hq720

BÖLÜM I

FELSEFE VE ELEŞTİRMENLERİ

Toplumun ilerlemesi, bireylerin insan ortalamasından her türlü yönde sapmalar göstermesi ve bu özgünlüklerin kimi zaman o kadar cazip ya da yararlı olmasıyla olur ki, bu bireyler kabileleri tarafından önder olarak tanınır, kıskanılır ya da hayranlık uyandırırlar ve yeni ideallerin belirleyicisi hâline gelirler.

Bu sapmalar arasında, her nesil birtakım bireyler üretir ki, bunlar olağanüstü şekilde kuramla meşguldür. Bu insanlar başkalarının şaşkınlık duymadığı ya da sorun görmediği yerlerde, şaşar kalır ve kafa yorarlar. Hayal güçleri açıklamalar icat eder ve bunları bir araya getirir. Zamanlarının bilgisini biriktirir, kehanetlerde ve uyarılarda bulunurlar, “bilge” sayılırlar. Felsefe, etimolojik anlamıyla “bilgeliğe duyulan sevgi”, işte bu zihin tipinin işidir; ve onları anlamayan ya da inandıkları doğrulara pek itibar etmeyenler tarafından bile kimi zaman hoşgörüyle, hatta hayranlıkla karşılanır.

Bu şekilde ortaya çıkan felsefe, zamanla insanlık mirasına dönüşmüş ve devasa boyutlara ulaşmış bir bilgi kütlesi hâline gelmiştir. Bu hâliyle ele alındığında, kimya ya da astronomi gibi herhangi bir özel bilim dalının bundan dışlanması için bir sebep yoktur. Ancak yaygın bir uzlaşmayla, özel bilimler günümüzde felsefeden ayrılmış sayılmaktadır. Bunun nedenleri ileride açıklanacaktır. Geriye kalan alan ise, bir kişinin yeterince geniş ilgi alanına sahip olması durumunda, tek başına öğretebileceği ölçüde yönetilebilir bir içerik hâline gelmiştir.

Bu bir Alman ders kitabı olsaydı, önce konunun tanımını soyut biçimde verir, ardından “Begriff und Eintheilung” (kavramı ve sınıflandırması) ile “Aufgabe und Methode”sini (görevi ve yöntemi) sergilerdim. Ancak böyle bir sergileme, genellikle yeni başlayanlar için anlaşılmaz, kitabı okuduktan sonra ise gereksizdir. Bu yüzden bu bölümü tamamen atlamak, ama daha ileri düzeydeki okurlar için yararlı olabilecek özet niteliğinde bir giriş sunmamak, daha kısa yoldan gitmek açısından daha elverişli olacaktır.

Yine de tanım meselesi üzerinde kısaca durmak istiyorum. Özel bilimlerin dışlandığı bu daraltılmış anlamda “felsefe” sözcüğü, giderek yalnızca evrensel kapsamlı düşünceleri ifade eder hâle gelmiştir. Her şeyi istisnasız olarak kapsayan açıklama ilkeleri, tanrılarla insanlar, hayvanlarla taşlar arasında ortak olan unsurlar, evrenin başlangıcı ve sonu, bilmenin koşulları ve insan eylemlerine ilişkin en genel ilkeler—bunlar, felsefi problemler olarak özel bir önem atfedilen konulardır; ve bunlar üzerine en fazla söz söyleyen kişi de “filozof” olarak adlandırılır.

Felsefe, geleneksel ders kitaplarında şöyle tanımlanır: “Doğal aklın erişebildiği ölçüde, her şeyin nihai nedenlerine göre genel olarak bilgisi.” Bu da, felsefenin, evrenin genel açıklamasını amaçladığı, ayrıntılarla değil, bütünle ilgilendiği anlamına gelir. Bu yüzden, bir şey hakkında yapılan bir görüş “felsefi” olarak adlandırılır; çünkü bu görüş, ne kadar geniş kapsamlıysa, diğer görüşlerle ne kadar bağlantılıysa, kendisini gerekçelendirmek için ne kadar nihai ve tümel ilkelere dayanıyorsa, o kadar “felsefidir”. Dünyaya dair her türden geniş kapsamlı bakış açısı bir felsefedir; hatta belki de bulanık bir görüş olsa bile. Bu bir Weltanschauung’tur (bir “dünya görüşü”dür), hayata entelektüel bir yaklaşım biçimidir. John Dewey, gerçekten var olan felsefelerin tümünü çok iyi tanımlar: “Felsefe; belirli bir disiplin olmaktan çok, zekânın ve iradenin birlikte oluşturduğu bir tutum, bir amaç ve bir mizacı ifade eder.”

