. Titus Burckhardt ise religio kelimesinin anlamlarından birinin “borç” olduğunu belirtir. Sharpe, kelimenin tek bir “doğru” anlamını aramakla meseleyi daraltır. Oysa Burckhardt, “borç” anlamının bu kelimenin yalnızca bir vechesi olduğunu kabul eder. Din çok anlamlıdır; ancak bu çok anlamlılık, çağların kafa karışıklıklarına göre keyfî çağrışımlar yüklenebileceği anlamına gelmez. Dinin anlam katmanları içkindir, uyumludur ve zorunludur.
Din, Taoist “Yol” kavramında olduğu gibi, yasa, ödev, gelenek, ibadet ve ruhsal disiplini birlikte içerir. Religio kelimesi, insan ile İlahi olan arasındaki ilişkiyi ifade etmesi bakımından bu anlamların tamamını bünyesinde taşır. Din, insanı İlahi olana “bağlayan” şeydir. Bu bağ, Meister Eckhart’ın anladığı anlamda Logos ya da Akıl’dır. Nitekim Arapça’da akıl anlamına gelen al-‘aql kelimesi de “bağlamak” fiiliyle ilişkilidir.
Din, Geleneğin biçimsel taşıyıcısıdır; yani Geleneğin sürekli bir “yeniden okunmasıdır”. Latince tradere (aktarmak) kökünden gelen “Gelenek”, burada kuşaktan kuşağa aktarılan; doğrudan, sezgisel ve arı bir bilgiye dayanan öğretileri ifade eder. Bu aktarım, vahyedilmiş bir kaynağa uzanan kesintisiz bir zincirdir. Daha derin bir düzeyde bu, Ebediyet’in zamansız eşzamanlılığı içinde işleyen “Varlık Zinciri”nin ardışık tezahürüyle analojiktir. Bu nedenle religio, hem kutsal metinlerin literal anlamda yeniden okunmasıdır hem de Meister Eckhart ve Angelus Silesius’un öğrettiği şekilde kozmogonik Söz’ün ebedî olarak yeniden okunmasıdır.
Dinin “borç” olarak anlaşılması, onun “bağlayan” niteliğini destekler. Borç, tarafları birbirine bağlar. İnsan, varoluşunun İlkesi olarak Tanrı’ya olan borcunu idrak eder. Daha koşullu bir düzeyde ise, İmmanens alanında Tanrı’nın da insana “borçlu” olduğu söylenebilir; zira İlahi Tüm-Olanaklılık, insanın varlığını gerektirir. Burada “insan” terimi bilinçli olarak kullanılır; çünkü bu kelime de “din” gibi anlam tahrifatına uğramıştır. Seyyed Hossein Nasr’ın belirttiği gibi, İngilizce man kelimesi hem erkek hem de insan türünü ifade eder; Yunanca anthropos, Almanca Mensch ve Arapça insan gibi. İnsan, yalnızca erkek değil; erkek ve kadında yansıyan androjinal arketipiyle insanlık hâlidir.
Bireysel insan, “Evrensel İnsan”ın (el-insân el-kâmil) tikel bir yansımasından ibarettir. Bu kavram, İbn Arabî ve Abdülkerim el-Cîlî’nin öğretilerinden alınmıştır. Aynı düşünce Kabala’daki Adam Kadmon ve Taoist gelenekteki “Kral” (Wang) figüründe de bulunur. İnsan, “zorunlu varlık” olduğu ölçüde, Mutlak olan Göreli’yi içermek zorundadır; bu anlamda Tanrı insana “borçludur”.
Din, en derin anlamıyla religio perennis’tir: Tanrı ile insan arasındaki özsel ve ilkesel ilişki. Din, insan ile Tanrı arasındaki iki yönlü iletişim dilidir. Buradaki “dil”; vahiy, ritüel, dua ve mantranın yanı sıra kozmogonik Söz’ün ebedî iletişimini de kapsar. Religio perennis’in öz çekirdeği sophia perennistir: evrensel hikmet ya da gnosis; özü itibarıyla metafizikle ilgilidir. Bunun tamamlayıcısı cosmologia perennis, yani kozmoloji ilmidir. Din, nihai ereğini (entelekya) eskatolojide bulur: insanın Tanrı’ya dönüşü, “Yüce Birlik”in idraki. İbn Arabî’nin ifadesiyle bu, Tanrı ile “bir olmak” değil; zaten “bir olduğunu idrak etmek”tir.
Religio perennis ile, insan bireyselliğinin uzantıları düzeyinde tezahür eden tarihsel dinler arasında bir ayrım yapılmalıdır. René Guénon’un belirttiği gibi bu ayrım, metafizik ile dinin Batı’daki yanlış özdeşleştirilmesini önlemek için zorunludur. İslam’daki hakikat ile şeriat arasındaki fark buna karşılık gelir. Frithjof Schuon’un dediği gibi: “Bir din, sınırsızı içeren bir biçimdir; bu bir paradokstur.” Din, özünde biçimin cevheridir; tezahür ise sınırlamadır.
Bu anlayış, “din bağlayandır” yorumuyla örtüşür; çünkü bağlamak aynı zamanda sınırlandırmak demektir. Her din, İlahi Sonsuzluk içindeki belirsiz tezahür alanını sınırlar. Bu nedenle her din, biçim ve sınırlılık taşır. Schuon’un ifadesiyle her biçim, başka imkânları dışladığı için parçalıdır; fakat her biri kendi tarzında bütünlüğü temsil eder. Nasr’ın dediği gibi: “Her vahyedilmiş din, hem dinin kendisidir hem de bir dindir.”
