Psişik ile Ruhsal Olanın Karıştırılması

0
s-d5759a07279a1387f9c07c65ff29908534fc74b4

Modern dünyada oldukça yaygın olan bir karışıklığın özel bir örneği: psişik alan ile ruhsal alanın birbirine karıştırılmasıdır. Bu karışıklık psikanaliz gibi altüst edici boyutlara ulaşmasa bile, ruhsal olanı psişik düzende en aşağıda bulunanla özdeşleştirir; bu nedenle, her durumda son derece ciddi sonuçlar doğurur.

Bir bakıma, Batı dünyasında çok uzun zamandır “ruh” ile “tin” ya da “can” ile “ruh” (soul–spirit) arasındaki ayrımın unutulmuş olması bu karışıklığın doğal bir sonucudur. Bu konuda Descartesçi düalizm büyük oranda sorumludur; çünkü beden dışındaki her şeyi tek bir kategori içinde toplamış, bu belirsiz kategoriyi kimi zaman “ruh”, kimi zaman “tin” olarak adlandırmıştır. Bu karışıklık, günümüzdeki dilde hâlâ süregelmektedir: “Ruhlar” (spirits) kelimesi, popüler kullanımda kesinlikle ruhsal olmayan psişik varlıklar için kullanılmaktadır; bu yanlış anlamaya dayanarak ortaya çıkan “spiritüalizm” terimi ise ayrı bir sorundur. Bir başka örnek de, “tin” (spirit) kelimesinin yalnızca zihinsel olana karşılık gelecek şekilde kullanılmasıdır. Tüm bu örnekler, mevcut durumun ciddiyetini anlamak için yeterlidir: Bu tür karışıklıkları yayan herkes – bilerek ya da bilmeyerek – varlıkları “ara dünya”nın karmaşası içinde kaybolacakları bir yola sokmaktadır. Böylece, genellikle farkında olmadan, **“karşıt inisiyasyon”**un başını çeken şeytani güçlerin oyununun bir parçası hâline gelmektedirler.

Burada herhangi bir yanlış anlamayı önlemek için çok dikkatli olunması gerekir: Bir varlığın imkânlarının belirli bir düzlemde, özellikle de psişik düzeyde gelişmesi, özü itibarıyla kötü olarak değerlendirilemez. Ancak şu unutulmamalıdır: Bu düzey illüzyonlar (yanılsamalar) düzeyidir; dolayısıyla, her şeyi olması gereken yerine yerleştirebilme yeteneğine sahip olmak gerekir. Başka bir deyişle, böyle bir gelişmenin iyi mi kötü mü olduğu, onun ne amaçla kullanıldığına bağlıdır. Bu nedenle ilk sorulması gereken şey, bu gelişmenin kendi başına bir amaç mı yoksa daha yüksek bir amaca ulaşmak için bir araç mı olarak kullanıldığıdır.

Her şey, bireysel niteliklerin çeşitliliği nedeniyle, bir manevî “gerçekleşme” yoluna giren kişi için – özellikle de başlangıç aşamasında – bir fırsat ya da “destek” işlevi görebilir. Ancak bireyselliğin sınırları aşılmadıkça, her şey aynı zamanda engel olma potansiyelini de taşır. İnsan, bu düzeyin ötesine geçmek yerine, gerçek bir değeri olmayan, yalnızca tesadüfi ve geçici sonuçlara kapılıp aldanırsa, o şey onun için destek değil engel olur. Gerçekten de bireysel düzlemde bulunduğu sürece, insan için yoldan sapma tehlikesi her zaman vardır; fakat bu tehlike özellikle psişik imkânlar söz konusu olduğunda çok daha büyüktür. Eğer bu imkânlar düşük düzeyli psişik etkenlere dayanıyorsa, tehlike katlanarak artar.

Bu tehlike, yalnızca bedensel ve fizyolojik düzeyde kalan durumlarda çok daha azdır; örneğin bazı Batılıların Yoga’yı, ya da en azından onun hazırlayıcı tekniklerinden öğrendikleri kadarıyla, bir tür “beden eğitimi yöntemi” olarak görmeleri gibi. Bu tür durumlarda, neredeyse karşı karşıya olunan tek risk, bu “egzersizlerin” cahilce, denetimsiz ve yanlış uygulanması sonucu hedeflenenin tam tersinin elde edilmesi, yani sağlığı iyileştirmeye çalışırken mahvetmektir. Bunlar burada yalnızca kaba birer sapmanın örneği olarak değinilmesi gereken şeylerdir; çünkü söz konusu uygulamalar aslında fizyolojik alandan son derece uzak bir amaç için tasarlanmıştır. Beden üzerindeki etkiler yalnızca “ikincil” sonuçlardır ve en küçük bir öneme bile sahip değildir. Bununla birlikte, bu “uygulamalar” aynı zamanda uygulayıcının farkında olmadığı ince bireysel (latif) düzeylerde de yankılar uyandırabilir. Bu da onların ne denli tehlikeli olabileceğini artırır. Böylece, kişi farkına bile varmadan çeşitli etkilerin tesirine açık hale gelir – ki bu etkiler her zaman en aşağı düzeyde olanlar olacaktır. Üstelik kişi bu etkilerin varlığından şüphelenmediği ölçüde onlara karşı savunmasız olur; onları tanıyamaz, doğalarını ayırt edemez. Her hâlükârda, bu etkilerin hiçbirinin herhangi bir anlamda “ruhani” olduğu söylenemez.