İnsan düşüncesinin tarihi boyunca gelişmiş başlıca rakip yaşam tutumlarını bilmek ve bunların kendilerini nasıl gerekçelendirdiğini en azından bir kez duymak, özgür bir eğitimin ayrılmaz bir parçası sayılmalıdır. Gerçekten de “felsefe”, bu anlamda alındığında, “kolej” kelimesinin Amerika’da temsil ettiği eğitim ruhunun özet adı sayılabilir. Her şey kuru bir dogmatik biçimde de öğretilebilir, felsefi bir şekilde de. Teknik bir okulda insan, belirli bir iş için çok iyi eğitilmiş bir araç hâline gelebilir; ama “liberal eğitim”in çağrıştırdığı o zihinsel inceliği tamamen kaçırabilir. Tek bir dar alana entelektüel olarak çakılı kalmış biri olabilir; mecazdan, hayal gücünden, perspektiften yoksun kalabilir.

Platon ve Aristoteles’in dediği gibi felsefe, hayretle başlar; her şeyin farklı olabileceğini tasavvur edebilir. Alışıldık olana, sanki yabancıymış gibi bakabilir; yabancı olanı da tanıdık gibi görebilir. Her şeyi ele alabilir, sonra bir kenara bırakabilir. Zihni, her konunun çevresinde dolaşan bir hava gibidir. Doğal dogmatik uykumuzdan bizi uyandırır, kemikleşmiş önyargılarımızı kırar. Tarihsel olarak felsefe, bilimin, şiirin, dinin ve mantığın birbirini dölleyip beslediği bir entelektüel üretim alanı olmuştur. Zorlayıcı akıl yürütmeler yoluyla duygusal olarak değerli sonuçlar aramıştır. Bu nedenle onunla biraz temas kurmak, onun etkisini az da olsa hissetmek hem edebî hem bilimsel öğrenciler için yararlıdır. Şiirselliğiyle edebî zihinlere hitap eder; ama mantığıyla onları sağlamlaştırır. Bilimsel zihne ise mantığıyla hitap eder; ama diğer yönleriyle onu yumuşatır, aşırı kuruluğa karşı korur. Her iki öğrenci tipi de felsefeden daha canlı bir ruh, daha çok hava ve daha geniş bir zihinsel arka plan edinmelidir. Touchstone’un çobanına sorduğu o ünlü soruyu hatırlayın: “Ey çoban, sende hiç felsefe var mı?” İnsanlar birbirleriyle karşılaştığında hep bu soruyu sormalıdır. İçinde hiç felsefe olmayan bir insan, sosyal açıdan en uğursuz ve en verimsiz dosttur.

Bu noktaya kadar sayılan tüm bu faydalara rağmen, felsefe çalışması sistematik düşmanlara sahiptir; üstelik bugün bu düşmanlar hiç olmadığı kadar çok sayıdadır.

Bilimin kesin başarıları ve felsefenin görünürde belirsiz sonuçları, bu düşmanlığın sebeplerinden biridir. Felsefeye karşı duyulan bu küçümsemenin diğer bir kaynağı da insan zihninin doğasında bulunan bir tür hoyratlıktır—uzun kelimelere ve soyut düşüncelere karşı alaycı bir haz duyma eğilimi. “Skolastik jargon”, “ortaçağ diyalektiği” gibi ifadeler, birçok insan için “felsefe” sözcüğünün eş anlamlısı gibidir. Felsefeciler, şeylerin içsel doğası ve nedenlerine dair belirsiz ve kuşkulu spekülasyonlarda bulunan, “karanlık bir odada siyah bir şapka arayan kör adama” benzetilir—üstelik o şapka orada yoktur! Felsefenin işi “sonuca varmayan sonsuz tartışmalar sanatı” ya da daha alaycı bir biçimde “o amaca ulaşmak için özel olarak icat edilmiş bir terim dağarcığının sistemli kötüye kullanımı” olarak tanımlanır.

