DOĞU VE BATI: FARKLI MI, KARŞIT MI?
GİRİŞ
Bir şeyi karşıtı ile anlamak, o şeyi anlamanın ön koşulu olabilir mi? Elbette olabilir. İyi kötü güzel çirkin, doğru yanlış gibi yargılarımız evrende iki yanı ortaya koyar. Bunlar hep birbiriyle anlam ve değer kazanır.
Peki, bu iki yönün hangisi aslidir? Bu soruya, tercih edilenin asli olduğu cevabı verilebilir. Tercih edilen asli olandır diyebiliriz. Çünkü insanlık açısından bakıldığında insanın daima asli olanı tercih ettiği ve üstte tuttuğu görülebilir. Yani daima kötüyü değil iyiyi, yanlışı değil, doğruyu, çirkini değil, güzeli tercih ederiz.
Ancak bazen algı yanılgıları yaşarız. Kimi kere iyi diye kötüyü, güzel diye çirkini seçebiliriz. Bu bizim asli olanı tercih etmediğimiz anlamına gelmez. Çünkü kötüyü seçerken bile yine de bir iyi istencinden hareket ederiz.
Güzellik konusunda farklı bir şey söylenebilir mi? Yani herkesin güzel ve çirkin yargısı farklıdır denebilir mi? Hayır. Farklı insanlar farklı şeylere güzel deseler de hepsinin buluştuğu ortak bir güzel zemini vardır. En temelde insanların güzel derken oranı; orantıyı esas aldıklarını görmekteyiz. Yani orantısız olana hiç kimse güzel demez.
Karşıtlıklar konusunda insanlık ortak anlayışlara sahiptir. Bu karşıtlıklar içerisinde insanın en temelde aradığı mutlak iyi ve mutlak doğrudur.
İnsanlığın bu karşıtlarla düşünme yönelimi sağcılık solculuk, doğuculuk batıcılık, falancılık filancılık, vesaire gibi birçok karşıtlıkların önümüze konulmasını getirmiştir.
Burada yapılması gereken bu karşıtlıkların asli bir zemini olup olmadığını tespit etmektir. Konumuz Doğu ve Batı olduğundan Doğu ve Batı diye ifade edilen iki unsurun asli bir karşıtlığı ifade edip etmediklerini ortaya koymak durumundayız.
Yani Doğu ve Batı gibi iki karşıt kutuptan söz edebilir miyiz? Farklılık karşıtlık olarak algılanabilir mi? Şimdi buna eğilelim.
Biz Karşıtlığın asli ve öze ilişkin, farklılığın ise çevresel ve arızi olduğunu düşünmekteyiz. Farklı olanlar aynı asla yaslanabilmekte, ancak karşıt olanların ortak bir asılları bulunmamaktadır. Her kaşıt farklıdır, ancak her farklı karşıt değildir.
Karşıt olan iyi ve kötü dediğimiz iki uçla ilgilidir ki burada asli bir farklılık sözkonusudur. O zaman karşıtlığın bir değer problemi olduğunu söyleyebiliriz.
Karşıtlık insanın bir değer varlığı olması ile alakalıdır. Kavgaların temelinde karşıtlıklar bulunmaktadır. Bu noktada hayvanlar âlemindeki mücadele bir karşıtlık savaşı değil, hayatta kalma mücadelesidir ve her zaman masumdur. Hayvanlar savaşmazlar sadece karınlarını doyurmak isterler.
O zaman karşıtlıkların insana ait bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Bu da yukarıda belirttiğimiz gibi iyi ve kötü algımızla alakalıdır. Yani değer duygusuyla alakalıdır.
Doğu ve Batıyı karşıt görmenin temelinde bir değersel yönelim bulunmaktadır. Çoğu kere bu değersel yönelimden yola çıkarak bir karşıt üretilmektedir. Doğunun kötü Batının iyi, ya da Batının hep kötü Doğunun hep iyi olduğu şeklindeki iki yaklaşım bir diğerini karşıt görmektedir. Bu yüzden birçok kez dile getirilen Doğunun geri ilkel ve yoz olduğu bu yüzden kötü olduğunu iddia eden yaklaşımın ile Batının şeytan ve kötülük ürettiğini söyleyen yaklaşımın hangi asli zemine sahip olduğunu sorgulamamız gerekmektedir.
1-Doğu Ve Batı: Farklı mı, Karşıt mı?
Şimdi Acaba Doğu ve Batı derken iki farklılıktan mı, iki karşıtlıktan mı sözediyoruz. Önce de belirttiğimiz gibi karşıtlık asli farklılık arızidir. Bize göre Doğu Batı farklılığından söz edebiliriz ama karşıtlığından söz edemeyiz.
Farklılıklar arızi etkilere yaslanmaktadırlar. Ancak Farklı olanı karşı görmek ve farklılıklardan karşıtlık üretmek de mümkündür.
Doğu ve Batının iki karşıt taraf olduğunu söyleyenler meseleyi asli bir zemine indirmek istiyorlar. Yani doğu ya da batı derken iyi ve kötü gibi iki ayrı kutuptan sözetmeye çalışıyorlar. Peki, acaba böyle bir kutuplaşmanın asli bir zemini var mı? Gerçekten de Doğu ve Batı iyiyi veya kötüyü temsil etme noktasında derin bir ayrılık içindeler mi? Doğu ve Batı kendi içinde bir birlik ve bütünlük barındırıyor mu?
Aslında karşımızda tek bir Batı, ya da Tek bir doğu olsaydı bu sorulara net cevaplar vermek mümkün olabilirdi. Ancak karşımızda ne tek parça bir doğu, ne de tek parça bir Batı bulunmaktadır. Bu yüzden doğu Batı karşıtlığı olarak nitelenen şeyle ifade edilenin asli boyutları olduğu gibi arızi boyutları da bulunmaktadır.
Farklılık ve karşıtlığı tespit etmemiz için asli olanın ve arızi olanın ne olduğunu ele almamız gerekmektedir.
