Evrensel Ümmet ve Ortak İnsanlık Ailesinin İmkânı
“Ey insanlar! Şüphesiz, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve sizi halklar ve kabileler kıldık ki birbirinizi tanıyasınız. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en çok takvâ sahibi olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât 49:13)
Giriş: Birlik ve Çeşitlilik Üzerine İlahî İlke
Kur’ân-ı Kerîm’in Hucurât Suresi 13. ayeti, insanlığın ortak kökenini ve birliğini vurgulayan evrensel bir ilkedir. Tüm insanlar tek bir erkek ve kadından türemiş olup farklı kavim ve kabilelere ayrılmıştır; bu farklılıkların amacı çatışma değil, “birbirinizi tanımanız” yani karşılıklı tanışma ve kültürel zenginleşmedir. Üstünlüğün ölçütü ise ırk, millet, güç veya servet değil, takvâ (Allah’a karşı derin sorumluluk bilinci) ve ahlâktır. Bu ilke, ortak bir insanlık ailesi fikrinin İslâmî temelini oluşturur. İnsanlık, özünde tek bir büyük topluluk olup ancak erdem ve bilinç bakımından değerlendirilebilir. Nitekim İslam, tarihte çeşitli renk ve kökenden insanları aynı ümmet potasında kardeş kılmayı hedeflemiştir. Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi, ilk İslam toplumunda “siyahla beyazı, sarıyla kırmızıyı, Arap’la Bizanslıyı, İranlıyla Habeşliyi ve yeryüzündeki diğer bütün insanları tek bir ümmet bağı altında toplayan” bir inanç hâkim olmuştur; orada herkesin Rabbi bir olup insanlar Allah’ın buyrukları karşısında eşittir ve en üstünün “Allah’tan en çok korkan, ahlaki bilinç sahibi olan” olduğu kabul edilir. Bu, İslam’ın evrensel ümmet anlayışının bir yansımasıdır: Kabile, ırk, sınıf fark etmeksizin ortak değerlere dayalı bir kardeşlik.
Ne var ki bu ideal “evrensel ümmet” veya ortak insanlık ailesi tasavvuru, modern dünyada ağır meydan okumalarla karşı karşıyadır. Küresel ölçekte işleyen siyasi-ekonomik sistemler ve ideolojiler, insanlığı birleştirmek şöyle dursun, aksine derin ayrılıklara, çatışmalara ve ifsada (bozulmaya) sürüklemektedir. Bugün dünya düzenine yön veren küresel sistem, birçok eleştirel düşünce insanına göre insan fıtratını bozmakta, toplumları ayrıştırmakta ve adeta insanlığı topyekûn bir işgal altında tutmaktadır. Bu makalede, Kur’an’ın ortaya koyduğu ortak insanlık ailesi imkânını merkeze alarak, günümüz küresel düzeninin insan üzerinde bıraktığı tahribatı çok disiplinli ve eleştirel bir yaklaşımla inceleyeceğiz. Küresel sistemin insana ve topluma yönelik ifsad ve işgal politikalarını; İsrail’in bu düzende oynadığı tetikçilik rolünü; tüketim toplumunun inşasıyla aile ve değerlerin aşınmasını; queer teori ve benzeri akımların geleneksel insan anlayışını nasıl sarstığını; post/transhümanizm ideolojisinin insanlığın geleceğini nasıl tehdit ettiğini; ayrıca iklim krizleri ve pandemiler gibi ekopolitik travmaların küresel güç mücadelelerinde nasıl araçsallaştırıldığını tartışacağız. Bunu yaparken İslam düşüncesi ile modern felsefi/eleştirel teori perspektiflerini buluşturacak; mevcut literatürü yorumlayarak aşmaya, yeni bakış açıları ve öneriler geliştirmeye gayret edeceğiz. Hedefimiz, disiplinlerarası bir çözümleme ortaya koymak ve insanlığın ortak geleceğine dair ufuk açıcı bir katkı sunmaktır.
Küresel Sistem: Emperyal İfsad ve İnsanlığın İşgali
- yüzyılın mevcut küresel düzeni, kökleri sömürgecilik ve emperyalizme uzanan, iktisadi ve kültürel hegemonyalarla örülmüş bir sistemdir. Bu sistem, insanlığın önemli bir bölümüne refah vaad ederken gerçekte sömürü, böl-parçala yönet, kültürel tahakküm gibi araçlarla işlev görmektedir. Küresel emperyalizm, dünya genelinde fesat ve kaosun başlıca sebebi olarak nitelenir. Emperyal güç odakları, kendi çıkarları uğruna her yolu mubah görerek ulusları birbirine düşürmekten, toplumları ifsad edecek (yozlaştıracak) planlar uygulamaktan çekinmez. Nitekim Medeniyet Vakfı’nın bir analizinde vurgulandığı üzere, “küresel emperyalizm bozguncudur, çatışmacıdır, zalimdir, çıkarcıdır, açgözlüdür, zorbadır… Batı uygarlığı sadece ifsat üretir, ondan insanlık namına bir hayır beklenmez”. Bu sert ifade, modern dünya sisteminin ahlâkî açıdan ne denli yıkıcı görüldüğünü ortaya koyuyor. Son birkaç yüzyıllık tarih, Batı emperyalizminin işgalleriyle doludur; Asya’dan Afrika’ya geniş coğrafyalar sömürgeleştirilmiş, zenginlikler yağmalanmış, toplumlar köleleştirilmiştir. Emperyal paradigmaya göre “Batı dışındakiler”, medeniyet projesinin nesnesi olmaktan öteye değer taşımaz; bu bakışın neticesi olarak da dünya bugün kan ve gözyaşı içerisinde, ahlâkî dejenerasyonun pençesindedir.
Küresel kapitalizm, bu emperyal düzenin ekonomik ayağını oluşturur. Çokuluslu şirketler ve finans oligarşisi, kâr maksimizasyonu adına insan emeğini ve doğal kaynakları sınırsızca sömürmektedir. Tüketim ve üretim döngüsü sürekli hızlandırılırken, yeryüzünün ekolojik dengesi de bozuluyor; çevre kirliliği, ormansızlaşma, iklim değişikliği gibi krizler art arda geliyor. Örneğin düşünür Mehmet Pamak, “önce insan fesada sürüklendi, sonra bu müfsid insan doğayı da kirletti” diyerek fıtratı bozulan insanın topyekûn dünyayı yaşanmaz hale getirdiğini belirtir. İnsan eliyle atmosfere salınan gazlar, denizlere karışan atıklar, genetiği değiştirilmiş organizmalar, nükleer denemeler – tüm bunlar hem doğayı hem insanoğlunun kendisini tehdit ediyor. Kur’an-ı Kerim’in “insanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıktı” (Rum 30:41) şeklindeki uyarısı adeta günümüz manzarasını tarif etmektedir. Modern insan, maddî ilerleme uğruna manevî ve etik değerlerden uzaklaştığı ölçüde kendi felaketini hazırlamaktadır. Bu durum, Francis Fukuyama gibi seküler düşünürlerin bile tespit ettiği bir olgudur: İnsan fıtratının hiçe sayılması, uzun vadede toplumsal çöküş ve mutsuzluk getirmektedir.
Küresel düzenin yalnızca maddî sömürü ile değil, zihinsel/ideolojik işgalle de insanlığa zarar verdiği vurgulanmalıdır. Zihinlerin işgali, toprakların işgalinden daha derin ve kalıcı bir tahribat oluşturur. Emperyal güçler, askeri istilalardan önce kültürel hegemonya kurmakta, medya ve eğitim araçlarıyla zihinleri şekillendirmektedir. Bir düşünürün ifadesiyle “Batılı toplumlar işgal edecekleri ülkelerde önce o ülkenin insanlarının zihinlerini işgal eder, sonra fiziki işgali gerçekleştirir.”. Bu strateji, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla küresel ölçekte işlemektedir. Hollywood filmleri, dijital oyunlar, sosyal medya platformları sadece “eğlence” sunmakla kalmaz; aynı zamanda tek tip bir dünya görüşü, tüketim odaklı bir yaşam tarzı ve egemen ideolojilere uygun değerleri de zihinlere enjekte eder. Osman Yüksel Serdengeçti yıllar önce bu tehlikeye dikkat çekerek “kültür emperyalizminin siyasi ve askeri emperyalizmden daha tehlikeli” olduğunu söylemiştir. Bugün de gazeteci-yazar Selim Çoraklı, emperyalist medyanın “ellerine silah verilen askerlerden kat kat tehlikeli” olduğunu vurgulamakta, çünkü medyanın çarpıtılmış enformasyonu zihinleri esir almaktadır. Bunun sonucunda insanlar kendi öz değerlerinden koparılıp küresel sistemin istediği gibi düşünmeye ve yaşamaya koşullandırılıyor. Kısacası, modern dünya düzeni bir yandan ekonomik-siyasal zorbalıkla, diğer yandan ideolojik-kültürel manipülasyonla insanlığın bütünlüğünü ve fıtratını hedef almaktadır.