Bu tür düşmanlıkların ancak çok sınırlı bir kısmı makul görülebilir. Şimdi bu tür yaygın itirazların bazılarını sırayla ele alacağım; çünkü onlara verilecek cevaplar, konumuza daha içeriden bir giriş yapmak açısından uygun bir yol sağlayacaktır.

İtiraz 1: Felsefe pratik değildir.

Bilimler sürekli ilerleme kaydederken ve benzersiz yararlılığa sahip uygulamalar ortaya koyarken, felsefe ilerlemez ve pratik bir fayda da sağlamaz.

Yanıt: Bu karşılaştırma adil değildir. Çünkü bilimlerin kendisi zaten felsefe ağacının dallarıdır. Sorular kesin olarak yanıtlandıkça, bu yanıtlar “bilimsel” olarak adlandırılmış; günümüzde “felsefe” olarak adlandırılan şey ise, yalnızca henüz yanıtlanmamış soruların kalıntısıdır. Tam şu anda bile, psikoloji ve genel biyoloji gibi iki bilim dalının ana gövdeden ayrılıp bağımsız dallar hâline geldiğini gözlemliyoruz. Felsefenin daha genel yapısı, özel bilimlerin detaylarını her zaman yakından takip edemez.

Burada felsefenin tarihsel gelişimine kısa bir bakış atmak faydalı olacaktır. Her ülkede en eski filozoflar, ansiklopedik bilginin taşıyıcılarıydı—etik ya da dinsel ilgi alanları olsun ya da olmasın, bilgeliğin tutkunuydular. Onlar, sadece belirli problemlerle değil, bizzat “sorunsallık”la ilgilenen insanlardı. Çin, İran, Mısır, Hindistan’da böyle bilgeler vardı; ama Batı düşüncesi üzerinde yalnızca Yunan bilge kişilerinin etkisi kalıcı oldu. Eski Yunan felsefesi, kabaca M.Ö. 600’den başlayarak yaklaşık 250 yıl sürmüştür. Thales, Herakleitos, Pisagor, Parmenides, Anaksagoras, Empedokles, Demokritos gibi isimler aynı anda hem matematikçi, hem teolog, hem politikacı, hem gökbilimci, hem de fizikçiydi. Zamanlarının tüm bilgisi onların emrindeydi.

Platon ve Aristoteles bu geleneği sürdürdü; Ortaçağ filozofları ise yalnızca bu alanları genişlettiler. Örneğin, 13. yüzyılda Thomas Aquinas’ın yazdığı Summa Theologica adlı büyük eserde, Tanrı’dan maddeye kadar her konuda görüşler sunulmaktadır. Meleklerden insanlara, cinlerden kurtuluşa kadar, neredeyse her şeyin birbirleriyle olan ilişkileri ele alınır. Bilmenin yolları, tözlerin biçimlerle olan ilişkisi, zihnin bedenle olan bağlantısı, günahın kurtuluşla olan ilgisi, en ince ayrıntısına kadar anlatılır. Fizik ve mantık evrensel bir sistem hâlinde ortaya konur. Okuyucu üzerinde bırakılan izlenim, neredeyse doğaüstü bir entelektüel güçtür.

Ancak 17. yüzyılın başlarında, skolastik yöntemlerden insanlar yorulmuştu. Suarez’in incelemeleri bu yorgunluğu bastırmaya yetmedi. Ama onun yerine geçen Descartes felsefesi—skolastik düşünceyi silip süpüren yeni bir felsefe—Avrupa’da yıldırım gibi yayıldı. Yine de bu yeni felsefe, eski ansiklopedik karakterini korudu. Biz bugün Descartes’ı, “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen metafizikçi olarak hatırlarız; ama çağdaşları onu, daha çok Herbert Spencer’ı nasıl hatırlıyorsak öyle hatırlıyorlardı: büyük bir evrim kuramcısı olarak. Evrenin hareketlerini, kan dolaşımını, ışığın kırılmasını, görme mekanizmasını, ruhun etkilerini ve zihin-beden ilişkisini açıklamaya çalışıyordu.