Bize göre insan davranışlarında hem asli, hem de arızi unsurlar bulunmaktadır. Her insan asli olarak iyiyi ister ve kötüyü istemez. İyinin kötü, kötünün iyi bilinmesi algılarımızla, inanç ve değerlerimizle alakalıdır. Kimi kere inanç ve değerlerimiz bizi çok yanlış yerlere sürükleyip bizi özümüze yabancılaştırabilir. O zaman inanç ve değerlerimizin asli unsurlarını tespit etmek de ayrıca yapılması gereken önemli işlerdendir. Bu noktada Doğu ve Batı karşıtlığı gerçeğiyle mi, yoksa Doğu ve Batı farklılığı gerçeği ile mi karşı karşıya olduğumuzu tespit etmemiz gerekmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi farklılıkların sosyal, coğrafi, ekonomik sebepleri olabilir. Bu sadece Doğu ve Batı gibi iki ayrı kategoride değil, hayatın bütün alanındaki insan ilişkilerinde görülebilir. Hatta bugün doğu dediğimiz coğrafya ile batı dediğimiz coğrafya insanlarının kendi içlerinde bile birçok farklılıklar barındırdıkları ortadadır.
Farklılıkları ortaya koyan faktörler nelerdir.
a-Sosyal yapı ya da ideolojik ve dinsel anlayışlar
İnsana ve eşyaya bakışımız tavır ve davranışlarımızı etkilemektedir. Bu çerçevede içinde bulunduğumuz sosyal yapının bize sunduğu anlayışlar bizim hem insanla hem evrenle ilişkimizde önemli rol oynayacaktır.
Kendimizi özgür gördüğümüzde farklı, bağımlı gördüğümüzde farklı bir bakışaçısı kazanabileceğimiz ortadadır. Örneğin sürekli aşağılanmış bir toplumun fertlerinin sağlam bir kişilik geliştirmeleri pek de mümkün olmayacaktır. Ancak bu bile, “doğulular ve onların düşünce kalıpları”, “batılılar ve onların düşünce kalıpları” gibi çok genel iki ayrım yapmamızı mümkün kılmaz. Çünkü Batılı insanların da, doğulu insanların da kendi aralarında bile çeşitli farklılıkları bulunmaktadır.
b-Göreneksel kimi adetler ve coğrafi yapı
Yemeğini sürekli yerde yemeye alışmış birisinin masada oturması farklı olabilecektir. Çöl hayatında kendine özgü kıyafetler ve kendine özgü yeme içme tarzı olabilecektir. Bu türden farklılıklar her toplumda bulunabilmektedir. Ancak bunlar öze ilişkin değildir. Gerçi kimi modern araştırmalarda doğulu ve batılı insanların beyninin farklı olduğu ortaya konulmaya çalışılsa da bunun doğululuk batılılıkla değil, nsan cinsindeki farklılıkla alakalı olduğunu düşünmekteyiz. Çinli, zenci, beyaz, sarı ırklar arasında elbette kimi fiziksel farklılıklar olabilecektir.
Bu farklılıkların Doğu ve Batı gibi iki dünya arasındaki farklılıkla ilgisi bulunmamaktadır. Peki, ilgisi bulunan farklılıklar nasıl algılanmaktadır.
2-Farklılıktan Üretilen Karşıtlık
Genel Anlamda Doğu ve Batı arasındaki benzerlik ve farklılıklara birçok açıdan bakılabilir. Ancak kimi farklılıklar kolayca karşıtlığa dönüştürebilecek özelliğe sahiptir. Şimdi bunlara değinelim.
a-Bilimsel açıdan
“Doğu geri kalmışlığı Batı ise gelişmeyi ifade etmektedir.” Bu anlayış modern düşüncenin ana anlayışlarından ilerleme fikrinin ürünüdür. Farklılıktan karşıtlık üretenler çoğu kere ilerleme fikrine yaslanmaktadırlar. İlerleme fikrinde ise insanın çevreye egemenliğinin artması ile insan oluş arasında paralellik kurmaktadırlar. İnsanın çevreye egemenliğinin insanlığını artırdığı çevreye egemenliğinin az olmasının insanlık değerleri açısından aşağı olmayı getirdiği gibi bir yanlışa düşülmektedir. Bu noktada Batının bilimsel gelişmelerden uzak olanların insanlıktan da uzak oldukları anlayışı farklılıklardan karşıtlık üretmenin en önemli göstergesidir. Modern sömürgecilik bu anlayışla güçlenmiştir.
Bu anlayış teknik aletlerin gelişmesini ve insanın çevreye egemenliğini esas almaktadır. Oysa bilim doğunun da değildir batının da. Bilim insanlığın ortak mirasıdır. İnsanlığın bilgi birikiminin ürünüdür. Ancak günümüzde Batı bilimsel bir üstünlük içerisindedir.
b-Kurumlar açısından
Bugün Batı, kurumları ile oturmuş bir yapıyı göstermektedir. Demokrasi insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi gerçekler Doğu toplumlarının pratikte yüzyıllardır unuttuğu şeylerdir.
Ancak yine de Batılı denilen toplumlar bunları elde etmek için yüzyıllar boyu savaşmak zorunda kalmışlardır. Ancak bu değerlerin hiçbiri Batılı denilen toplumların ürettiği özgün değerlerler değildir. Bu değerlerin hiçbiri insana yabancı değildir. Hammurabi kanunlarından bu yana insanlık tarihine baktığımızda insanın kendisi için daima mükemmel bir toplum yaratma çabasını görürüz.
Ancak tarih boyunca insanlığın iyi bir dünya hedefinde Doğu ve Batı kıyaslaması yerine dünyayı yadsıyan mistik ve ruhani eğilim ile materyalist pozitivist eğilimi kıyaslamak yerinde olacaktır. Meseleye kurumlar açısından bakıldığında, dünyayı bir sürgün yeri olarak gören mistik anlayışın dünyevi kurumlara mesafeli durması kaçınılmaz olacaktır. Bu durum bile eleştirilmeden önce anlaşılmayı hak etmektedir.
Ayrıca doğuda, batılı anlamda kurumların oturmayışının kendine has özel şartları bulunmaktadır. Bu da ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur.