Ancak mesele psişik olanla gerçek ruhsal olanın karıştırılması durumunda çok daha ciddidir. Bu karışıklık iki karşıt biçimde ortaya çıkar:

  1. Ruhsal olan, psişik düzeye indirgenir – bu, daha önce sözünü ettiğimiz psikolojik yorumlarda görülür.

  2. Pişik olan, ruhsal zannedilir – bunun en yaygın örneği spiritüalizmdir. Bunun daha karmaşık biçimleri de vardır; tümü “yeni spiritüalizm” türleri olup aynı temel hatadan kaynaklanır.

Her iki durumda da, yanlış anlaşılan şey ruhsal olandır. Birinci örnekte, ruhsal olan doğrudan reddedilir – en azından pratikte, her zaman açıkça olmasa da. İkinci örnekte ise, sahte bir ruhsallık yanılsamasına düşülür. Günümüzde birçok insanın bu yanılsamaya kapılmasının temel nedeni oldukça basittir: Bu insanların bir kısmı esas olarak birtakım hayali “güçler” peşindedir; bir kısmı ise doğrudan veya dolaylı yoldan, olağandışı “fenomenler” üretmeye çalışır. Bir diğer grup ise bilinçlerini bireysel varlıklarının alt düzeydeki psişik “uzantıları” üzerine yoğunlaştırır; bunları, “ortalama” insanın etkinliğinin sınırları dışına taştıkları için, daha yüksek bir düzeye ait sanırlar. Oysa söz konusu sınırlar, modern dönemin profan (kutsal dışı) bakış açısına göre şekillenmiş, “gündelik yaşam”ın sınırlarıdır. Bu sınırlar, bedensel-ötesi hiçbir imkâna yer vermez.

Ancak bu ikinci grupta bile çoğu zaman motivasyonun temelinde “fenomen”e duyulan hayranlık yer alır. Bu ise modern zihniyetin karakteristik yönü olan “deneysel” eğilimden kaynaklanır. Gerçekte bu insanlar, daima “etkileyici” ya da “çarpıcı” sonuçlar elde etmeye çalışırlar ve bu sonuçları “gerçekleşme”nin birer göstergesi olarak yorumlarlar. Ancak bu durum, onların ruhsal olan her şeyi bütünüyle gözden kaçırdıklarını gösterir. Bu tür insanlar, ruhsallığın ne olduğunu tahayyül dahi edemezler. Ve aslında, bu insanlar yalnızca zamanlarını ve çabalarını boşa harcamış olsalar mesele bu kadar da kötü olmayabilirdi. Ne var ki, bu gibi kişiler genellikle bu düzeylere saplandıktan sonra orada kalırlar, bir daha da oradan çıkamazlar. Bu tür bir sapma geri döndürülemez hale gelir. Bu durum, özellikle Doğu geleneklerinde gayet iyi bilinmektedir: Bu tür bireyler “fenomen üreticisi” olmaktan öteye gidemezler ve hiçbir zaman gerçek ruhsallığın en küçük derecesine bile ulaşamazlar.

Üstelik burada daha da tehlikeli bir durum söz konusudur: “Ters yönde bir gelişim” yaşanabilir. Bu tür gelişme, ne bireye yarar sağlar ne de onun herhangi bir ruhsal olgunluğa erişmesini sağlar. Aksine, bireyi gitgide alt düzey psişik uzantılara doğru çeker. Bu durumda birey, yalnızca insanaltı olanla temas kurabilir. Bu temasın sonucunda birey ya parçalanarak yok olur, ya da tek bir kurtuluş yolu kalır: bilincin tamamen çözülmesi. Bu ise birey düzeyinde, evrenin bütünüyle çözülmesine denk bir nihai dağılma anlamına gelir.