İtiraz 2: Felsefe dogmatiktir.

Felsefe, her şeyi yalnızca saf akılla çözmeye çalışır. Oysa hakikate ulaşmanın tek verimli yolu, somut deneyime başvurmaktır. Bilim; olguları toplar, sınıflandırır ve analiz eder; bu sayede felsefeden çok daha fazla ilerleme sağlar.

Yanıt: Bu itiraz tarihsel olarak geçerlidir. Gerçekten de birçok filozof, sistemlerini bir kere kurduklarında, onları son sözmüş gibi sunmuş; mutlak geçerlilik iddiasında bulunmuş ve ya tamamen kabul edilmesini ya da tamamen reddedilmesini istemiştir. Buna karşılık bilimler, yalnızca “geçici varsayımlar”la çalışır, her zaman bu varsayımları deneye ve gözleme dayalı olarak sınamaya çalışır ve bu sayede sınırsız bir şekilde kendilerini düzeltebilir ve ilerletebilirler. Günümüzde artık, sistemlerine mutlaklık iddiası atfeden dogmatik filozofların, eğitimli çevrelerde ciddiye alınması gittikçe zorlaşmaktadır. Hipotez ve doğrulama, yani bilimsel yöntem, akademik zihinlerde felsefenin yöntemine baskın çıkmıştır.

Fakat filozoflar da nihayetinde sadece insanlardır; ve yalnızca en genel meseleler üzerine düşünmeleri dışında, başka bir yöntemleri yoktur. Onlar da, bilim insanları gibi gözlemler, ayırımlar yapar, genelleştirir, sınıflandırır, neden-sonuç ilişkileri kurar, benzerlikler arar ve varsayımlar kurar. Felsefenin, bilimden veya pratik işlerden farklı, kendine özgü bir yöntemi yoktur. Günümüzdeki tüm düşünce biçimimiz, insan düşüncesinin ilkel halinden evrimleşmiştir. Bu evrimdeki en önemli değişiklikler, konulardan çok, düşünmenin tarzıyla ilgilidir: İddiaların daha ihtiyatla ortaya atılması ve doğrulama yollarının aranmaya başlanması gibi.

İnsanın Düşünme Biçimlerinin Kökeni

Auguste Comte’un tanımladığı gibi, insan düşüncesi herhangi bir konuda üç aşamadan geçer:

  1. Teolojik Aşama: Olaylar, doğaüstü ruhların müdahalesiyle açıklanır.

  2. Metafizik Aşama: Her şeyin özünde yatan bir “soyut ilke” olduğu düşünülür.

  3. Pozitif Aşama: Olaylar yalnızca betimlenir ve birlikte ya da ardışık olarak nasıl ortaya çıktıkları belirlenir. Bu ilişkiler “doğa yasaları” şeklinde ifade edilir. Burada “neden” değil, “nasıl” sorusu esastır.

Comte’un bu modeli biraz fazlasıyla kesin çizilmiştir. Antropoloji, insan düşüncesinin en başta teolojik ve metafizik unsurları birlikte içerdiğini gösterir. İnsanlar, olağan şeyleri açıklamaya gerek duymaz; ama garip, alışılmadık şeyleri, özellikle ölüm, hastalık, felaket gibi olayları açıklama ihtiyacı hisseder. Her şeyin içinde bir gizli güç olduğuna inanılır—manevi ya da sihirli bir güç (mana). En büyük hedef, bu güce sahip olmaktır.

“Sempatik büyü” olarak adlandırılan uygulamalar, bu dönemin felsefi yaklaşımıdır. Birine zarar vermek mi istiyorsun? Onun bir saç telini ya da bir eşyasını ele geçir ve bunu yak, parçala, yok et. Yağmur mu yağsın istiyorsun? Toprağa su serp. Rüzgâr mı istiyorsun? Islık çal. Tarlanda iyi ürün mü çıksın? Tohumlara benzeyen taşlar koy. Sarılık mı tedavi edilecek? Sarı renkli baharatlar ver. Bu tarz benzerliğe dayalı ilişkiler her alana yayılır. İşte bu, “görünüşlerin ardında işaretler vardır” inancıdır ve uzun süre tıpta, kehanette, sihirde hüküm sürmüştür.