Küresel Hegemonya İçinde İsrail: Tetikçi Devletin İşlevi
Küresel sistemin özellikle Ortadoğu’daki görünür eli ve “tetikçisi” olarak sıkça anılan bir aktör vardır: İsrail Devleti. İsrail, sadece küçük bir Orta Doğu ülkesi değil, aynı zamanda mevcut dünya düzeninde belirli güçlerin çıkarlarını koruyan bir ileri karakol işlevi görmektedir. Tarihsel olarak İsrail’in kurulması (1948) ve bölgede sürdürdüğü politikalar, emperyalist-kolonici emeller ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. 1917 Balfour Deklarasyonu’ndan itibaren Filistin coğrafyasının bir Yahudi yurdu haline getirilmesi projesi, dönemin büyük güçlerinin (İngiltere başta olmak üzere) sömürge stratejilerinin parçasıydı. Sonraki on yıllarda da ABD ve Batılı müttefikler, İsrail’e koşulsuz destek vererek bölgede kendilerine sadık bir güç odağı yaratmış oldular. Bu durum, kimi analistler tarafından “ABD’nin ileri karakolu”, “Batı’nın silahlı garnizonu” şeklinde tanımlanmıştır. Nitekim günümüzde İsrail, küresel emperyalizmin operasyon üssü konumundadır. Gazze’de ve Filistin’in diğer işgal altındaki topraklarında yaşananlar, tek başına İsrail’in marifeti olmayıp, “küresel küfür sisteminin işleyiş biçimi” olarak görülmektedir. Bir başka ifadeyle, İsrail üzerinden bölgeye uygulanan şiddet ve istikrarsızlık, küresel güç dengelerinin ve çıkar hesaplarının yansımasıdır. Doç. Dr. Mahsum Aytepe, Gazze’deki vahşetin “İsrail’in değil küresel küfür sisteminin çalışma tarzı” olduğunu belirtirken; İsrail’i de “küresel emperyalizmin operasyon üssü” olarak tanımlayarak bu gerçeğe işaret etmektedir.
İsrail’in küresel sistemdeki rolü birkaç boyutta ele alınabilir. Birincisi, askeri-stratejik boyuttur. İsrail, son derece gelişmiş bir askeri-sanayi kompleksine sahiptir ve nüfusuna oranla dünyada en büyük silah ihracatçısı konumundadır. Yüksek teknolojili silahlarını ve gözetim sistemlerini (İHA’lar, siber teknolojiler vs.) dünyanın dört bir yanına pazarlamakta; bu da küresel çatışmaları besleyen bir unsur olmaktadır. Üstelik bu silahlar çoğu zaman otoriter rejimlere veya çatışma bölgelerine satılmakta, uluslararası ambargolar İsrail tarafından rahatlıkla delinebilmektedir. Böylece küresel kapitalizm ve savaş ekonomisi çarkında İsrail kritik bir tedarikçi ve AR-GE merkezi işlevi görür. İkincisi, jeopolitik istikrarsızlık boyutudur. Bölgedeki ihtilaflar – özellikle İsrail-Filistin sorunu – sürekli alevlendirilerek Orta Doğu’da kalıcı bir kaos hali yaratılmaktadır. Bu kaos, emperyalist güçlerin bölgeye müdahalesini kolaylaştırmakta, silah satışlarını artırmakta ve bölge halklarının birlik oluşturmasını engellemektedir. Nitekim 2010’da Türkiye’de düzenlenen bir protestoda konuşmacılar, “Ortadoğu bir bütündür ve kardeştir; ABD, NATO, İsrail ve yerli işbirlikçiler defolmadıkça bölgemiz barışa hasret kalacaktır” diyerek dış müdahalelerin bölge barışını nasıl baltaladığını dile getirmişlerdir. Aynı konuşmada “ABD ve tetikçisi İsrail” ifadesinin kullanılması manidardır. Bu ifade, İsrail’in Amerikan emperyal stratejisindeki taşeron rolünü net biçimde ortaya koyar. Örneğin, ABD’nin bölgede planladığı saldırı veya projelerde İsrail fiilen tetik düşürmekte, provokasyonlar yapmakta veya müdahalelere zemin hazırlamaktadır.
Üçüncü boyut, ideolojik-siyasal boyuttur. İsrail, kendisini “Yahudi halkının ulus-devleti” olarak tanımlarken, ideolojik temelini kendisini Tanrı tarafından seçilmiş millet görme inancından alır. Bu “seçilmişlik mitosu”, Filistin topraklarının kendilerine vadedildiği teolojik iddiasıyla birleşerek yayılmacı politikalarını meşrulaştırmakta kullanılmıştır. Oysa böyle bir etnik-dini üstünlük iddiası, Hucurât 13 gibi ayetlerde ifadesini bulan evrensel insanlık eşitliği prensibine tamamen aykırıdır. Şinasi Gündüz gibi ilim adamları, İsrail’in işgal ve soykırım politikalarının arkasında bu mitolojik seçilmişlik ve vadedilmiş topraklar söyleminin yattığını, bunun da modern siyasette tehlikeli bir ideolojik motor görevi gördüğünü belirtmektedir. Uluslararası hukuk düzleminde bakıldığında da İsrail’in uygulamaları (ilhaklar, yerleşim politikaları, abluka, etnik ayrımcılık) giderek apartheid rejimine benzetilmekte ve evrensel insan hakları ilkelerini çiğnemektedir. Ancak ne var ki küresel sistemin işleyişi içinde, İsrail bu ihlallerden dolayı ciddi bir yaptırımla karşılaşmamaktadır. Birleşmiş Milletler kararları sık sık ABD vetosuna takılmakta; diğer uluslararası kurumlar da İsrail’e karşı etkisiz kalmaktadır. Bu da aslında küresel sistemdeki çifte standardın, güçlünün hukukunun geçerli olduğunun bir göstergesidir.
Dördüncü boyut, bölgesel vekâlet savaşları ve tetikçilik bağlamıdır. İsrail, Orta Doğu’da komşu ülkelere yönelik hava saldırıları, istihbarat operasyonları, siber saldırılar gerçekleştirmekte; böylece küresel güçlerin bölgeye doğrudan bulaşmadan hedeflerine ulaşmasını sağlamaktadır. Örneğin Suriye’deki İran hedeflerine İsrail müdahaleleri, İran’ı zayıflatma stratejisinin parçasıdır. Yine Filistin’de süreğen çatışma hali, “İslâm dünyasının kalbinde bir yara” olarak tutulmakta; bu sayede Müslüman toplumların enerjisi Filistin meselesine odaklanırken, diğer yandan bölge devletleri İsrail tehdidiyle ABD yörüngesinde kalmaya zorlanmaktadır. Türkiye’deki bir sivil toplum açıklamasında bu husus çok net ifade edilmiştir: “Bölgemizde tek bir nükleer tehdit vardır, o da ABD’nin hamiliğini yaptığı İsrail terör devletidir.” denilerek, NATO füze kalkanı projesinin aslında bu tehdide karşı değil İran gibi komşulara karşı kullanıldığı, Türkiye’yi ABD-İsrail eksenine daha da bağımlı kılacağı eleştirilmiştir. Bu perspektifte İsrail, bölgeyi tehdit eden bir maşa olarak resmedilir. Yine aynı açıklamada “tek bir düşmanımız var, o da ABD ve tetikçisi İsrail’dir” denerek geniş bir kitle nezdinde bu algının yerleştiği görülür.
Sonuç olarak, İsrail modern küresel sistem içinde hem ideolojik hem stratejik katmanda kritik bir rol oynar. Kimi zaman doğrudan bir aktör, kimi zaman vekil bir tetikçi olarak, emperyal güçlerin projelerinde yer alır. İsrail’in varlığı ve politikaları, emperyalizmin sürekliliğine hizmet edecek şekilde kullanılırken, en büyük bedeli Filistin başta olmak üzere bölge halkları ödemektedir. Bu tablo, insanlığın ortak ailesi idealine terstir: Bir tarafta kendini üstün gören ve güç biriktiren bir blok, öte tarafta ise mazlum ve şeytanlaştırılan topluluklar. Evrensel adalet ve barış için, bu çarpık düzenin aşılması; İsrail-Filistin dahil tüm sorunların hakkaniyet temelinde çözülmesi elzemdir. Aksi halde küresel sistemin bu ayrılıkçı ve ifsat edici politikaları, insanlık ailesini bir araya getirmek bir yana, mevcut uçurumları derinleştirmeye devam edecektir.