Doğu dünyası dediğimiz dünyanın egemenlik problemi bulunmaktadır. Bu dünya modern Batı egemenliğinin ürettiği bölünmüşlükten kurtulabilmiş değildir. Ayrıca ekonomik açıdan Batının pazarı durumda olan bir dünyanın kurumları hakkında olumlu neler söylenebilir? bilemiyoruz.
b-Manevilik, Maddilik açısından
Doğu denildiğinde maneviyat ve ruhaniliğin, batı denildiğinde aklın anlaşılması ve Doğu Batı karşıtlığının akıl ve maneviyat karşıtlığı olarak öne sürülmesi alışılagelen bir durumdur. Peki, bu ne derece doğrudur? Hıristiyan teolojisinin aklı küçümseyen yaklaşımından yola çıkarak akli olanı dinin karşıtı gibi gösterme anlayışı tepkisel bir anlayıştır.
Bu yüzden Batının aklı Doğunun ise kalbi temsil ettiği savı da çok üstünkörü bir savdır. Felsefi düşüncenin köklerini Yunanda gördüğümüz için felsefi düşünceye de Batılı etiketi vuruyoruz. Oysa bu düşüncenin temelleri doğuda da bulunmaktaydı. Yalnız doğuda bu din olarak ortaya çıkıyordu. Zerdüşt dininin Empedoklese, Platona etkileri bilinmektedir. İyi ve kötü problemine Empedoklesin ve Platonun yaklaşımı Zerdüşt dininin etkisi ile olmuştur. Ayrıca yunan felsefesini ele alırken Mısır ve Akdeniz etkisini es geçemeyiz.1
Platondaki ruh göçü öğretisi ile hintteki ruh göçü öğretisi arasındaki benzerliği nasıl açıklayacağız.
Biz doğululuk ya da Batılılık’ın cevheri asli bir ayrılık oluşturmayacağını. Ayrılıkların arızi ve öze ilişkin olmadığını söylemek durumundayız. Meseleye antropolojik olarak eğildiğimizde insanın iki boyutu olduğunu bu iki boyutun tezahürlerinin hem doğuda hem batıda görülebileceğini kabul etmekteyiz.
Rene Genueoun Batı derken Modern batılı paradigmadan sözetmektedir. Ona göre Aydınlanma denilen dönem karanlık bir dönemdir. Bu anlayış insanın değerler dizgesinden ve maneviyattan kopuşu ifade etmek için kullanılmaktadır. Ancak Batı denildiğinde salt Aydınlanmadan sonra gelişmiş ve egemen olmuş modern paradigma anlaşılabilir mi? Doğu denildiğinde de maneviyat ve güzelliklerle yüklü bir dünya tasarımı anlaşılabilir mi? Batıyı emperyalist yayılmacı bir düşman olarak görmek de bu noktada tutarsızdır. Çünkü tarihte dünyanın birçok yerinde yayılmacı anlayışlarla karşılaşabilmekteyiz.
Makinenin icadı ve Sömürgeciliğin bir dünyanın diğer dünya üzerinde baskı kurmasını ve diğer dünyayı yoketme aşamasına getirdiği söylenebilir ancak bunun sonuçları salt bir dünyayı değil, bütün bir insanlığı tehdit etmektedir. Batı yayılmacılığı sadece Doğuyu değil, bütün dünyayı ve insanlığı tehdit etmektedir.
c-Dinsel değerler açısından
Batı artık Hıristiyanlığı temsil etmemektedir. Bugün Batıda bir değer yitimi yaşandığı söylenmektedir. Bu noktada Batı ile doğu arasında farklılık vardır. Bu farklılık savaşlara kapı açsa da yine de bunu bir karşıtlık olarak değerlendiremeyiz. Örneğin Hıristiyan-Müslüman çatışması olarak öne çıkan çatışmalar bir karşıtlık çatışması değil, çoğu kere menfaatlerin çatışması olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu çatışmaların bir yönü de değer duygusunun bir yanlışa alet edilmesiyle alakalıdır. Farklılıklar değer duygusunun yanlışa yönlendirilmesi ile karşıtlık olarak algılanabilmiştir. Farklı olan şeytani ilan edilerek karşıt gösterilmiştir. Ancak asılda ve özde karşıtlık sözkonusu değildir. Çünkü her ikisinin de en temelde Kutsal diyebileceği değerler bulunmaktadır.
Ama Doğu ve Batı denilen dünya arasındaki karşıtlığın başka bir boyutu bulunmaktadır. Bu boyut Doğu ve Batı ifadelerinin ötesinde bir karşıtlıktır. Bu karşıtlık insanın Aydınlanma sürecine kadar ürettiği bütün bir kültürel birikimle hesaplaşmayı esas kabul eden Modern paradigma iledir. Gelenek ile yeni ve türedi olanın arasındaki karşıtlık her dönemde olsa da modern Batılı paradigma yeni ve türedi olanın egemenlik kazanmasını sağlamıştır.
O halde bu karşıtlığa yakından eğilmemiz gerekmektedir.
3-İslam Dünyasında Batı Karşıtlığının Temelleri
-Materyalist pozitivist temellere dayalı yeniçağ batı düşüncesi
Yeniçağ batı düşüncesi derken, özellikle akıl, bilim ve ilerleme fikirlerinin egemen olduğu Aydınlanma anlayışına yaslanan bir düşünceden bahsetmekteyiz. Bu anlayış, Tanrı yerine insanı, Kilise yerine aklı-bilimi ve eskinin geri, ilerinin daima iyi olduğu yolundaki anlayışı esas almıştır. Bu düşüncenin oluşumu onbeşinci yüzyıldan başlamış, etkileri yirminci yüzyıla kadar uzanmıştır.
Yeniçağ Batı paradigması akıl bilim ve ilerleme gibi üç temel üzerine bina edilmiştir. Bu üç anlayış farklılıkları yadsımakta ve tek tip bir hakikat olarak modern anlayışı sunmaktadır. İlerleme fikri ile modern zamanların insanlığın her alanda üst bir aşaması olduğunu dayatmakta. Modern olmayan toplumların aslında aşağı ilkel gelişmemiş ve vahşi olduğunu söylemektedir.