Bu düşünceler günümüzde bize gülünç gelebilir; ama bilimsel yollar hiç keşfedilmemişken, doğayı anlamak isteyen bir zihnin başka ne tür kavramlara tutunabileceğini düşünün.

Zamanla daha olumlu ve gerçekçi düşünme yolları ortaya çıkmıştır. Olaylar arasında ortak unsurlar saptanmış ve bu unsurlar üzerine genellemeler yapılmaya başlanmıştır. Ama bu ortak unsurların başta dikkat çeken, ilginç ve “çarpıcı” şeyler olması doğaldır. Örneğin sıcak, soğuk, kuru, ıslak gibi özellikler davranışları açıklamada kullanılmıştır. Gökyüzü dairesel hareket eder çünkü dairesel hareket mükemmeldir. Güneş kışın güney yarımküreye kaçar çünkü kuzeyde hava soğuktur! (Evet, bu ciddi bir açıklamadır.) Güzel ve değerli şeylerin fazladan güçleri vardır. Mıknatıs, daha güçlü olan elmas geldiğinde tuttuğu demiri bırakır.

Bütün bunlar, deneysel bilim düşüncesi yerleşmeden önceki açıklamalardır.

Ama asıl bilimsel düşünme, Galileo ile birlikte başlar. Galileo, Descartes, Pascal, Newton, Huygens ve Boyle gibi isimler doğanın matematiksel oranlarını keşfederler: Hız, zamanla; yer değiştirme, zamanın karesiyle ilişkilidir. Atmosfer basıncı, yükseklikle değişir. Basınç hacimle ters orantılıdır. Bu tür kesin ilişkiler, artık “yasa” olarak anılır. Ve bu “yasalar”, doğayı açıklamaktan çok, tanımlar—yani sadece “şöyle şöyle olduğunda bu olur” der. “Neden” değil, sadece “nasıl” sorusunun cevabı aranır.

Sonuç olarak, bilgi iki alana ayrılır:

  • Bilim: Ölçülebilir, kesin, matematiksel ilişkilerle çalışır.

  • Genel Felsefe: Bu ilişkilerin açıklayamadığı şeylerle ilgilenir.

“Felsefe ilerlemiyor” diyenler genellikle bilimin kazandığı başarıyı “bilime”, ama ortaya çıkışındaki esas fikrî kaynakları “felsefeye” vermemektedir.

Felsefe, bilimin çözemediği problemlerden arta kalandır.

Görüldüğü gibi, eğer felsefe her soruya verdiği yanıtla bilimin alanına katkıda bulunuyorsa, o hâlde felsefenin elinde kalanlar yalnızca henüz çözülememiş sorular olacaktır. Ve bu sorulara artık “felsefe” denilecektir. Aslında bugün “felsefe” olarak adlandırılan şey, bir nevi cevapsız kalan soruların kalıntısıdır.

Şu noktayı anlamak çok önemlidir: Bazı sorular yüzyıllardır cevap bekliyor olabilir, ama bu onların cevaplanamayacağı anlamına gelmez. Belki de insan aklının tarihi yalnızca birkaç paragraf uzunluğundadır ve önümüzde çok uzun bir düşünce serüveni vardır. Son üç yüz yılın şaşırtıcı bilimsel ilerlemesi, bazı soru türlerinin nasıl ele alınması gerektiğinin keşfi sayesinde mümkün olmuştur: özellikle de matematiksel olarak ifade edilebilen soruların…

Ancak buradan yola çıkarak, yalnızca mekanik ve matematiksel sistemlerin felsefeye layık olduğunu savunmak ya da diğer soruları küçük görmek, evrenin içinde barındırdığı farklı varoluş biçimlerini görmezden gelmek olur. Ruhsal ya da ahlaki sorulara da, kendilerine özgü yollarla yaklaşmak mümkündür. Hatta bazı açılardan “bilim”, “felsefe”den daha az ilerlemiş olabilir. Bilimin en genel kavramları, örneğin “evrim”, “element”, “enerji” gibi fikirler, Aristoteles veya Descartes gibi filozofları bugün şaşırtmazdı. Fakat onlar, bizim bugünkü felsefi düşüncelerimizi—örneğin idealizm ya da eleştirel felsefenin varsayımlarını—duysalar muhtemelen anlamakta çok zorlanırlardı.