Tüketim Toplumu ve İnsani Değerlerin Erozyonu
Küresel sistemin insanlığı ifsad etme yöntemlerinden biri de toplumsal dokuyu zayıflatan ve bireyleri köklerinden koparan bir tüketim kültürü inşa etmektir. Son yüzyılda, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya genelinde bir tüketim toplumu oluştu. Kapitalist üretim biçimi, sürekli büyüyen pazarlar ve durmaksızın tüketen bireyler gerektiriyordu. Bu amaçla reklamcılık, medya ve popüler kültür seferber edilerek, insanların ihtiyaç ve arzuları sistematik biçimde şekillendirildi. Tüketim toplumu, insanları ihtiyaçtan ziyade arzu odaklı yaşamaya alıştırdı: Daha fazla mal biriktirmek, moda trendlerini kovalamak, “statü” sembolleri peşinde koşmak yaşamın merkezine yerleştirildi. Bu durum, bireylerin kimliklerini de dönüştürdü; artık “ne olduğu” değil “ne satın aldığı” önem kazanan, tüketim kalıplarıyla tanımlanan bir insan tipi ortaya çıktı. Medya ve kültür endüstrisi, filmlerden müzik videolarına kadar her alanda belirli bir yaşam tarzını normalleştirerek kitleleri manipüle etti. Örneğin 1980’lerin Türk sinemasında bile, kapitalistlerin toplum mühendisliği ile tüketim alışkanlıklarını nasıl yönlendirdiğini gösteren sahneler vardı; Nuri Alço gibi sanatçılar bu meseleye dikkat çeken rollerde yer aldı. Sonuç olarak tüketim kültürü, sadece ekonomik bir olgu değil, sosyokültürel bir mühendislik projesi olarak toplumların dokusunu yeniden ördü.
Peki bu tüketim toplumunun insanlık ailesine etkisi ne oldu? Öncelikle, aile ve komünite değerleri büyük darbe aldı. Geleneksel toplumlarda aile, dayanışma, kanaatkârlık, paylaşma gibi değerler yüceltilirken; tüketim kültürü bireyciliği, hazcılığı ve rekabeti teşvik etti. İnsanlar artık ortak iyi yerine kişisel tatminlerini öncelemeye, hatta tüketim üzerinden bir sosyal statü yarışına girişmeye başladılar. Zygmunt Bauman gibi sosyologlar, modern tüketici toplumunda ilişkilerin de “tüketilir” hale geldiğini, hiçbir bağın uzun ömürlü olmadığını vurgular. Aile kurumuna bakıldığında, tüketim kültürünün iki uçlu etkisi görülür: Bir yandan aile üyeleri birlikte vakit geçirmek, sohbet etmek yerine ekran başında alışveriş veya dijital eğlence ile meşgul olmaya başladılar; öte yandan ekonomik düzlemde herkes daha fazla çalışıp kazanmak zorunda olduğundan, aile içi iletişim ve dayanışma azaldı. Ramazan Çağlar gibi yazarlar, günümüzde özellikle genç nesillerin evlilik ve aile kurma isteğinin törpülendiğini, çünkü tüketim odaklı yaşam tarzının bireyselliği yücelttiğini belirtmektedir. Kitle iletişiminde sürekli “özgür, bekâr, sorumsuz yaşam” parlatılırken, evlilik ve çocuk sahibi olmak geleneksel bir yük gibi gösterilebiliyor. Genç kızlara “erkeğe ihtiyacın yok, kariyer ve özgürlük peşinde koş” denirken, genç erkeklere de “evlenmek masraflı, sorumluluk alma” mesajı veriliyor. Bunun altında, “kadını kadın olmaktan, erkeği erkek olmaktan uzaklaştırmak” gibi daha derinde bir gaye yattığı dile getirilmiştir. Çünkü kadın ve erkek yerli yerinde durdukça, yani aile birlikteliği sürdükçe, toplumun kökleri sağlam kalır; bu ise küresel tüketim kültürünün homojen tüketici kitlesi yaratma hedefiyle çelişir.
Tüketim toplumu bir bakıma yeni bir dine dönüşmüştür: Sürekli reklamlarla telkin edilen “daha fazlasını al ve mutlu ol” inancı… Oysa bu bir seraptır. Erich Fromm gibi düşünürler, modern insanın sahip olma hırsı yüzünden varoluşsal bir boşluğa düştüğünü, “olmak”tan uzaklaşıp “sahip olmak” ile kendini tanımlar hale geldiğini söyler. Nitekim bunca tüketim kışkırtmasına rağmen insanlar mutlu olmamış, aksine depresyon, yalnızlık, anlam arayışı gibi sorunlar derinleşmiştir. Toplumsal eşitsizlikler artmış; zira tüketim ideolojisi herkesi meta yarışına sokarken, kaynakların çoğu küçük bir zümrenin elinde toplanmıştır. Küresel sistem, tüketimi küresel ölçekte kışkırtırken doğal kaynakları da hızla tüketmiş, gezegenin ekolojik dengesini bozmuştur. Bugün çevre krizlerinin bir nedeni de budur: Aşırı üretim-tüketim döngüsü, israf ve kirlilik getirerek iklimi değiştirmiş, dünyanın “ekinini ve neslini” tehdit etmiştir. Kur’an’daki “Onlar yeryüzünde hakimiyet kurunca ekini ve nesli ifsad ederler” (Bakara 2:205) ayeti, israf ekonomisi ve tüketim kültürü eliyle hem tabiatın (ekinlerin) hem gelecek kuşakların (nesillerin) tehlikeye atılmasına ışık tutar niteliktedir.
Küresel kapitalizmin tüketim toplumu inşası, bilinçli bir sosyal mühendislik olduğu için, bununla mücadele de bilinçli olmalıdır. Bireylerin “ihtiyaç” ve “istek” arasındaki farkı yeniden öğrenmesi, kanaatkârlık ve paylaşım gibi değerlerin ihyası önemlidir. Medya okuryazarlığı ve reklamlara karşı farkındalık, zihinlerin bu manipülasyona direnebilmesi için gereklidir. Unutulmamalıdır ki tüketim kültürü, insanı fıtratından (doğal kimliğinden) uzaklaştıran bir esarettir. İslam düşüncesinde israf haram kılınmış, “yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz” (A’râf 7:31) prensibi getirilmiştir. Bu prensip, aslında sürdürülebilir bir yaşam ve adil paylaşım ilkesidir. Ortak insanlık ailesinin sağlıklı işlemesi için de israf ve tüketim çılgınlığının yerine itidal, adalet ve kardeşlik değerlerinin geçmesi şarttır. Aksi halde, tüketim toplumu bireyleri birbirine yabancılaştırmaya, insanı sadece maddi haz peşinde koşan bir nevi “otomata” dönüştürmeye devam edecek; bu da küresel çapta manevi buhranları, aile krizlerini ve toplumsal çözülmeyi derinleştirecektir.
İdeolojik Saldırılar: Toplumsal Cinsiyet Kuramı ve Ailenin Dönüşümü
Küresel sistemin insanlık değerlerine yönelik bir diğer cephe saldırısı, ideolojik ve kültürel politikalar aracılığıyla gerçekleşiyor. Özellikle toplumsal cinsiyet ideolojileri ve queer teori ekseninde ortaya çıkan akımlar, geleneksel aile yapısını ve insanın biyolojik-psikolojik doğasını sorgulayarak yeni bir toplum modeli öneriyor. Bu akımlar kendi içinde karmaşık ve çok boyutlu olmakla birlikte, küresel ölçekte güçlü bir propagandaya konu oldukları ve finansal olarak desteklendikleri gözlenmektedir. Doç. Dr. Mahsum Aytepe, günümüzde “toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında yayılan akımlar, LGBT ve feminist dernekler, cinsiyetsizleştirme çabaları devasa fonlarla destekleniyor” diyerek bu gerçeğin altını çizmiştir. Gerçekten de uluslararası kurumlar, bazı vakıflar ve küresel şirketler LGBTİ+ hareketlerini ve “gender” projelerini yoğun biçimde fonlamakta; Hollywood’dan pop müziğe küresel popüler kültür, cinsiyet normlarını yıkan mesajlar vermektedir. Peki, nedir bu teorilerin özü ve bu denli desteklenmelerinin arkasındaki motivasyon nedir?
Queer teori, kabaca cinsiyet ve cinsel yönelim kategorilerinin tamamının toplumsal kurgular olduğunu, dolayısıyla sabit kimlik kategorilerini reddetmeyi savunan bir düşüncedir. “Ne kadın ne erkek ne hetero ne homo: o halde biz kimiz?” sorusunu sorarak, heteronormatif tüm kabulleri sarsmaya çalışır. Bu teori başlangıçta özellikle LGBT bireylerin maruz kaldığı kalıp yargıları kırmak için ortaya çıksa da zamanla daha radikal bir hal almıştır. Bugün geldiği noktada queer teori, sadece cinsel kimlikleri değil kimlik fikrinin kendisini sorgulamaktadır. Bu anlayış, özgürleştirici bir proje olarak sunulsa da toplumların kültürel dokusunda ciddi sarsıntılar yaratmaktadır. Geleneksel aile yapısı, kadın-erkek rol paylaşımı, ebeveynlik gibi olgular “ataerkil dayatma” veya “heteronormatif kurgular” olarak damgalanıp değersizleştirilebiliyor.