Akıl, bilim ve ilerleme kavramları mutlaklaştırılarak hakikatin mutlak ölçüsü haline getirildiğinde hayatı anlamak için tek bir yöntem tek bir hedef ve tek bir araç dayatılmış olacak ve bunun dışında kalanlar hakikat dışı gerçek dışı ve düşman olarak kabul edilebileceklerdir.
Her dönemde bir karşıtlık zihniyeti varsa da geçmişteki çatışmalar insanlığın ortak değerlerini (gelenek) tehdit etmemiştir.
Aydınlanmadan sonra özellikle mesele Doğu ve Batı meselesi olmaktan çıkmış insanlığın tarihsel süreç içerisinde insani olan dediği şeyin inkârı ve kabulü meselesine varmıştır. Geleneksel toplum yerini akılcı bir topluma bırakmıştır. Ancak değerden sıyrılmış akıl ve bilim Batı düşüncesinde de önemli eleştirilere uğramıştır.
Bu noktada Batı içinde üretilen paradigma yine Batılı düşünürlerin birçoğu tarafından eleştirilmiştir ve inkar edilmiştir.
-Modern paradigmanın bütün dünyaya her türlü imkân kullanılarak dayatılması
Modern yargıların insanlığın temel anlayışı olduğu gibi bir yanılgı ile bütün dünyayı aynılaştırmaya çalışmak elbette bozucu ve yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Farklılıklarımız olduğu gibi ortak değerlerimiz de bulunmaktadır. Farklılıklarımızı yok etmek ve farklı olanı gücümüzle ortadan kaldırarak kendimize benzetmek çabasında kurtulmak zorundayız. Farklılıklarımızı değil ortak noktalarımızı tespit ederek birbirimizle sağlıklı ilişkiler kurabiliriz. Modern pozitivist paradigmayı insanlara dayatmak farklılıkları karşıtlık olarak algılamak anlamına gelmektedir. Ve bu karşıtlık mutlaka karşıt üretecektir.
Modern batılı paradigmanın varlığı ile farklılığın karşıtlığa dönüştürmesinin çok çeşitli sebepleri vardır. En temelde bağlı olunan bir değerler dizgesinin artık esas kabul edilmemesidir. Geçmişte Hıristiyan-İslam anlaşmazlığı ve yapılan savaşlar ortak değerler dizgesi ile değil birbirleri ile idi. Farklı algılayışları ile öne çıkmış olsa da modern öncesi zamanlarda insanlığın ortak değerler dizgesi vardı. Oysa Modern Batılı paradigma, manevi olanın yok sayılmasına dönük bir ortadan kaldırma hamlesi olmuştur. Modern dönemlerde ilerleme fikri ile insanlık için belli bir gelişme çizgisi varsayılarak bu ilerleme çizgisi dışında kalan insanlar barbar ilkel ve gelişmemiş olarak kabul edilmiştir.. Bu yaklaşım insanın maddi gelişmesini kültürel gelişmesi ile paralel kabul etmiştir.
Kısacası karşıtlık özellikle egemen modern paradigmanın özünde olan bir şeydir. Bu Hıristiyan Müslüman karşıtlığı gibi üretilen bir şey değildir. Çünkü Modern paradigma insanlığın bütün bir değerler dizgesini yoksayarak varolmaya çalışmıştır. Modern paradigma batıda Hıristiyan teolojisine tepkiden de güç alarak büyümüş ve gelişmiştir. Batıda değerler dizgesi Hıristiyanlık tarafından temsil ediliyordu. Hıristiyanlığa karşı geliştirilen bu anlayış F. Bacon’un dediği gibi yanlışları silerken arada doğruların silinmesi gibi bir tehlikeyi de içinde barındırıyordu.
Şunu unutmamamız gerekmektedir ki, “Batı düşüncesi gerek Ortaçağ, gerekse Yeniçağ boyunca hep Kilisenin ekseni etrafında dönmüş durmuştur. Düşünce adamları Ortaçağda, Kilisenin doğrularını rasyonel temellere oturtma, Yeniçağda da kiliseden kurtulma yönünde hamleler yapmakla uğraşmışlardır. Bu hamleler farklı boyutlarda kendini göstermiştir. Kiliseyi reddetmekle birlikte Tanrıyı ve Din’i reddetmeyen eğilim ile, her tür dinsel anlayışı toptan reddeden iki eğilim belirmiştir.
Aslında Aydınlanma sonrası geliştirilen din ve değer etrafındaki yaklaşımların Hıristiyan teolojisinin tersyüz edilmiş hali olduğu bile söylenebilir. Örneğin “ilerleme fikri” Hıristiyanlığın tarihin hep iyiden (bir altın çağdan) kötüye doğru gittiği anlayışının tam karşısındadır.
Hümanizm, insanın zavallı, aciz ve günahkâr olduğu anlayışına tepkidir.
İsa peygamberin İncilde zikredilen “insan sadece ekmekle yaşamaz!” anlayışına Marx “insan sadece ekmekle yaşar; bütün kavgaların temelinde bu vardır” anlamına gelecek bir tepki vermiştir.
Freud dünyadan el etek çekmeyi ve ulvi sevgiyi esas alan anlayışa karşı insanın aslında cinsellik ve saldırganlık gibi iki temel yöneliminin olduğunu söyleyerek adeta Kilisenin tam tersi bir yaklaşımı dillendirmiştir. Özellikle cinsel hazları bastırmanın onları sınırlamanın ruhsal bunalımların kaynağı olduğunu vurgulamaktan geri durmamıştır.
Bugün Batıda Din karşıtlığı dolayımında şöhret bulan ve büyük dediğimiz birçok düşünce adamı büyüklüğünü, Kilise ile hesaplaşmasının büyüklüğüne ve bu hesaplaşmadaki cesaretine borçludur. Bu noktada büyüklük cevheri değil arızi; mahallî (yerel) bir büyüklük olmaktadır.