İtiraz 3: Felsefe dogmatiktir.

Felsefe sonuçları mutlak gibi gösterir. Oysa düşünce, varsayımlarla ilerlemelidir.

Yanıt: Bu da tarihsel olarak haklı sayılabilecek bir itirazdır. Gerçekten de pek çok filozof sistemlerini mutlak doğrular gibi sunmuş, kendi sistemlerinin nihai ve eksiksiz olduğunu iddia etmiştir. Buna karşılık bilim, hipotezlerle çalışır ve her zaman yeni deneylerle kendisini düzeltmeye çalışır.

Ama artık günümüzde, bu tür mutlaklık iddiasında bulunan filozoflara kulak asılmamaktadır. Felsefe de, bilim gibi hipotez ve doğrulama temelli bir disiplin hâline gelebilir. Bunu yapmaması için hiçbir sebep yoktur. Hatta bazı çağdaş filozoflar bu doğrultuda hareket etmektedir.

İtiraz 4: Felsefe gerçek hayattan kopuktur.

Felsefe, soyut kavramlarla uğraşır; gerçek dünyanın çeşitliliğini, karmaşasını, acısını göz ardı eder. Filozoflar, neredeyse istisnasız biçimde, dünyayı soylu, basit ve kusursuz gibi gösterme eğilimindedir. Voltaire ve Schopenhauer gibi düşünürler bu tür sistemleri alaya almıştır. Schopenhauer’in büyük başarı kazanmasının nedeni, felsefe tarihinde ilk kez hayatın acılarına karşı dürüst davranmasıdır.

Yanıt: Bu itiraz da tarihsel olarak doğrudur. Ancak felsefenin gerçeklikten kalıcı biçimde kopuk kalması için bir sebep yoktur. Felsefe, zamanla değişebilir; yöntemlerini geliştirebilir. Gerçekliği daha derinlemesine ele alabilir. Abartılı soyutlamaların yerini daha somut yapılar alabilir. Gelecekte filozoflar, realist roman yazarları kadar gerçek hayata yakın olabilirler. Bu, yalnızca zaman ve yöntem meselesidir.

Sonuç:

Felsefe, en genel anlamıyla ele alındığında, evrenin en kapsamlı bilgisi demektir. Bu tanım çerçevesinde, bilimlerin ulaştığı tüm sonuçları da kapsar. Bu nedenle felsefe, bilimle zıt değil, onun bir tamamlayıcısıdır. Spencer’ın dediği gibi, “tam anlamıyla birleştirilmiş bilgi sistemi” kurmak felsefenin hedefidir.

Ama daha dar anlamda, yani günümüzde bilimden ayrı olarak ele alınan anlamıyla “felsefe”, artık genellikle metafizik anlamına gelir.

Bu dar tanım, tarihsel olarak sonradan ortaya çıkmıştır. Ama daha geniş ve kapsamlı olan ilk anlam, hem daha zengin hem de daha değerlidir. Bilimlerin sonuçları daha sistemli hâle geldikçe, farklı soru türlerine uygun yöntemler geliştikçe, felsefe yeniden eski anlamına dönebilir. O zaman bilim, metafizik ve din yeniden tek bir bilgelik yapısı içinde bir araya gelerek birbirlerine destek verebilir.

Ancak şu an için bu hedef henüz gerçekleşmiş değildir.

Ben bu kitapta felsefeyi, daha dar anlamıyla, yani metafizik olarak ele alacağım; dinin ve bilimsel sonuçların dışında tutacağım.

BÖLÜM II

METAFİZİK SORUNLARI

“Metafizik” teriminin kesin bir tanımını vermek mümkün değildir. Bu terimin ne anlama geldiğini en iyi şekilde anlatmanın yolu, onunla ilgilenen sorulardan bazılarını sıralamaktır.