Eleştirel bir perspektiften bakarsak, bu ideolojik akımın insanlık ailesi üzerinde iki yönlü etkisi olduğunu görürüz. Birincisi, bireysel düzeyde kimlik bunalımı ve aidiyet kaybı: Genç kuşaklar arasında “Ben neyim?” sorusunun cevabı gittikçe muğlaklaşıyor. Cinsiyet kimliği, aile rolü gibi temel tanımlar flulaştıkça, kişinin kendini ait hissedeceği sabit bir zemin kalmıyor. Ramazan Çağlar bu durumu “Kadın da erkek de yerini unuttu. Herkes ‘ben neyim’ diye soruyor ama cevabını sosyal medya kalabalıklarında arıyor. Böyle bozulmuş bir zihinle ne aile kurulur ne milletin kökü yaşar.” sözleriyle özetler. İkincisi, toplumsal düzeyde nüfus ve aile gerilemesi: Giderek yaygınlaşan cinsiyetsizleşme ve LGBT normlarının teşviki, heteroseksüel evlilik ve üreme temelli aile modelini gözden düşürüyor. Kadınlar annelikten, erkekler babalıktan adeta uzaklaştırılıyor. Oysa toplumların sürdürülebilirliği için yeni nesiller, sağlıklı aile ortamları gerekir. Eğer herkes çocuksuz bireysel yaşamı tercih eder yahut ilişkiler geçici ve sorumsuz bir zeminde kalırsa, uzun vadede bir toplumun kendini yeniden üretmesi imkânsız hale gelir. Çağlar bu bağlamda “Kadın kadın olacak, erkek erkek olacak; ancak böyle aile olur, aile olursa millet yaşar. Bizi kökümüzden koparan her düşünce açık bir tuzaktır.” diyerek özüne yabancılaşan toplumların dağılacağını vurgular.
Queer teori savunucuları ise bu eleştirileri genellikle “korku tellallığı” olarak nitelendirip, yeni bir dünya mümkün derler. Onlara göre aile sadece heteroseksüel bir kadın-erkek birliği olmak zorunda değildir; toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız, daha özgür birliktelik formları da aile sayılabilir. Ancak bu tezler pratiğe döküldüğünde ortaya çıkan manzara karmaşıktır. Örneğin, pek çok Batı ülkesinde bugün evlilik dışı beraberlikler, tek ebeveynli aileler, çocuksuz evlilikler çok yaygınlaştı. Bunun bazı sosyal sonuçları: Doğum oranlarında ciddi düşüş, nüfus yaşlanması, yalnız yaşayan bireylerin artışı, ruh sağlığı problemlerinde (depresyon, intihar) yükseliş olarak sıralanabilir. Yani geleneksel aile çözülürken yerine daha “mutlu” bir toplum geldiğini söylemek zor. Tam tersine, toplumsal yalnızlık ve dayanışma eksikliği gibi sorunlar belirginleşti. Örneğin Finlandiya gibi liberalleşmenin ileri olduğu bir ülkede her yıl on binlerce kadının cinsel şiddete maruz kalması, Almanya’da kadınların %43’ünün taciz deneyimi yaşamış olması, ABD’de 2 milyonu aşkın insanın hapiste bulunması gibi istatistikler, modern toplumun içindeki derin meseleleri gösterir. Bunların hepsi doğrudan queer teoriyle alakalı değildir elbet; fakat genel olarak “özgürleşme” anlatısıyla gelen bireyselleşmiş toplumun çok da güllük gülistanlık olmadığına işaret eder.
Burada bir adım geri çekilip şunu sormalıyız: Toplumsal cinsiyet ideolojilerinin bu denli küresel destek bulmasının ardında ne var? Bazı eleştirmenler, bunun bilinçli bir küresel politika olduğunu öne sürüyor. Abdulaziz Kıranşal mesela, transhümanizmden deizm ve LGBT’ye uzanan bir dizi “yeni dünya düzeni” projesinden bahsederken, “eşcinsellik, LGBT veya cinsiyetsizliğin yaygınlaştırılması insan fıtratını bozmaya yönelik bir Siyonist projesidir” demektedir. Kıranşal’a göre “Siyonizm, insan neslini ifsad etmek isteyen şeytanî projelerin kurumsallaşmış hâlidir” ve kadın-erkek fıtratını iptal eden cinsiyetsizleşme furyası bu büyük planın parçalarından biridir. Bu oldukça sert bir iddiadır; ancak dile getirilmesi, İslam dünyasında azımsanamayacak bir kesimin bu meseleyi bir kültürel emperyalizm hamlesi olarak gördüğünü gösterir. Nitekim Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların dahi zaman zaman dayatmacı tutumları olabiliyor: Gelişmekte olan ülkelere yapılan yardım ve hibelerin koşulu olarak LGBT haklarına saygı, cinsel eğitim programlarının müfredata sokulması vb. istenebiliyor. UNICEF ve UNESCO gibi kurumların fonladığı bazı projelerin, yerel kültürlerde ahlaki gevşemeye yol açtığı eleştirileri de yapılmakta. Bu eleştiriler, Batı-dışı toplumların değerlerine saygı gösterilmediği, evrensel insan hakları adı altında tek tip bir yaşam tarzının empoze edildiği kaygısına dayanıyor.
Toplumsal cinsiyet ve aile meselesinde İslâm düşüncesinin yaklaşımı net: “Allah, insanı erkek ve dişi olarak yaratmıştır” (bkz. Nisa 4:1). Kadın ve erkek arasında biyolojik ve psikolojik farklılıklar, birbirini tamamlayıcı niteliktedir ve aile kurumunda bu tamamlayıcılık en güzel ifadesini bulur. İslam’a göre aile, sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir sözleşme ve kulluk görevidir; zira sağlıklı nesiller yetiştirmek, toplumun sürdürülmesi ilahî emanetlerdendir. Elbette İslam, kadın veya erkeğin ezilmesini, hak gasbını onaylamaz; aksine “kadınlar sizin emanetinizdir”, “cennet annelerin ayakları altındadır” gibi söylemlerle kadına saygıyı yüceltir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının özünde – kadınlara eğitim, iş, sosyal hayatta fırsat eşitliği gibi – İslam’ın da benimsediği yönler bulunabilir. Ne var ki bugün eleştirilen, bu kavramın aile karşıtı, fıtratı inkâr eden radikal ideolojilere dönüşmesidir.
Neticede, insanlık ailesinin sağlıklı işlemesi için cinsiyet realitesinin ve ailenin korunması gerektiği açıktır. Bu, statükocu bir yaklaşım anlamına gelmemeli; aksine kadınların haklarının tam teslim edildiği, erkeklerin de sorumluluklarının bilincinde olduğu denge hali kastedilmektedir. Modern dünyanın cinsiyet ideolojilerine kapılmadan, fakat kadın-erkek adaletini de gözeterek bir denge kurmak mümkündür. Bu dengeyi kuramayan toplumlar ya ifrat ya tefrit ile sarsılmaktadır. Bugün Batı’da cinsiyetsizlik propagandası ifrat noktaya varmışken, bazı diğer toplumlarda da kadın haklarının ihlali tefrit olarak sürüyor. İslam düşüncesi, fıtrat kavramına vurgu yaparak her iki uçtan da sakındırır: “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratışında değişme yoktur” (Rum 30:30). Fıtrat, insan doğasının ilahî düzenidir; onu görmezden gelen ideolojiler sonuçta insanı mutsuzluğa sürükler. O halde çözüm, fıtrî dengeyi koruyup çağın gereklerine bunu akıl ve vahiy rehberliğinde uygulamaktır. Aileyi korumak, kadını ve erkeği birbirine rakip değil refik (yoldaş) kılmak, yeni nesilleri sevgi ve güven içinde yetiştirmek hem dini bir sorumluluk hem de insanlık ailesinin geleceği için zorunluluktur.
Transhümanizm Tehdidi: İnsanın Ötesine Geçmek mi, İnsanlıktan Çıkmak mı?
- yüzyılın belki de en çetrefilli meselelerinden biri, hızla gelişen bilim ve teknolojiyle birlikte insanlığın kendi sınırlarını zorlaması meselesidir. Transhümanizm adı verilen akım, güncel ve gelecek teknolojileri kullanarak insanın fiziksel ve zihinsel kapasitesini radikal biçimde artırmayı, hatta ölümü alt etmeyi hedefleyen bir düşünce hareketidir. İlk bakışta bilimkurgusal bir fantezi gibi dursa da Silikon Vadisi’nden akademilere birçok güç merkezi transhümanizmi ciddiye almakta ve büyük yatırımlar yapmaktadır. Peki transhümanizm neyi savunur? Savunucularına göre, insan bedenini ve beynini genetik mühendislik, yapay zekâ, siber implantlar vb. ile geliştirmek mümkündür ve bu “kaçınılmaz bir ilerlemedir”. İnsan doğası, transhümanistlere göre, üzerinde oynanabilecek bir ham maddeden ibarettir; doğuştan gelen sınırlılıklar (hastalık, yaşlanma, hatta cinsiyet gibi) teknolojiyle aşılabilir. Nick Bostrom ve Max More gibi önde gelen transhümanistler, insanın şu anki halini “potansiyelini tam gerçekleştirememiş” bir varlık olarak niteler ve transhümanizmi insan evriminde bir sonraki adım sayarlar. Bu bağlamda, ölümün dahi “mühendislik edilebilir bir problem” olduğu, yeterli ilerlemeyle ölümsüzlüğün veya belirsiz bir yaşam süresinin mümkün kılınacağı iddia edilir.