Dinsel doğruları Kilise dışında arayan eğilimin de, her tür dinsel anlayışı reddeden eğilimin de odak noktası Kilise teolojisi olmuştur. Ekseninde Kilise olan yaklaşım biçimlerinin ne tür bir felsefi derinliğe sahip olacağı da ayrıca tartışılmaya değer bir konudur.
Ancak yine de bu çabalar hakikati bulma bağlamında önemli çabalardır ve Batı dünyası çerçevesinde çok önemlidir.
Bütün değerler dizgesini Kilise ile birlikte topyekun red tavrının egemen paradigma olarak öne çıkmasının çok çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bunun sebeplerini Batıdaki sosyal ve ekonomik dönüşümlerle açıklamak mümkündür. Ancak bu konu ayrı bir çalışmanın konusu olmayı hak edecek önemdedir.
-Savunmacı ruh hali
Doğuyu kutsayıp batıyı bütün kötülüklerin kaynağı gibi gösterme anlayışı benzer biçimde Batıyı kutsayıp doğuyu şeytani görme anlayışı ile aynı zeminden hareket etmektedir. Kategorize edip düşman ilan etmek sadece yenilgi dönemlerinde ve savaş dönemlerine has bir anlayış olarak değerlendirilmelidir.
Bir yazarın belirttiği gibi İslam dünyası üç dönemde yenilgi yaşamıştır. Bunlar; Moğol istilası, Haçlı seferleri ve Birinci dünya harbidir. Yenilgi dönemlerinde insanlar içlerine kapanık ve savunmacı olurlar.
Doğu ve Batının birbirinden uzak olduğu iddiasının özellikle İslam dünyasındaki yenilgi durumuyla alakalı olduğunu düşünmekteyiz. Savaş sürecinin ruh hali yenilenlerin yenenlere ya hayran, ya da düşman olmasını getirmektedir. Savunmacı ruh hali kendimizi geliştirmemize engel olmakta ve içinde bulunduğumuz toplumdaki çatışmalara uygun zemin oluşturmaktadır. Savunmacı ruh hali Batıdan ne gelmişse kutsayan ve bunu kutsamayanı cahil ve yoz ilan eden bir kesim ile batıdan ne gelmişse reddeden ve şeytani ilan eden kesimin ruh halini ortaya sermektedir. Bu da içinde bulunduğumuz coğrafyanın gerçek aydınlanmasının önünde en önemli engeli oluşturmaktadır.
O halde çözüm nedir?
Çözüm öncelikle Doğunun ve Batının ortak kültürel mirasının olup olmadığını tespit etmektir.
4- Doğu Ve Batı: Ortak Kültürel Miras Var mı?
Doğu ve Batı ilişkisinde öncelikle yapılması gereken şeyin özellikle modern öncesi döneme ait olan ortak kültürel mirasın tespit edilmesi olduğu kanaatindeyiz. Geleneksel mirasa bakarak ancak insanlık için belli bir gelecek tasarımına varılabilir. Peki, böyle bir miras var mıdır? Bu sorunun cevabını modern antropolojik çalışmaların ışığında ortaya koymak gerekmektedir. Modern anlayış ve dejenere edilmiş gelenek arasında asli bir öz bulmak zorundayız. Doğu ve Batı ilişkilerinde modern paradigma da, dejenere edilmiş gelenek de bizi sağlıklı bir sonuca ulaştıramaz.
Şunu unutmamak gerekir ki, bugünkü Batı medeniyeti denilen yapıda İslam medeniyetinin uzantılarını görmemiz mümkündür. Dolayısıyla ortak bağları dikkate alınmadan tasnifler yapmak İslam medeniyetini de anlamamak anlamına gelecektir. Gerek Ortaçağ denilen dönemde gerek Rönesans ve Yeniçağda Müslüman düşünürlerin etkisi ve damgası inkar edilemez. Bu yüzden Batı karşıtlığı kimi kere bizim kendimize ait değerlerden de kopmamızı ve yanlış anlamamızı getirecektir.
Ayrıca burada kategorilerin ötesinde bir insansal temel aramak durumundayız. Bütün insanlar için insani olanı ifade eden bir sağlam temel bulunabilir mi? sorusunun cevabını aramaya çalışmamız gerekmektedir. Burada insandan; insanın yapıp ettiklerinden yola çıkılması gerekmektedir. Eğer insansal bir öz ve asl bulabilirsek ortak kökler ve ortak anlamlar bulmamız mümkün olacaktır. Asılları bulmak farklılıklarla karşıtlıkları sağlıklı bir biçimde anlamamızı sağlayacaktır. Bu yüzden biz insansal değerlerin kökeni ve bu köken karşısında geliştirilen anlayışlar üzerinde durmalıyız. Doğu ve Batı gibi kategorik ayrımlardan ziyade insansal temeller gibi daha genel bir özü arama çabası insanlığın problemlerini çözmede sağlıklı bir sonuca götürebilir.
Doğu ve Batı tarih boyunca birbirlerinden etkilenmiş ancak her iki dünya da zaman zaman ortak değerler dizgesinden uzaklaşmış zaman zaman bu değerler dizgesini yeniden ihya etmiştir. Bilinen insanlık tarihine baktığımızda, bütün insan topluluklarında belli bir değerler dizgesini bulmaktayız. Buna Seyyid Hüseyin Nasr’ın ifadesi ile gelenek diyeceğiz. Değerler belli arızi (sosyal, coğrafi ve kültürel) sebeplerle farklı anlaşılmakla birlikte en temelde bir esas bulunmaktadır. Gelenek sabit kalan şey; değişen ise bizim gelenekten anladıklarımızdır. Bu anladıklarımız ya gelenekle örtüşmekte; ya da örtüşmemektedir. Örtüşmediğinde sapma, örtüştüğünde ihya ve diriliş ortaya çıkmaktadır.