Metafizik, bilimlerin ya da günlük yaşamın ortaya koyduğu fakat cevaplayamadığı birtakım karanlık, soyut ve evrensel soruların tartışılmasıdır. Bu sorular, bir bakıma “artan” sorulardır—yani elimizde kalan, çözülmemiş sorular. Hepsi çok geniş ve derin sorulardır; bütünüyle evrene ya da evrenin en temel yapıtaşlarına ilişkindir. Bu nedenle, tanım vermek yerine bazı örnekler sıralayalım:

  • “Düşünceler” nedir? “Nesneler” nedir? Ve bu ikisi nasıl ilişkilidir?

  • “Doğru” dediğimizde neyi kastederiz?

  • Bütün olguların oluştuğu ortak bir “öz” var mıdır?

  • Evren neden vardır? Yokluk da mümkün değil miydi?

  • Hangi tür gerçeklik daha gerçektir?

  • Her şeyi birleştiren bir birlik var mıdır?

  • Birlik mi, çokluk mu daha temel bir ilkedir?

  • Her şeyin tek bir kaynağı mı vardır, yoksa birçok kaynağı mı?

  • Her şey önceden belirlenmiş midir, yoksa bazı şeyler (örneğin irademiz) özgür müdür?

  • Evrenin toplamı sonsuz mudur, sonlu mudur?

  • Varlığın parçaları süreklilik mi gösterir, yoksa boşluklar var mıdır?

  • Tanrı ya da tanrılar nedir?

  • Zihin ve beden nasıl birleşir? Birbirlerine etkide bulunabilirler mi?

  • Bir şey, başka bir şeye nasıl etkide bulunur?

  • Bir şey, başka bir şeyden nasıl değişir ya da türetilir?

  • Zaman ve mekân birer varlık mıdır? Yoksa başka bir şey midir?

  • Bilgi dediğimizde, nesne zihne mi girer; yoksa zihin mi nesneye ulaşır?

  • Evrensel kavramlarla biliriz. Peki bu evrenseller (kavramlar) gerçek midir? Yoksa yalnızca tekil şeyler mi gerçektir?

  • “Şey” dediğimizde neyi kastediyoruz?

  • Akıl ilkeleri doğuştan mıdır, sonradan mı edinilir?

  • “Güzel” ve “iyi” yalnızca kişisel görüş meselesi midir? Yoksa nesnel geçerlilikleri var mıdır? Varsa, bu ne anlama gelir?

İşte bunlar, “metafizik” olarak adlandırılan sorulardan bazılarıdır. Kant bu konulara üç temel metafizik soruyla yaklaşır:

  1. Ne bilebilirim?

  2. Ne yapmalıyım?

  3. Ne umabilirim?

Bu tür sorulara şöyle bir göz atmak bile, metafizik için yapılan bazı tanımları geçersiz kılmaya yeterlidir. Örneğin Christian Wolff, metafiziği “mümkün olanın bilimi” olarak tanımlar; fakat buradaki soruların çoğu, “gerçekte var olan” şeylerle ilgilidir, sadece olasılıklarla değil.

Bu durumda, “metafizik” için şöyle denebilir: Metafizik, her şeyin nedenini, tözünü, anlamını ve nihai sonucunu araştıran disiplindir. Varlığın (görülmüş olsun ya da olmasın) en genel ilkeleriyle, bu ilkelerin birbiriyle ve bilgi edinme yetimizle ilişkisini araştırır. Bu “ilkeler” bazen doğrudan varlıklar olabilir (örneğin “atomlar” veya “amaçlar” gibi), bazen de mantıksal yasalar olabilir (örneğin “bir şey ya vardır ya yoktur” gibi). Amaç, bunların anlamlı bir şekilde anlaşılmasıdır.

Bu ilkeler öylesine çok sayıdadır ve onların bilimsel bir düzenlemesi hâlâ çok eksiktir ki, yapılacak tanımın yalnızca süsleyici bir işlevi olur. Metafiziğin esas işlevi, tek tek sorularla ilgilenmektir. Eğer bu sorular açıklığa kavuşursa, o zaman metafizik bir bilim olarak birliğe ulaşabilir. Bu kitap, yalnızca bazı seçili sorunları ele alacak; diğerlerini dışarıda bırakacaktır.