Ne var ki, transhümanizmin bu parlak vaatleri ardında, derin felsefi ve etik sorunlar yatmaktadır. Bir kere, transhümanizm insanı nasıl tanımlıyor? Büyük ölçüde mekanik ve indirgemeci bir şekilde… Fransız filozof Luc Ferry, transhümanizmin ardındaki varsayımı “insan doğasının bütünüyle mekanik ve manipüle edilebilir olduğu” şeklinde özetler ve bunu sert biçimde eleştirir. Ona göre transhümanist düşünce, insanı insan yapan manevi-ahlaki özellikleri göz ardı ediyor; insanı sadece yüksek performanslı bir makineye indirgeme riski taşıyor. Nitekim bir insana sonsuz zekâ veya kuvvet sağlasanız da bu onun insanî erdemlerini geliştirdiği anlamına gelmez. Aksine, sorumluluk duygusu, merhamet, tevazu gibi değerler bu söylemde “gereksiz” addedilebilir. Filozof Francis Fukuyama da transhümanizmi “insanlık için en tehlikeli fikir” olarak nitelendirmiş ve insan doğasına böyle müdahalelerin insan hakları ve sosyal adalet üzerinde yıkıcı etkilere yol açabileceğini belirtmiştir. Fukuyama’ya göre, eğer toplumda sadece zengin bir elit kesim biyoteknolojik geliştirmelere erişebilirse, tarihte görülmemiş bir eşitsizlik türü ortaya çıkacak, insanlık genetik kastlara bölünebilecektir. Bu, “üstün insan” ile “doğal insan” arasında aşılmaz bir uçurum demektir ki, dünya barışını ve ortak insanlık idealini bütünüyle sarsar.
İslâm düşüncesi ve genel manevi perspektiften bakıldığında, transhümanizm ciddi bir hubris (kibir) tezahürüdür. Çünkü insan, kendi yaratılışını bütünüyle yeniden şekillendirmeye kalkışarak adeta Tanrı’nın yerine geçmeyi arzulamaktadır. Oysa Kur’an insanı “ahsen-i takvim üzere yaratılmış” (en güzel kıvamda, Tin 95:4) olarak tanımlar; bu demek değildir ki insan mükemmeldir, fakat yaratılışın ilahi bir hikmete göre en uygun biçimde gerçekleştiğini ima eder. Elbette tıp ve teknoloji meşru dairede hastalıklarla mücadele, yaşam kalitesini artırma için kullanılabilir; İslam buna karşı değildir. Ne var ki transhümanizm savunucuları bu sınırı çok öteye taşıyor: Ölümü yenmek, bilinci bir bilgisayara yüklemek, genleriyle oynayarak “tasarım bebekler” üretmek gibi etik sınırları zorlayan hedefler güdüyorlar. Kıranşal’ın ifadesiyle, transhümanistler “Allah’ın yarattığı insanın bir takım gereksiz yönleri olduğunu (cinsiyet, din, aile, ahlak gibi) ve bunlardan kurtulmak gerektiğini, ayrıca insanı yaratırken bazı eksikler bıraktığını, bunların da teknoloji ile giderilmesi gerektiğini” iddia ediyorlar. Bu iddialar, dikkat edilirse, Seküler Hümanizmin dahi ötesine geçen bir noktada duruyor: Artık insan değil teknoloji merkeze alınmış durumda. Hatta bu bir nevi teknoloji putperestliğine dönüşüyor, zira bütün ümit ve anlam teknolojik ilerlemeye bağlanıyor.
Transhümanist projelerin arkasında kimlerin olduğuna baktığımızda da ilginç bir tablo var. Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Bill Gates gibi teknoloji milyarderleri, insanüstü zekâ ve ölümsüzlük arayışına ciddi yatırımlar yapıyorlar. Pandemi dönemi dahil servetlerini katlayan bu “teknoloji baronları” dünyanın geri kalanı acı çekerken kendi hayallerinin peşine düşmüş durumdalar. Bu durum, küresel kapitalizm ile transhümanizm arasındaki bağı göstermesi açısından manidar: İkisi de elit bir azınlığın güç ve kontrolünü maksimize eden dinamikler. Mesela, eğer bir gün ölümsüzlük veya süperzeka gibi ayrıcalıklar mümkün olursa, bunun bedelini sadece zenginler karşılayabilir ve yeni bir üst-insan sınıfı oluşabilir. Bu da küresel adaletsizliği eşi görülmemiş boyutlara çıkarır. Zaten Luc Ferry de transhümanizmin böyle yeni bir sınıf yapısı öngördüğünü, insanlığı derin ayrışmalara götüreceğini dile getiriyor.
Tüm bu eleştiriler ışığında, transhümanizm insanlık ailesinin “ortak” geleceği fikrine taban tabana zıt bir yönelim gibi görünüyor. Ortak bir kader yerine, farklı türlere evrilmiş ayrı kaderler tasavvur ediliyor. Kimisi biyokültürel olarak üstün, kimisi ilkel kalacak bir senaryo, Huxley’in distopyalarını andırıyor. İslam’ın “insanlığın tek bir nefisten yaratıldığı” ve bütün insanların birbiriyle kardeş olabileceği mesajı, transhümanist söylemde yerini “insan sonrasının” belirsiz macerasına bırakıyor. Bu nedenle, transhümanizm karşısında eleştirel duruş sadece dini çevrelerden değil, seküler hümanist çevrelerden de yükseliyor. Fukuyama ve Ferry gibi isimlerin uyarıları bu açıdan değerlidir: “Transhümanist devrim, insan onuruna ve özgürlüğüne tehdittir; insanı kendi özünden koparıp mekanik bir deneye indirgerken toplumda tamiri zor yaralar açar.”.
Kıranşal, transhümanizm ve türevlerini Siyonizm’in üstün insan ve üstün ırk iddiasının teknolojik desteklerle hayata geçirilmesi projesi olarak yorumluyor. Yani transhümanizmin arkasında “yeni bir Übermensch (üst-insan)” ideali, bir tür ırkçı ütopya olduğu ima ediliyor. Gerçekten de tarihte Nazi ideolojisi “ari ırkı” yüceltirken şimdi teknoloji sayesinde yeni bir “elit ırk” ortaya çıkarma tehlikesi belirmiş durumda. Bu kaygılar yabana atılmamalı. Çünkü teknoloji her ne kadar nötr gibi görünse de, onu kimlerin hangi amaçla kullandığı asıl belirleyicidir. Eğer bugünün güç odakları dünyayı tek merkezden yönetme, insanları kontrol altında tutma arzusundaysa (ki aşağıda değineceğimiz tek dünya devleti fikri tam da budur), transhümanizm onlara eşi görülmemiş araçlar sunacaktır. İnsanları çiplerle izlemek, zihinlerini veri akışına bağlamak, genetik yapılarıyla oynamak gibi distopik fikirler birer komplo teorisi olmaktan çıkıp ciddi projelere dönüşmüş durumdadır. İlaç endüstrisinin, biyoteknoloji şirketlerinin ve askeri araştırma birimlerinin halihazırda insanlar üzerinde çeşitli “iyileştirme” denemeleri yaptığı bilinmektedir.
İslam düşüncesi, insana doğal sınırlarını hatırlatan ve haddini aşmamayı telkin eden bir dengedir. Kur’an’da şeytanın insana düşmanlığı anlatılırken, onun insanoğlunu saptırmak için “onlara vaatlerde bulunacağım, onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” dediği ifade edilir (Nisa 4:119). Bu, tefsirciler tarafından fıtratı bozma ve yaratılışı tahrif etme çabalarına işaret eder. Transhümanizmin getirdiği “yaratılışı değiştirme” hevesi, gerçekten de insanın kendi kendini şeytanın vesvesesiyle aldatmasına benzetilebilir. Elbette bilimden korkmak ya da teknolojiyi reddetmek çözüm değil; ancak bilimin de ahlak ile dizginlenmesi şart. Teknoloji bir araçtır, amaç haline gelirse insanı yutar. Son tahlilde, transhümanist çağrıya verilecek en makul cevap belki de şudur: “İnsanı insan yapan, eti ve kanı değil, ruhu ve ahlâkıdır. Eğer bir ‘üst-insan’ aranacaksa, bu takvâ ve hikmetçe üstün olandır; çelikten kemik, silahtan pençe sahibi olan değil.” Bu da bizi yine baştaki hakikate döndürür: Allah katında en üstün olan, takvaca en ileride olandır. Hiçbir teknoloji, takvânın yerine geçecek bir değer üretemez.
Ekolojik ve Küresel Krizler: Korku ve Kontrol Siyaseti
Son yıllarda insanlık küresel ölçekte ardı ardına gelen krizlerle sarsılıyor: İklim değişikliği kaynaklı felaketler (yangınlar, seller, kuraklıklar), gıda arzındaki sıkıntılar, küresel pandemiler (Covid-19 gibi) bunların başında geliyor. Bu krizler, elbette ki büyük ölçüde insan kaynaklı sorunların birikimi sonucu patlak verdi. Ancak dikkat çekici olan, bu krizlerin aynı zamanda küresel sistemin siyasi manevralarıyla iç içe geçmesi, yani bir yönüyle gerçek tehlikeler olmalarının yanında diğer yönüyle ekopolitik birer araç haline getirilmeleridir.