Gelenek derken tarih içerisinde insanın bağlı olduğu temel ve değişmez değerler dizgesini anlamaktayız. İnsan her dönemde bu değişmez değerler üzerine yeni şeyler bina etmiştir. Bu yeni şeyler insanın tecrübe birikiminin ürünüdür. Bu değerler dizgesini reddettiğini söyleyenler bile çoğu kere varlıklarını bu değerler dizgesi ile ifade edebilmişlerdir. Bu noktada gelenek sabit kalan ancak varlığını her an hissettiren dinamik bir güçtür. Gelenek derken ayrıca büyük tektanrıcı dinlerin ortak değerleri ve özü de anlaşılabilir.2
Doğu ve Batı ilişkisini gelenek bağlamında irdelersek üç tavır ile karşılaşırız.
a-Gelenekten Sapma
Sosyal ilişkilerin gelişmesi ile birlikte birçok sebeple insanların gelenekten sapmaları sözkonusu olmuştur. Bu dinler olarak öne çıkan birçok oluşumda görülmüştür. Dinler asli dinden (gelenek) sapma sonucu ortaya çıkmışlardır.
b-Geleneği Arayış
Geleneği arayış derken insana karşı konumlanmış bir değerler dizgesine başkaldırı hareketini ifade edebiliriz. Bu arayış her çağda kendini göstermiştir. Modern çağda da özellikle aydınlanma döneminde Kilise tarafından temsil edilen dinsel anlayışı sorgulama çabaları olmuştur.Bu çabaların hepsini -vardıkları sonuçlar farklı da olsa-geleneği arayış olarak nitelendirebiliriz.
c-Kökler
Dinin (geleneğin) özünü -önyargılardan uzaklaşıldığı takdirde- insanı çözümleme çabasında olan bütün yaklaşımlardan çıkarmamız mümkündür.
Din üzerine ortaya atılan birçok teorinin içine nüfuz ettiğimizde burada genel çerçevesini görebileceğimiz bir asıl ile karşı karşıya gelmemiz mümkündür.
Ancak elbette dinsel anlayışlardan değil bir asıldan bir asli dinden sözediyoruz burada. Çünkü dinsel anlayışlar insanların sayısı kadar çok ve çeşitli olabilir ama bütün bu anlayışlar bir asıla yaslanarak vücud bulurlar.
G.Vico, “Medenileşmiş uluslar kadar barbar olan bütün uluslar da zaman ve mekân bakımından birbirlerinden uzak olmaları nedeniyle ayrı ayrı kurulsalar da şu insani üç âdeti daima korumuşlardır. Hepsinin dini vardır, hepsi evlilikleri törenlerle kutsar, hepsi defin töreni yapar… ‘Birbirlerinden haberdar olmayan insanlar arasında doğan bir örnek fikirler ortak bir gerçeklik zeminine sahip olmalıdır’ aksiyomu ile bunların bütün topluluklarda korunmuş olması bilimin ilk ilkeleri olmalarını hak ederler.”3 demektedir.
Geçmişten bugüne geliştirilen bütün dinsel anlayışların özünde iki tane temel özellik dikkatimizi çekmektedir. Bunlardan ilki Tanrı inancı ve diğeri de kendi dışındakine saygıdır. Biz bunları Tevhid ve emanet diye adlandırmaktayız.
Geleneğin evren ve insan anlayışına eğildiğimizde Tevhid ve Emanet ilkesi ile şekillenen bir evren ve insan tasarımı ile karşı karşıya kalmaktayız.
Tevhid birlik; birlemek anlamına gelir. Dinsel terminolojide dar anlamıyla Tanrının birliğini ifade eder..
Bu ilke Tanrı, Evren ve insan arasındaki uyumu ve birliği simgeleyen bir ilkedir. Tanrı ve insan, insan ve evren, insan ve insan ilişkilerindeki uyumu işaretleyen bir ilkedir. Bunun anlamı da insan için orijin olarak birlik, öz olarak birlik ve din olarak birlik demektir.
Emanet ilkesi ise insanın ayrı bir değer olarak öne çıkmasına işaret etmektedir. İnsan evrende sorumluluk sahibi özgür varlıktır. Bu sorumluluğu insana sunan emanet anlayışıdır. Evren insana sunulmuş bir emanettir. Özgür olması sebebiyle emanetin kendisine sunulduğu bir varlıktır insan. Emanet sahibi olmak özgür olmayı da gerektirmektedir. Emanet sahibi olmak hem kendine hem de ötekine karşı saygılı olmayı gerektirmektedir. Hem kendi varlığını hem de ötekinin varlığını korumayı öngörmektedir. Çünkü evrende bütünün birliği sözkonusudur. Bütün var olanlar bir biçimde birbirlerine bağlı olarak varolmaktadırlar. Varlıklardan herhangi birinin yokolması bütün varlık düzenini bozabilecek bir yıkıma kapı açabilecektir. Bütün tabular, yasaklar ve ahlaki buyruklar bu ilkeden beslenmektedir.
Peki acaba geleneği yaslanarak bir yeni paradigma üretilebilir mi? Ya da gelenek için bir gelecek sözkonusu mudur?
5-Modern Batılı Paradigma Karşısında Geleneğin Geleceği Var Mı?
Özellikle Yeniçağla birlikte insanlığın yüzyüze kaldığı büyük altüstoluşlar insanın hayata bakışını oldukça bulandırmıştır. Bu yüzden kimi filozoflar çağımız için “bulanık” ifadesini kullanmaktan çekinmemiştir. Bunun en önemli sebebi bir değerler dizgesini temsil eden din ile, insanın fiziksel dünyadan istifade etme yolunda yaptığı hamlelerin bütünü olan bilim arasında oluşturulan uçurum olmuştur. Tarihsel gelişim içinde bilim din adına, din ise bilim adına dışlanmıştır. Ancak bu ikisini bir arada tutmak isteyen eğilim de bulunmuştur. Özellikle Rocer Bacon’un çabaları bu konuda önemlidir. O manevi olanı yoksaymadan dünyayı anlamanın yolunu gösteren önemli bir düşünürdür. O, bilim ve dinin birbirinden kopmasının insanın varlık olarak bölünmesini getireceğine; bu yolla da; dinin bağnazlığı, bilimin ise inançsızlığı besleyeceğine vurgu yapmıştır. Bu düşüncelerinde İslam filozoflarının etkileri görülmektedir.. Roger Bacon Müslümanların talebesidir. Onun üzerinde İbni Sina’nın çok önemli etkisi vardır. Ona göre İbni Sina Filozofların şahı ve önderidir.” O sık sık İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi ve Albumazar’a 4 ve başka düşünürlere gönderme yapmıştır.”5
Anlayışını kurarken Müslümanlardan etkilenmesi onun hem madde ve ruh karşıtlığı anlayışından, hem de birbirine zıt iki ayrı gerçeklik anlayışından kurtulmasını sağlamıştır. O hem dine götüren içsel tecrübe ve aydınlanmayı, hem de deney ve gözlemi düşünce sistemini oluştururken temel kabul etmiştir.