Bu nedenle, özellikle de psişik düzlemle ilişkili her şeye karşı, “bilinçaltı”, “içgüdü” ya da akıl-altı sezgi gibi kavramlara dayanan çağrılara karşı büyük bir ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Aynı şekilde, “yaşam gücü” (vital force) gibi muğlak ve belirsiz kavramlara da dikkat edilmelidir. Çünkü bunlar, modern felsefenin ve psikolojinin övdüğü, ancak insanı daha aşağı düzeylerle temas ettiren olgulardır. Bu yüzden, aşırı dikkat ve uyanıklıkla yaklaşılması gereken bir başka konu da, bireyin kendini bir tür “kozmik bilinçle” özdeşleştirme, ya da daha doğru bir ifadeyle bu bilinçle karıştırma ya da çözülme isteğidir. Bu tür bir bilinç, aşkınlığı dışlayan bir yapıya sahiptir; dolayısıyla gerçek anlamda hiçbir ruhsallık içermez.

Bu durum, özellikle şu felsefi eğilimlerle ilgilidir: panteizm, imanentizm (içkinlik), ve natüralizm (doğalcılık). Bu yaklaşımların hepsi, metafiziksel düzeyde aynı kökten beslenir. Bugün birçok insan, ne yazık ki, neyle karşı karşıya olduğunu bilmeden bu yollara yönelir. Oysa burada söz konusu olan şey, gerçek ruhsallığın tam karşıtıdır. Bu tür yaklaşımlar ruhsallığın bir tersine çevrilmesi anlamına gelir. Bu nedenle de, “satanizm” (şeytanî yöneliş) terimi doğrudan buraya oturur. Bu yöneliş bilinçli olsun ya da olmasın, fark etmez: Çünkü bugün, düzensizliğin her alana yayıldığı bu çağda, bilinçsiz satanizm dahi, bilinçli olanın aracı hâline gelmiştir.

Bu konular daha önce, “okyanusu geçme” sembolizmiyle açıklanmıştır: Bu, inisiyatik gelenekte kullanılan bir metafordur. Burada psişik dünya okyanus olarak temsil edilir. Bu okyanusu geçmek, ancak onun tehlikelerine kapılmadan mümkündür; hedefe ulaşmak için rotayı kaybetmeden ilerlemek gerekir. Ama bir de düşünün: Ya biri bu okyanusa bilerek atlıyor, hatta orada boğulmayı istiyorsa? İşte bu durum, biraz önce sözünü ettiğimiz kozmik bilinçle “birleşme” iddiasının tam anlamıyla karşılığıdır. Bu bilinç, gerçekte yalnızca tüm psişik etkilerin bulanık ve belirsiz bir bileşiminden ibarettir. Ne var ki, birçok kişi bunun ruhsal tesirlerle bir ilgisi olduğunu sanır. Oysa bu etkilerin, dış görünüşleri bazen benzese bile, ruhsal olanla en küçük bir ortak yönü yoktur. Zira bu alanda, “sahte olan” (taklit) son derece etkilidir: “Fenomen” düzeyinde ortaya çıkan belirtiler, bir azizde de, bir büyücüde de görülebilir.

Bu ölümcül hataya düşenler, ya “üst sularda” (aşkın olan düzeydeki okyanusta) yüzmeleri gerektiğini unutur ya da zaten hiç bilmezler. Onun yerine, “alt sularda”, yani cehenneme giden karanlık sulara dalarlar. Yine benzer şekilde, bütün içsel güçlerini, onları biçimsizler dünyasına yöneltmek için bir araya getirecekleri yerde, o güçleri sonsuz biçim çeşitliliği içinde dağıtırlar. Bu çeşitlilik, örneğin Henri Bergson’un “gerçeklik” anlayışına oldukça yakındır. Bu anlayışta, yaşam dolu sanılan her şey aslında ölümün ve geri dönüşsüz çözülmenin alanıdır.

¹ Not: Bu makale, Guénon’un “The Reign of Quantity and the Signs of the Times” (Niceliğin Egemenliği ve Zamanların Alametleri) adlı eserinde yer alan “The Misdeeds of Psychoanalysis” (Psikanalizin Kötülükleri) başlıklı bölümüne gönderme yapmaktadır.

__________________________________________________________________________________

René Guénon

15 Kasım 1886 tarihinde Fransa’nın Blois kentinde doğdu. Babası Katolik bir aileden gelmiş bir mimardı. Guénon, formel eğitimini matematik, felsefe ve edebiyat alanında gördü. Üniversite eğitimini 1916’da modern matematikteki sonsuz sayı kavramına getirdiği özgün bakışını tezleştirdiği “Leibniz ve sonsuz küçüklerin hesaplanması” (Leibniz and Infinitesimal Calculus) adlı çalışması ile tamamladı. Ancak sonrasında 1921 yılında Jacques Maritain’in danışmanlığında “Hindu Öğretilerinin Tetkikine Genel Giriş” (General İntroduction to The Study of Hindu Doctrines) adlı doktora tezi jüri tarafından kabul edilmemesi üzerine akademik çalışmalarına son verdi. Şeyh Abdülvahid Yahya adıyla da tanınır 

Bir yanıt yazın