Öncelikle çevre krizlerinin sebebine bakalım: Modern endüstriyel uygarlık, tabiatı sınırsız bir hammadde deposu olarak gördü ve sorumsuzca tüketti. Atmosfere salınan sera gazları, fosil yakıtların aşırı kullanımı, ormanların tahribi iklim sistemini altüst etti. Mehmet Pamak’ın ifadesiyle, “yoldan çıkmış, kirli insan havayı, toprağı, suyu, iklimi her şeyi kirletti… Doğal denge bozuldu; iklim değişime zorlandı”. Günümüzde hissettiğimiz küresel ısınma olgusu tam da bu yüzden. Nitekim bilimsel konsensüs, dünyanın ortalama sıcaklığının sanayi devriminden bu yana 1°C’den fazla arttığı ve sera etkisi sonucu aşırı hava olaylarının sıklaştığı yönünde. Bu durum Kur’an’ın Rum Suresi 41. ayetiyle birebir örtüşür hale geldi: “İnsanların kendi yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat (bozulma) ortaya çıktı”. Allah, insanların sapması halinde yaptıklarının bir kısmının sonucunu dünyada tattıracağını, belki ibret alıp dönsünler diye bunu imtihan kılacağını bildiriyor. Bugünkü doğal afetler sel, fırtına, yeni hastalık salgınları bu perspektiften bakılırsa insanlığın uyarılması gibidir. Çünkü gerçekten de hazin olan, tüm bu felaketlerde en çok zararı yine mazlum ve yoksul halkların görmesi: Kirlenmeye en az neden olan Afrika ülkeleri kuraklıkla boğuşuyor, sera gazı salımı en düşük olan ada devletleri deniz yükselmesiyle yok olma tehlikesi yaşıyor. Yani zulmün faturası, en az sorumluluğu olanlara çıkıyor. Modern uygarlığın bu adaletsizliği, sadece dünyevi değil manevi bir yönüyle de eleştirilebilir: “Başınıza gelen musibetler ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir; O (Allah) yine de çoğunu affeder” (Şura 42:30) buyuruluyor. Şüphesiz çevre krizlerinde dahi Allah’ın affediciliği olmasa durumumuz çok daha vahim olurdu; fakat yaşadığımız kısmî musibetler ders alalım diyedir.
Ancak küresel sistem, çevre krizlerinin asıl sebeplerini ortadan kaldırma yönünde köklü adımlar atmak yerine, bu krizleri kendi hegemonyasını pekiştirmek için fırsata çevirmeye çalışıyor. Bunu birkaç şekilde yapıyor: Birincisi, korku siyaseti ile halkları belirli politikalara razı etmek. Örneğin Covid-19 pandemisi sürecinde dünyada eşi görülmemiş tedbirler uygulandı: Sokağa çıkma yasakları, geniş dijital takip, seyahat kısıtlamaları, zorunlu aşılamalar vb. Bu tedbirlerin bir kısmı halk sağlığı için gerekliydi belki, ama bazı uygulamalar da ileri derecede biyopolitik kontrol denemeleriydi. Akıllı telefon uygulamalarıyla insanların temas geçmişi izlendi, kamusal alanlara girişler merkezi veri tabanlarıyla denetlendi, dronelar karantina denetimi yaptı. Geriye dönüp baktığımızda şu soruyu sormalıyız: Acaba bu süreç, gelecekte daha otoriter bir dijital denetim düzeni için pilot uygulama mıydı? Abdulaziz Kıranşal, tek dünya devleti hedefi güden güçlerin “kimi zaman küresel ısınma, kimi zaman gıda krizi, kimi zaman korona gibi salgınlarla tüm insanlığı eve kapamaya zorlayacağını” öngörüyor. Böylece insanların evlerine hapsolmasıyla metaverse gibi sanal alem projelerinin benimsetileceğini, aç kalan insanın yapay gıdaları kabulleneceğini, hastalıktan korkanın çipleri ve aşıları sorgusuz taktıracağını söylüyor. Gerçekten de pandemi döneminde birçok kişi dijital çözümlere, online hayata mecbur kaldı; uzaktan çalışma, sanal buluşmalar norm haline geldi. Bu, gelecekte “dijital bir evren”e (metaverse) geçişin sosyal provasına benziyordu. Kıranşal’ın çizdiği resim distopik gelebilir ama bazı yönleriyle yaşanmakta: Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Bankası, IMF, Birleşmiş Milletler gibi küresel kuruluşlar, küresel krizlerde merkezi karar alıcı konumuna yükseliyor. Örneğin WHO bir salgını “pandemi” ilan ettiğinde bütün dünyada olağanüstü hâl gündeme geliyor; IMF küresel ekonomik buhran ilan ettiğinde ülkelere reçeteler sunuyor. Bu kurumların aldığı kararlar bazen ulusal egemenlikleri zorluyor. Kıranşal, “Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Gıda Örgütü üzerinden tüm insanlığın sağlığı, gıdası, ekonomisi kontrol edilerek dünya tek merkezden yönetilecek; işte bu Siyonizm’in hedeflediği tek dünya devletidir” diyor. Bu yorum, komplocu bir zihin ürünü olarak küçümsenmemeli; zira ulusüstü güç birikiminin arttığı bir gerçek. Dünya artık eskisi gibi 200 bağımsız devletin ayrı ayrı kararlar alabildiği bir yer değil; çoğu karar küresel anlaşmalarla, kurumlarla belirleniyor.
İkincisi, krizlerin kullanımı konusunda, Teknolojik-Dijital dönüşümün dayatılması söz konusu. Örneğin iklim değişikliğiyle mücadele adı altında fosil yakıtlı araçları bırakıp elektrikli dijital kontrollü araçlara geçilmesi, nakit paranın “sürdürülebilir finans” uğruna terk edilip dijital para sistemine geçilmesi gibi planlar konuşuluyor. Dijital para meselesi özellikle önemli: Eğer tüm para akışı dijital olursa, kim ne almış ne satmış merkezi olarak bilinecek; istenen kişi finansal sistemden anında dışlanabilecek. Kıranşal, “Paranın tamamının kontrolü, para sisteminin tümden dijital olmasıyla mümkündür… Bu da başlı başına bir kölelik düzeni demektir” diyerek dijital paranın baskı rejimlerine kapı açacağını belirtiyor. Nitekim Bitcoin gibi merkeziyetsiz kripto paralar halkta bir özgürlük algısı yaratsa da devletler bunun tam tersini, Merkez Bankası Dijital Paraları (CBDC) devreye sokmayı planlıyor. Bu, her ülkenin kendi dijital resmi parası demek ve merkezi tam kontrol demek. Küresel krizler, nakit paranın “mikrop yaydığı”, “kayıt dışı ekonomiyi beslediği” gibi bahanelerle dijitalleştirilmesini hızlandırıyor.
Üçüncü boyut, gıda ve tarımın kontrolü. İklim krizleri gıda üretimini vurdukça, güç odakları GDO’lu tohumlar, laboratuvarda üretilen et ve gıdaları çözüm diye sunmaya başladılar. Ancak bu aynı zamanda gıda zincirinin birkaç şirketin tekeline girmesi demek. Kıranşal, şeytanın insanı saptırma planlarından bahsederken “insan neslini ifsad etmek isteyen şeytan, ekini (gıdayı) ifsad etmeyi de hedefler; çünkü insanın ifsadı gıdasının ifsadına bağlıdır” diyerek GDO’lu gıdaların arkasındaki sinsi niyeti vurgular. Bugün dünya tohum piyasasının %70’ten fazlası üç büyük şirketin elinde. Kıranşal’ın dediği gibi “tohumun neredeyse tamamı siyonist İsrail’in eline geçmiş durumda; neyin ekilip ekilemeyeceğine dair ülkelere dayatmalarda bulunuyorlar”. İsrail tarım teknolojilerinde çok ileri ve birçok ülke tohumda İsrail’e bağımlı hale geldi. Genetiği değiştirilmiş tohumlar bir yandan tek kullanımlık olduğu için çiftçiyi şirkete bağımlı kılıyor, diğer yandan uzun vadede sağlık ve çevreye zarar veriyor. Aytepe de oturumunda, “bundan 30 sene önce 10 binde bir insanda görülen otizm, şimdi 40’ta 1’e çıktı; yakında 2 insandan biri otistik doğabilir” diyerek GDO’lu gıdaların ve çevre toksinlerinin insan neslini bozduğuna dikkat çekmişti. Bu artışın Kur’an’daki “ekin ve nesli helak ederler” uyarısının güncel bir yansıması olduğunu belirtti ki (Bakara 2:205) bu benzetme son derece yerinde. Gıdanın tekelleşmesi, insanları yapay gıdaya mecbur etme çabaları da yine COVID sonrası hız kazandı: Laboratuvar eti üreten şirketler milyarlarca dolar fon topladı, bazı ülkeler böcek proteinini teşvik etmeye başladı vs. Bütün bunlar, insanlığı doğal olandan koparıp yapay bir yaşama hapsetme projesinin parçaları olarak okunabilir.