Daha sonra onun izinden giden eğilim de özellikle İngiliz felsefe çevresinde etkili olmuştur.
Aslında dinler de, ideolojiler de insan gerçeğinden kopamamışlardır. Ne maddeyi inkâr eden yaklaşım kendisini maddeden kurtarabilmiş, ne manevi olanı inkâr eden yaklaşım çoğu kere manevi olanın savunuculuğunu yapmaktan geri durabilmiştir. Bu iki yaklaşımın (ruhbanlık ve materyalizm) da hayat ve insan gerçeği karşısında çelişkiler yaşadığı ortadadır. İnsan bir yönüyle kendisini bu dünyadan ayrı görmüş (ahlak, sanat, din) diğer yanıyla bu dünyayı anlamaya çalışıp fiziksel olarak rahat etmek istemiştir (bilim).
Modern çağda Din etrafındaki tartışmaların bir yönüyle asli din (gelenek)in açığa çıkması noktasında önemli katkılar sunduğu söylenebilir. Bu katkılar geleceğin inşasında geleneğin asli unsur olacağını göstermektedir. Modern dönemde tanrı ve din daha asli ve daha net bir biçimde anlaşılma şansına sahiptir. Çünkü insanlığın tecrübe birikimi asli din için önemli bir kazançtır.
Çağımızın önemli ateistlerinden A.Flew’in Tanrıcı olduğunu açıklaması ve “bir İlk Sebep olan Tanrıya inanmayı düşünmeye başlamamın yegâne sebebi, kendi kendisini üreten ilk organizmaların kaynağına ilişkin naturalistik bir açıklama getirmenin imkânsızlığıdır”6 diyerek ateizme ilişkin bütün söylediklerinin üzerine bir çizgi çekmesi dikkate değer bir husustur.
Dinin zaman süreci içinde yok olacağı iddiası artık miadını doldurmuş bulunuyor. İnsanlar artık “Tanrının İntikamı”7ndan ve dinin geri dönüşünden sözediyorlar. Bu geri dönüşün mahiyeti ve boyutları ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur. Geri dönen şey kendinden bir şeyler kaybederek mi, yoksa asli unsurlarını muhafaza ederek mi geliyor? Bu ayrıca tartışılmaya değer bir konudur.
Modern dönemlerde ortaya atılan Tanrının geleceği var mı sorusu bütün geleneğin ortadan kalkabileceği anlayışından beslenmektedir.
“Tanrının geleceği var mı?” sorusu ilerleme fikrinin ortaya koyduğu bir sorudur. Bu soru pozitivizmin tarihsel şemasına uygun düşen bir sorudur. Bu yüzden yanlış bir sorudur. Tanrının belli bir tarihsel zaman diliminde ortaya çıktığı anlayışının uzantısı olan bu soru birçok dinsel eğilim ile sorunlar yaşayan bir anlayışın uzantısı olarak değerlendirilebilir.
Eğer aşkın bir varlıktan söz ediyorsak aşkın bir varlık için içkin bir gelecek tasarımında bulunabilir miyiz? Yok, eğer insanın ürettiği bir Tanrıdan ya da Tanrılardan söz ediyorsak o zaman “insanın geleceği var mı?” şeklinde sormamız gerekecektir. İnsanın geleceği varsa bu anlamda şöyle ya da böyle bir Tanrı, ya da Tanrıların da geleceği olacaktır.
Ancak geleneğin Tanrısı mutlak varlıktır ve zamanlar üstüdür. Bize sunulan bütün modern antropolojik veriler Tanrı fikrinin olmadığı bir zaman dilimi gösterememektedir.
6-Tanrısız Bir Dünya Algısında İnsan ve Hayat
Özellikle Yeniçağda tarihi evrimci yaklaşımla yorumlayan ilerlemeci (progressive) ve evrimci (evolation) anlayışların dillendirdiği “ileride daha güzel bir dünya“ yaklaşımı, bilimsel gelişmelerdeki önemli sıçramalara rağmen insanların gelecekle ilgili görüşlerine iyimserlik kazandırmamıştır.
Birinci ve ikinci dünya savaşları, soykırımlar, atom bombası, kitlesel katliamlar, etnik ayrımcılığın daha bir katmerli hale gelmesi, sömürgecilik vs. hep “ileride daha iyi bir dünya” sloganını boşa çıkaran faktörler olmuştur. Bilimsel sıçramalar ve teknolojik gelişim, insanı daha bir kâmil (olgun) yapmamış, cinayet ve vahşet araçlarının daha da gelişmesine imkân hazırlamıştır.
Dinin yerine bilimi koyduklarını iddia edenler azalmış; manevî alandaki boşluğa vurgu yapan söylemler gelişmiştir.
Jean Budrillard bir yazısında özellikle Aydınlanma ile birlikte daha sıkı bir şekilde dile getirilen “ileride daha iyi bir dünya” sloganının insanın bilimsel gelişmelerine ivme kazandırdığı, şimdilerde ise felaket tellallığının kötü gidişattan insanların kurtuluşuna vesile olacağını vurgulamaktadır. Bu yaklaşımda bile dünyanın kötüye gittiği ve genel bir bunalım olduğu yargısı egemen. Peki, bunu ortaya koyan veriler neler.
