Din mi Felsefe mi?: Yanlış Soruya Doğru Cevap Aramak

0
images

Modern dönemde din ve felsefe çoğu zaman birbirine rakip iki alan gibi sunulmaktadır. Özellikle eğitim ortamlarında ve popüler kültürde, felsefe aklı ve özgürlüğü temsil eden bir faaliyet olarak görülürken, din ise çoğu zaman gelenek, otorite ve dogmayla özdeşleştirilmektedir. Oysa hem felsefe tarihine hem de insanlık tarihine yakından bakıldığında bu ayrımın son derece problemli olduğu görülmektedir.

Felsefenin başlangıcı olarak kabul edilen Antik Yunan’a baktığımızda bile filozofların temel meselelerinin dinî ve metafizik sorular olduğu görülür. Sokrates’in hayatı, insanın ilahî olanla ilişkisini sorgulamasının bir örneğidir. Platon’un düşüncesi, ruhun ölümsüzlüğü, iyilik ideası ve evrenin düzeni gibi metafizik meseleler etrafında şekillenir. Aristoteles ise metafiziği nedenlerin bilgisi olarak tanımlarken araştırmasını İlk Muharrik’e kadar götürür. Böylece felsefî düşünce, daha başlangıç aşamasında bile aşkın bir ilkeye yönelmiş bulunmaktadır.

Aslında mesele filozofların dindar olup olmamaları değildir. Daha temel mesele, insanın metafizik bir varlık olmasıdır. İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değil, aynı zamanda varlığının anlamını sorgulayan bir varlıktır. Ölümün anlamını, evrenin kaynağını, iyinin ve kötünün ne olduğunu, hayatın amacını merak eder. Din ve felsefe bu ortak sorgulama zemininden doğmaktadır. Bu nedenle din ile felsefe arasındaki ilişki, iki yabancı alanın ilişkisi değil, aynı insanî arayışın farklı biçimlerde ortaya çıkışıdır.

Nitekim tarih boyunca insan topluluklarının hiçbir zaman bütünüyle dinsiz yaşamadıkları görülmektedir. Giambattista Vico’nun dikkat çektiği gibi insan topluluklarının en eski kurumları arasında din daima yer almıştır. En ilkel topluluklardan en gelişmiş medeniyetlere kadar insanlar bir şekilde kutsal olanla ilişki kurmuşlardır. Bu durum dinin tarihsel bir tesadüf değil, insan varlığının temel bir boyutu olduğunu göstermektedir.

Orta Çağ’da bu gerçek daha açık biçimde görülmektedir. İslam, Hristiyan ve Yahudi düşünürlerinin büyük çoğunluğu felsefeyi dinin alternatifi olarak değil, hakikati araştırmanın bir yolu olarak görmüşlerdir. Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd, Augustinus ve Aquinas gibi isimlerde felsefe ile teoloji sürekli etkileşim hâlindedir. Bu düşünürler için akıl ve vahiy farklı kaynaklar olsalar da aynı hakikate yönelmektedirler.

Modern dönemde dine yönelik eleştirilerin artması da bu durumu değiştirmemiştir. Marx, Nietzsche ve Freud gibi düşünürler dine karşı çıkmış olsalar bile düşüncelerini dinle hesaplaşarak geliştirmişlerdir. Hatta modern ideolojilerin bir kısmı, geleneksel dinlerin boşalttığı alanı doldurarak yeni kutsallar üretmiştir. Bu nedenle modern insanın dini terk ettiği değil, çoğu zaman kutsalın biçimini değiştirdiği söylenebilir.

Bugün din ve felsefe arasında kesin bir ayrım yapmaya çalışan yaklaşımlar, çoğu zaman insanın metafizik boyutunu göz ardı etmektedir. Oysa insan, yalnızca biyolojik, ekonomik veya toplumsal bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Din de felsefe de bu anlam arayışının ürünüdür. Birisi vahiy, sembol ve kutsal gelenek üzerinden ilerlerken, diğeri aklî sorgulama ve eleştirel düşünme üzerinden ilerlemektedir. Ancak her ikisinin de temelinde aynı soru bulunmaktadır: Hakikat nedir?

Bu nedenle “Din mi, felsefe mi?” sorusu yanlış bir sorudur. Asıl soru, insanın neden hakikati arayan, aşkın olana yönelen ve metafizik anlam peşinde koşan bir varlık olduğudur. Din ve felsefe, bu ortak insanî yönelişin iki farklı ifadesidir. İnsan var oldukça bu iki arayış da varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Bir yanıt yazın