Küresel krizlerin araçsallaştırılmasının bir diğer yönü, “Tek Dünya Devleti” veya küresel yönetişim yapısının güçlendirilmesidir. Kıranşal’ın makalesinde bahsettiği üzere, Siyonist-emperyal odaklar “dünyayı örümcek ağı gibi sarıp hiçbir alanda boşluk bırakmayan” yapılar kuruyorlar. Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler gibi yapıların küresel politikalara yön verdiğini; IMF, Dünya Bankası, dolar-euro sistemiyle ekonomileri yönlendirdiklerini; Dünya Gıda Örgütü, WHO ile gıda ve sağlığı denetlediklerini anlatıyor. Hatta spor organizasyonlarından Hollywood’a, internet şirketlerinden telekomünikasyona kadar her alanda küresel kontrol mekanizmalarının kurulduğunu detaylı şekilde sıralıyor. Tüm bunların nihai amacı, “dünyayı tek merkezden yönetme ve Büyük İsrail hedefi için organize çalışma yürütmek” diye özetleniyor. Bu cümledeki “Büyük İsrail” vurgusu, özellikle bazı Evangelist-Hristiyan ve Siyonist çevrelerin Mehdi/Mesih inançlarıyla örtüşen bir projeye de işaret eder. Onlara göre Armageddon savaşı vs. ile dünya düzeni altüst olacak, sonra Kudüs merkezli ilahi krallık kurulacaktır. Kimi uç komplo teorileri Covid pandemisini bile bu ahir zaman senaryosuna bağladı. Biz komplo teorilerine boğulmadan somut olgulara odaklanalım: Kesin olan şu ki, küresel krizler yeni bir otoriterliğin altyapısını oluşturacak teknolojileri ve kabulleri hayatımıza soktu. Toplumlar güvenlik uğruna özgürlüklerinden taviz vermeye razı hale geldi. Halbuki Benjamin Franklin’in meşhur ikazı hep geçerli: “Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda edenler ne özgürlük ne güvenlik elde edebilir.”
Buradan hareketle, insanlığın bu krizler karşısında nasıl bir tutum alması gerektiği de belirginleşiyor. Öncelikle, krizlerin sebeplerine inerek gerçek çözümler üretmek şart: Karbon salımını düşürmek için lüks tüketimi kısmak, fosil yakıta alternatifler bulmak, israf ekonomisini terketmek, ekosistemleri korumak gibi. Yani sisteme “yeşil aklama” yaptırıp yeni pazarlar açmak (örneğin karbon ticareti, yeşil enerji tekelleri) yerine, yapısal değişime gitmek gerekiyor. Bu da ancak güçlü bir küresel ahlaki mutabakatla olabilir. İslam çevre etiği burada önemli bir katkı sunabilir; zira hilafet ve emanet kavramları gereği insanın yeryüzünü tahrip değil imar etmesi esastır. Peygamber Efendimiz (sav) nehir kenarında abdest alırken bile suyu israf etmeyin diyerek çevre bilincinin ibadet kadar önemli olduğunu göstermiştir.
İkinci olarak, halkların korku siyasetine karşı uyanık olması lazım. Felaket zamanlarında elbette tedbir alınır, ama bu tedbirlerin kalıcı bir baskı rejimine dönüşmemesi için vatandaşların haklarına sahip çıkması gerekir. Örneğin pandemi günlerinde getirilen dijital izleme uygulamalarının çoğu sonradan kaldırıldı, ama bazı ülkeler bunları muhafaza etmek istedi. Birey mahremiyetini ve özgürlüğünü korumak için demokratik duyarlılık şart. Teknoloji faydalı kullanılmalı fakat “Büyük Birader”e (Big Brother) dönüştürülmemeli.
Üçüncü olarak, küresel dayanışmaya ihtiyaç var. Salgınlar veya iklim gibi sınır tanımayan krizler, aslında insanlığın tek bir aile olduğunu bize hatırlatan acı derslerdir. Zengin ülkeler aşıları stoklarken fakirler kırıldı; bir yerde çıkan yangının dumanı tüm dünyayı etkiledi. Demek ki “geminin alt katı delinirken üst kattakilerin kurtulması” mümkün değil. Bu nedenle, özellikle Müslümanlar evrensel kardeşlik idealini sadece söylemde bırakmayıp pratize etmeliler. Kur’an’ın “Eğer Allah insanları birbirleriyle savmasaydı yeryüzü fesada uğrardı” (Bakara 2:251) hükmü mucibince, zulme ve bozguna karşı iyilerin ittifakı gerekiyor. Aytepe’nin işaret ettiği gibi “en büyük imkân otantik bir vahiy ve insanlığın ortak vicdanıdır”. Bu ikisine dayanarak, yani ilahi rehberlik ve vicdan birliğiyle, küresel hegemonya karşısında alternatif bir düzen tahayyül edilebilir.
Sonuçla bağlantılı olarak: Küresel krizler çağında ya korku ve baskı sarmalında küresel tekçi bir düzen kurulacak, ya da insanlık bu krizlerden ders alıp dayanışmacı ve adil bir dünya düzenine yönelecek. Birincisi kâbus, ikincisi ideal olsa da ikincisini gerçekleştirmek için mevcut gidişatı tersine çevirmek şart. Bu da ancak hakikati cesurca söyleyen aydınlar, erdemli liderler ve bilinçli halklarla mümkündür. Kur’an’ın tanımladığı “mutedil ümmet” (orta yolu tutan, adil şahit ümmet) anlayışı tam da böyle bir misyon tarifler: İnsanlığın hayrı için iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk. Bugün Müslümanlara düşen, sadece kendi din kardeşlerinin değil, tüm mazlumların sıkıntılarıyla ilgilenmek ve küresel ölçekte hakkı ve adaleti savunmaktır. Aytepe’nin de vurguladığı gibi, eğer bizler hep başkalarının hatalarından dem vurur da kendi sorumluluklarımızı yerine getirmezsek, yarın bugünü de arayabiliriz. Bu nedenle, küresel krizler karşısında yerel ve bireysel sorumluluklarımıza da odaklanmak; komşuluk, akrabalık, aile bağlarımızı güçlendirmek; hem bu dünyayı hem ahireti imar edecek bir yaşam sürmek durumundayız.
Sonuç: Evrensel Ümmete Doğru – Kökler ve Ufuklar
Onca karanlık tablonun tasviri, aslında bir hakikati daha berrak görmemiz içindi: İnsanlık, ortak bir değerler sistemi etrafında birleşmediği sürece bölünmüş ve güdülen bir kitle olmaktan kurtulamayacaktır. Evrensel ümmet fikri, bugünün küresel buhranlarına karşı güçlü bir panzehir sunuyor. Bu fikir, sadece Müslümanların değil, yeryüzündeki tüm erdemli insanların birlikteliğini öngörür. Zira Hucurât 49:13 ayetinin muhatabı “Ey insanlar!” diyerek tüm insanlıktır – tüm kavimler, inançlar, renkler… Bu hitap, İslam’ın mesajının evrenselliğini ve insaniyete rahmet oluşunu gösterir. Hz. Peygamber (sav) Veda Hutbesi’nde “Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek ırkçılık ve soy gururunu ayağının altına almıştır. Bu mesaj, modern zamanlarda her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bir ilaçtır. Çünkü bugün insanlığı bölen en önemli zehirler: Irkçılık, aşırı milliyetçilik, sınıf kibri, ideolojik fanatizm ve benmerkezci ahlaksızlıktır. Evrensel ümmet anlayışı ise bunların hepsine karşı tevhid, adalet, merhamet, meşveret gibi ilkelerle donatılmış bir kardeşlik teklifi sunuyor.
Bu makalede incelediğimiz küresel sistem eleştirileri, bizi bir kavşağa getiriyor: Ya insanlığı ifsad eden bu gidişata teslim olacağız ya da onu aşacak yeni bir medeniyet hamlesine girişeceğiz. İkinci yol elbette ki zorlu; ancak tarihte her büyük dönüşüm zor zamanların çocuğudur. Bugün Müslüman düşünürlerin ve dünyadaki vicdan sahibi entelektüellerin üzerinde kafa yorması gereken, medeniyet çapında alternatifler üretmektir. Mesela tüketim ekonomisine karşı paylaşım ekonomisi nasıl kurulabilir? Toplumsal cinsiyet çatışmasına karşı aile merkezli ama kadını güçlendiren bir model nasıl inşa edilebilir? Teknolojiye karşı değil, ama teknolojiyi ahlakla buluşturan bir inovasyon ekosistemi nasıl oluşturulabilir? Ulus-devlet bencilliğine karşı, kültürel kimlikleri korurken işbirliğini artıran bir uluslararası düzen nasıl tasarlanabilir? Bu soruların cevaplarını ararken, İslam mirasının yanında beşerî ilimlerden, pozitif bilimlerden, felsefeden azami derecede faydalanmak gerekir. Örneğin Farabi’nin erdemli şehir düşüncesi, İbn Haldun’un asabiyet ve uygarlık analizi, Mehmet Akif’in ve Aliya İzzetbegoviç’in ahlaki duruşu bize ışık verebilir. Keza Batı düşüncesinde Kant’ın ebedi barış projesi, Hannah Arendt’in totalitarizm eleştirisi, Paulo Freire’nin ezilenlerin pedagojisi gibi katkılar da birlikte düşünülebilir. Evrensel bir insanlık ailesi kurmak, ancak çok sesli bir uyum ile olacaktır.