Kabataslak bakıldığında bunalım, kimi kere siyasi, kimi kere ekonomik, kimi kere sosyal alanda belirmektedir. Ancak birçok düşünürün de altını çizdiği gibi bunalımın sebebi en temelde ahlâkî ve manevî yönde bulunmaktadır. Bunalımın varlığını gösteren veriler şu şekilde ortaya konulabilir.
İntiharların ve ruhsal bunalımların artması, gelir dengesizliği, bütün ülkelerde gelişen yıkıcı ve bozucu eylemler, bireyselleşmenin ve ötekine karşı duyarsızlaşmanın yaygınlaşması, dünyada gelir dengesizliğinin artması ve ekolojik dengenin bozulması olarak özetleyebileceğimiz bir sürü problemle karşı karşıya bulunmaktayız.
Bütün bunlar bir ahlâk sorunuyla da karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaktadır. Bunlar nasıl aşılacaktır?
Martin L. King insanlık için “balıklar gibi yüzmeyi, kuşlar gibi uçmayı öğrendik, ama insan gibi yaşamayı öğrenemedik” anlamında bir şeyler söylemişti.
Yaşadığımız dünyada bilimsel gelişmelerin, sömürgeciliğin, köyden kente göç v.s’nin getirdiği kimi sorunlar elbette geleneğin sunduğu dünya anlayışının insani sorunların çözümünde hala dinamik bir güç olduğunu göstermektedir.
İnsanlık, savaş teknolojisinin gelişmesiyle birlikte atom bombası ve nükleer savaş gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Bu gerçek, savaşta yaşlıya, kadına, çocuğa ve silahsıza dokunmama gibi geleneksel ilkenin ne denli hayati olduğunu ortaya koymaktadır.
Köyden kente göçün de beraberinde getirdiği kimi sorunlar, örneğin zengin yoksul arasındaki derin uçurum, zengin yoksul ilişkisinde “insanın insan üzerindeki hakkı” gibi geleneksel ilkeyi hatırlamamıza vesile olmaktadır.
Bunların yanı sıra iç savaşlar, soykırım, etnik ayrımcılık gibi faktörler; insanın insana ve diğer varlıklara karşı gerçekleştirdiği suç olarak nitelenen eylemler, insanın ötekine karşı sorumluluğu meselesini ele almak zorunda bırakmaktadır bizi.
Kent yaşamında insan sayısının artışına paralel olarak insanın yalnızlaşması ve insan ilişkilerinin sıcaklığını yitirerek azalması da yine gelenek açısından irdelenmesi gereken konulardır.
Bu konular çoğaltılabilir elbette. Kısaca söylemek gerekirse bütün bu meseleleri analiz etmede ve insanın insanla, insanın çevreyle ilişkisinde geleneğin sunduğu açılımlar her zaman insana bir çıkış yolu gösterecek önemdedir.
İnsanın umutları özlemleri varoldukça gelenek varolacaktır. İnsani olan, her zaman mutlak Tanrının yanında olacak ve kutsalı kendisine sığınak yapan sahte mabutlara karşı koyacaktır. İnsan kendisini Tanrı ile birlikte her an yeniden yaratacaktır. Çünkü sadece geleneğin geleceği olacaktır. Gelenek karşıtlığı bile varolmak için çoğu kere geleneğin imkânlarına yaslanmak zorunda kalacaktır.
Anti-Batıcılık batıyı anlamanın önünde en önemli engeldir. Bu tavır insanları dünyaya ve hayata yabancılaşmaya vardırmaktadır. Çünkü batı sadece modern paradigmadan ibaret değildir.
M.İkbal, Batının belli bir süre sonra yıkılacağı ve yerine Müslümanların medeniyetinin geleceğini umuyordu. Ancak bugün bakıldığında Batının yıkımının sadece Batının yıkımı anlamına gelmeyeceği anlaşılmaktadır.
İnsan kaybettiğini aramak durumundadır. Belki batının kaybettiği doğuda, doğunun kaybettiği batıdadır. Bunu anlamak için doğuculuk ve batıcılığı; doğu karşıtlığı ve batı karşıtlığını aşmak gerekmektedir. Ancak karşıtlıkları aşmakla ulaşılabilecek bir bakışaçısına ihtiyaç bulunmaktadır.
SONUÇ
Asl ve öz açısından bakıldığında insanlığın peşinde koştuğu dinler ideolojiler ve idealler tamamen insani endişe ve kaygılarla ilgilidir. Daha iyi ve daha üst bir dünya yaratma arzusu insanların temel hedefi; asıl amacıdır. Ancak işin içine biçim girdiğinde özün üstü örtülmekte; gizlenmektedir. Asl ve öz kimi kere biçimlerle, imajlarla örtülüp yoksayılmaktadır.
Yahudilik ve Hıristiyanlığın birbirleriyle kopuşunda biçimlerin özü kapatması büyük rol oynamıştır. Öz yokolduğunda ritüeller, ahlaki değerler ve inanç, zeminini kaybetmiş olmaktadır. Çünkü öz “bir şeyin kendisi ile tanımlandığı” şeydir. Biçim özü tanımlamaya kalktığında sapma karmaşa ve bozulma kaçınılmaz olmaktadır.
İnsanın Tanrı ile, insanın insan ile ve insanın evren ile ilişkisini bozan bu durum herkesin herkesle savaşının da temel sebebidir..
Günümüz dünyasındaki İslam algısı da tamamen biçimlerle ortaya konulanlara dayanmaktadır. Bu Aslı anlamayı güçleştirmekte hatta çoğu kere imkânsız kılmaktadır.
KAYNAKÇA
—GUENON Rene, Doğu Ve Batı, Türkçesi Fahrettin Arslan, İst.1980
—BOUTROUX Emile, Çağdaş Felsefede İlim ve Din, çev. Hasan Katipoğlu, İst.,1997
—SÖNMEZ Bülent, Modern Batı Düşüncesi Hıristiyanlık ve Din Algısı, İst.2008
—RUSSELL B. Batı Felsefesi Tarihi-II (Ortaçağ),Çev. Muammer Sencer, İst.1994
—KEPEL Gilles, Tanrının İntikamı, çev. Selma Kırmızı, İst.- Şubat, 1992