Dinlerin özünde sophia perennis bulunur. Ortodoksi, burada Batı’daki dar anlamıyla değil; Guénon’un tanımıyla, bir anlayışın Geleneğin temel ilkeleriyle uyumu anlamında kullanılır. Bu ilkeler, evrensel hikmettir. Ortodoks bir din, mit, ritüel ve doktrinle ifade edilir; hepsi sembolizmle yoğruludur.
Gershom Scholem’in şemasına göre din bilinci tarihsel olarak aşamalar hâlinde gelişir. İlk aşama, insan ile Tanrı arasında hiçbir “uçurum”un bulunmadığı mitsel çağdır: Altın Çağ, Cennet hâli. Bu, birlik bilincidir. Metafizik düzeyde bu, biçimsiz tezahüre karşılık gelir. Bu aşamada doğa, insanın Tanrı ile ilişkisinin sahnesidir; Hindu geleneğinde bu prakriti kavramıyla ifade edilir.
Mistisizm, bu “klasik” din biçiminin katılaşmasına bir tepki olarak ortaya çıkar. Scholem’e göre mistisizm, dinin romantik dönemidir: Uçurumu inkâr etmez, fakat onu aşacak gizli yolu arar. Parçalanmış birliği daha yüksek bir düzeyde yeniden kurmaya çalışır.
Mistisizm, köken itibarıyla “sessizlik”tir; biçimin ötesine geçen, ifade edilemeyen bilgidir. Bu, kozmogonik Söz’den önceki sessizliğin gizemidir. İnsan düzeyinde bu, inisiyatik Gizemler olarak tezahür eder; metafizik düzeyde ise Mutlak ile Göreli arasındaki zorunlu muammadır.
Din, eşzamanlı ve ardışık varoluş kiplerini birlikte taşır. Bu nedenle her dinde her zaman ekzoterik (zahiri) ve ezoterik (batıni) boyutlar bulunur. Dıştan bakıldığında dinler mitoloji ve sembolizmdir; içten bakıldığında ise tek benliğin öğretisi ve sahte benliğin aşılması yoludur. Bu farklılıklar, İlahi düzeyde bir çelişki değil; bilakis bir rahmettir.
Son kertede insan ile Tanrı, Tanrı’nın Sonsuzluğunu Varlığın sınırlılığına “feda etmesiyle” doğan bir “kan borcu” ile bağlıdır. Bu İlahi Rahmettir (ar-Rahmah). Bu borç, bir “Mesih”in, yani Yol’un, Haç üzerinde kendini feda etmesiyle karşılık bulur. Mesih, Sözü geri okur; Söz’ün Tanrı’ya dönüşüdür bu. Böylece din, ereğine ulaşır.
Rahmetten doğan din, rahmetle geri döner. Bu nedenle din, en doğru anlamıyla “Merhamet Yolu”dur.
Metin, Timothy Scott’un Religion, Mysticism başlıklı Cilt 7’de yayımlanan “Preliminary Remarks on Reclaiming the Meaning of ‘Religion’” adlı yazısından alınmıştır.
____________________________________________________________________________________________________________________________
*Timothy Scott
Dr. Timothy Scott, 2004 yılında La Trobe Üniversitesi, Bendigo’dan “Sandık Sembolizmi: İlahi İçkinliğin Kabının Evrensel Sembolizmi” başlıklı teziyle doktora derecesini almıştır. Bu eser şimdi Fons Vitae Yayınevi tarafından yayımlanmaktadır. 2004’ten 2006’ya kadar Oxford Lisesi’nde Din Bilimleri öğretmenliği yaptı ve olağanüstü sınav sonuçları elde etti. 2005 yılında İngiltere’deki Gloucestershire Üniversitesi’nden Öğretmenlik Yeterlilik Belgesi aldı. 2007’de Avustralya’ya dönen Timothy, Bendigo’daki La Trobe Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri programı için geleneksel din bilimleri alanında yeni bir dergi kurmak ve düzenlemek üzere işe alındı. 2007-2010 yılları arasında Eye of the Heart: A Journal of Traditional Wisdom dergisinin baş editörlüğünü yaptı . Sacred Web (Vancouver), Sophia: Journal of gibi dergilerde çok sayıda makale yayınladı. Traditional Studies (Washington DC), Vincit Omnia Veritas ve Eye of the Heart gibi yayınlarda yazıları yayımlanmıştır. Ayrıca çeşitli antolojilerde de denemeleri bulunmaktadır. Timothy, Dr. William Wroth’un Ananda’nın 2007 baskısının düzeltme okumasını ve metin editörlüğünü yaptı.Coomaraswamy’nin, Söz Sanatları mı Yoksa Düşünce Sanatları mı? Sanatın Geleneksel Görüşü (Dünya Bilgelik Kitapları).Scott, Gelenekselci (Perennialist) ekol içinde yer alan; özellikle religio perennis, sophia perennis, metafizik, din–mistisizm ilişkisi ve sembolizm üzerine çalışan bir düşünürdür. Metinde yoğun biçimde René Guénon, Frithjof Schuon, Titus Burckhardt, Seyyed Hossein Nasr çizgisini sürdürür.