Makalenin başlığındaki soru, “ortak bir insanlık ailesinin imkânı” idi. Şu ana kadar ortaya konanlar gösteriyor ki, evet imkân var; fakat bu, kendiliğinden gerçekleşmeyecek bir imkân. Bir anlamda, Allah’ın insanlığa sunduğu bir fırsat: “Dönmeleri için yaptıklarının bir kısmının sonucunu onlara tattırır” (Rum 30:41). Yani yaşadığımız bu küresel sıkıntılar belki de insanlığı silkeleyip kendine getirecek bir fırsattır. Eğer insanlar hatalarını fark edip ortak çözümlere yönelebilirse, bugünkü krizler yarının rahmetine dönüşebilir. İslam düşüncesinde ümmet kavramı sadece Müslümanları değil, belli bağlamlarda bütün bir insan topluluğunu ifade eder. Mesela bir hadiste, “Ümmetimden yetmiş bin kişi sorgusuz cennete girecek” buyurulunca sahabe “ümmetinden kasıt kimlerdir ya Resulallah” diye sorar; Efendimiz de “insanlık ümmeti” anlamında daha geniş bir daire tarif eder. Bu yorumlardan anlıyoruz ki, Müslümanlar kendilerini insanlık ailesinden ayrı görmez, aksine onun bir parçası ve öncüsü olarak görürler. Kur’an Müslümanları “hayırlı bir ümmet (topluluk)” olarak tanımlayıp insanlık için şahitlik ve ıslah misyonu yükler (Ali İmran 3:110). O halde bugün bizler, kendi iç dirliğimizi sağlayıp insanlığa umut ve model olabildiğimiz ölçüde evrensel ümmet ideale yaklaşırız.
Bu bağlamda, Filistin halkının on yıllardır süren onurlu direnişi ve Gazze’de yaşananlar da bir mesaj taşıyor. Aytepe’nin dediği gibi “tarihte ilk defa insanlar, İslam’ın insanlığa nasıl izzet, onur ve direnç sunduğunu bir milletin şahsında anlık olarak gördüler; Gazze bu yönüyle İslam’ı ve Müslümanları anlatmak için büyük bir imkân sundu”. Gerçekten de Gazze’de bombalar altında bile çocuklarını okutmaya çalışan anneler, ekmeğini komşusuyla bölüşen aileler, yoklukta sabrı ve şükrü elden bırakmayan yüreklere tanık oluyoruz. Bu, insanlığın ortak vicdanına hitap eden bir duruştur. Dünyanın dört bir yanından farklı din ve ideolojiden milyonlarca insanın Filistin’e sahip çıkması, vicdanın hala ölmediğini gösterir. Demek ki insanlık ailesi fikri tamamen ütopya değil; doğru bir adalet çağrısı etrafında insanlar birleşebiliyor. George Floyd protestolarında dahi etnik-dini sınırlar aşılmış, herkes “adalet” talebiyle sokaklara dökülmüştü. Bu potansiyeli görmek ve büyütmek lazım.
Son olarak, yapmamız gereken belki de yeniden özümüze dönmek ve dünyaya bu özden seslenmektir. “Kökümüze dönmeden kurtuluş yok” diyor Ramazan Çağlar. Kökümüz, insan olmaktır; Adem’in çocukları olduğumuzu unutmamaktır. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, ideolojiler ne derse desin, sonuçta hepimiz aynı bahçenin çiçekleriyiz ve soluduğumuz hava, bastığımız toprak bir. Evrensel ümmet, işte bu ortak paydanın şuurunda olmaktır. Allah bizi farklı kabilelere ayırdı ki birbirimizi tanıyalım, tanıdıkça sevelim, sevdikçe tecrübelerimizi paylaşalım. Ne yazık ki bugünün küresel sisteminde “öteki”ni tanımak yerine onu şeytanlaştırmak hâkim. Bu kısırdöngüyü kırmak için bireyler ve toplumlar düzeyinde empati ve diyalog kanallarını açmalıyız. İslam dünyası kendi içinde mezhep, etnisite kavgalarını bırakıp kenetlense; Hristiyan’ı, Budisti, ateistiyle tüm inanç toplulukları önyargı duvarlarını yıkıp küresel sorunlara birlikte çözüm arasa belki de bir mucize gerçekleşecek.
Ütopya gibi gelebilir ama düşünülmeden hiçbir şey gerçekleşmez. Evrensel insanlık ailesi de önce bir ideal olarak zihinlerde yeşermeli ki sonra gerçeğe dönüşsün. Bu makalede ele alınan çözümleme ve eleştiriler, bu ideali engelleyen tuzakları ifşa etmeye yönelikti. Küresel ifsadın panzehiri küresel ıslah hareketidir. Bu hareket, bir kişi ya da tek bir milletin çabasıyla olmaz; ancak iyilikte yarışan, ortak vicdanda buluşan bir insanlık koalisyonuyla mümkün olur. İnanıyoruz ki, Hucurât 13’teki ilahî mesaj, tüm insanlığın fıtratında mevcut olan bir gerçeğe hitap etmektedir. Er ya da geç, beşeriyet bu gerçeği idrak etmek zorunda kalacak. Çünkü aksi istikametteki her gidiş, duvara çarpmaya mahkûm. O halde Kur’an’ın dediği gibi “insanların çoğu bilmeseler de bu dosdoğru dindir” (Rum 30:30); insanlar fıtrata aykırı yollarda huzur bulamayacaklarını eninde sonunda anlayacaklar.
Sonuç yerine şu çağrıyla bitirelim: Gelin, evrensel bir ümmet olma yolunda engelleri birlikte aşalım. Teknolojiyi, ideolojiyi, ekonomiyi insanı yüceltmek için kullanalım, insanı kontrol etmek için değil. Milletler olarak yarışımız savaşta değil iyilikte olsun. Filistinli bir çocuğun canı New York’taki bir çocuğun canı kadar kıymetli olsun gözümüzde. Kadını erkeği, zengini fakiri, Doğulusu Batılısı ile herkes için onurlu ve adil bir yaşam düzenini kuralım. Bu elbette zor bir ödev; ancak insana yakışan da zorun peşinden gitmektir. “Zor zamanlar yiğit insanlar doğurur” derler; bugün insanlık ailesini korumak için yiğitçe bir seferberlik zamanı.
Allah katında üstünlük ölçüsü bellidir: Takvâ ve erdem. Öyleyse gelin üstünlüğü güçte, parada veya ırkta arayan bugünkü zorba sisteme karşı, üstünlüğü ahlak ve adalette arayan bir medeniyet hamlesi başlatalım. Her birimiz kendi konumumuzda daha adil, daha merhametli, daha sorumlu davransak, toplumlar ve sonunda dünya değişecektir. Unutmayalım, bir insanlık ailesiyiz ve bu ailenin selameti için birey olarak da kolektif olarak da yapabileceğimiz çok şey var. “Allah, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe onları değiştirmez” (Ra’d 13:11). Öyleyse, değişimi kendimizden başlatalım ve evrensel ümmet idealini gerçeğe dönüştürmek için durmadan çalışalım. Tüm insanlar tek bir nefisten yaratıldı; öyleyse yeniden bir nefes gibi birlik olmanın vaktidir.
Kaynakça (Doğrudan Atıf Yapılanlar):
Burhanettin Can, “21. Asırda Ümmet Şuurunun Yeniden İnşası-3: Kavramsal Bir Analiz”, Umran Hareketi Dergisi (2025).
“Küresel İfsad Üzerine”, Medeniyet Vakfı (Makale).
“Özgür-Der Adana: İfsat ve İşgal Çağında Müslüman Olmanın Anlamı” (Etkinlik Haberi, 13 Nisan 2025).
“Ankara’da ‘NATO Füze Kalkanını İstemiyoruz’ Eylemi” – Haksöz Haber (13 Kasım 2010).
Abdulaziz Kıranşal, “Yeni Dünya Düzeninde İslam Ümmeti Olarak Varolma Mücadelesi” – Vuslat Dergisi (Temmuz 2023).
Mehmed Pamak, “Küresel İfsadın Fıtratı ve Doğal Dengeyi Bozması” – Kalemder (26/08/2021).
Selim Çoraklı. “İşgal Edilmiş Zihinler” – Yeni Dünya Gündemi (02.12.2019)
Şinasi Gündüz. “İşgal ve Soykırımın Temel Argümanı: Seçilmişlik ve Vadedilen Topraklar Mitosu” (Röportaj) – Perspektif Online (06.01.2024)
Ramazan Çağlar, “Tüketim Toplumu Nasıl Oluşturuldu?” – Kapsam Haber (2025).
Ramazan Çağlar, “Kadın ve Erkek Kimliği Neden Hedefte? Bozulmuş Zihinle Aile Kurulmaz” – Kapsam Haber (23 Mart 2025).
Mahsum Aytepe. “İfsat ve işgal çağında Müslüman Olmanın Anlamı” Özgür-Der Adana (13.04.2025)
Emel Şehade, “İsrail ürettiği silahları kime satıyor?” – Independent Türkçe (8 Eylül 2023).
Luc Ferry’nin eleştirileri: “Transhümanist Devrime Karşı Luc Ferry’nin Çağrısı” – EdebiFikir (2023).