Bu Sorunlar Gerçek Sorunlardır

Bu tür sorunların çoğu, yalnızca yanlış ifadelerden ya da kavramların kötüye kullanımından doğan yapay meseleler değildir; tersine, bunların çoğu gerçekten hakiki (real) sorunlardır. Yani bu sorunlar, öylece ortada dururlar; çözüme ulaştırılmamışlardır, ama göz ardı da edilemezler.

Örneğin:

“Nesneler” acaba tek bir özden mi oluşur?

Tüm varlıkların ortak bir kökeni var mıdır?

Her şey tamamen önceden belirlenmiş midir?

Bu gibi soruların her biri, “ya öyledir, ya da değildir” şeklinde bir alternatifle karşımıza çıkar. Elbette bazı durumlarda bu türden alternatifleri cevaplandırmak imkânsız olabilir. Ama bu imkânsızlık kesin olarak gösterilene kadar, sorular meşrudur. Ve birileri mutlaka bu soruların peşinden gitmeli; ortaya atılan çözüm yollarını sınıflandırmalı ve ciddi bir şekilde tartışmalıdır.

Mesela şu soruyu ele alalım: “Evrenin kökenine dair kaç farklı görüş mümkündür?”
Spencer der ki: “Evren ya ezelîdir, ya kendi kendini yaratmıştır, ya da dışsal bir güç tarafından yaratılmıştır.” Yani Spencer’a göre yalnızca üç alternatif vardır.

Peki bu doğru mudur?
Eğer öyleyse, bu üç görüşten hangisi daha makuldür ve neden?
Bu soruları sormaya başladığımız anda kendimizi doğrudan metafiziğin içinde buluruz.

Spencer gibi bir filozofun bu üç alternatifi de “düşünülemez” bulduğunu ve bu nedenle problemin aslında gerçek olmadığını söylediğini biliyoruz. Fakat bu da başlı başına metafiziksel bir yargıdır.

Bazı varsayımlar, doğrudan doğruya çelişkili oldukları için absürt olabilirler.
Örneğin “sonsuzluk” kelimesiyle, “sonsuz parçaların sonlu bir toplam oluşturduğu” gibi bir düşünceyi yan yana getirdiğinizde, bu açıkça mantıksal bir çelişki yaratır.

Bazı hipotezler ise doğrulanamaz ya da çürütülemez olabilir (örneğin: “her şeyin tek bir yüce amacı vardır” iddiası). Bazıları ise ihtimal dâhilinde çözülebilir (örneğin: “boşluklar var mıdır?” sorusu gibi). Dolayısıyla hem sorunların hem de ortaya atılan çözüm yollarının sınıflandırılması gereklidir.

Bu nedenle metafizik, bir bakıma bu sorunların kataloglanması ve takibi gibi bir görevi de üstlenmek zorundadır. Hatta belki de metafizikçi, yalnızca yeni çözümler üretmekle değil, önceden sunulmuş çözüm yollarını düzenlemek ve tartışmakla da sorumludur.

Rasyonalist ve Empirist Akımların Tanıtımı

Metafizik tarihine şöyle bir bakıldığında, iki belirgin zihinsel eğilimin her zaman var olduğu hemen görülür.
Bu iki eğilimi şöyle adlandırabiliriz:

  • Rasyonalist (akılcı) tip

  • Empirist (deneyci) tip

Coleridge’in çokça alıntılanan bir sözünde söylediği gibi: “Her insan ya Platoncu ya da Aristotelesçidir.”
Ama burada küçük bir açıklama gerekiyor: Coleridge, “Aristotelesçi” derken aslında “empirist”i; “Platoncu” derken de “rasyonalist”i kastetmektedir. Gerçi Aristoteles, Protagoras ya da Demokritos gibi radikal deneycilere kıyasla gene de oldukça rasyonalisttir. Yani bu ayrım mutlak değildir.

Rasyonalistler, ilkeleri sever;
Empiristler, olgulara yönelir.

Bu ayrımı biraz daha netleştirmek için şöyle de diyebiliriz:

  • Rasyonalist düşünme tarzı, genelde bütünden parçalara gider.

  • Empirist düşünme tarzı ise, parçalardan bütüne doğru ilerler.

Platon, klasik bir rasyonalist olarak, doğadaki tüm ayrıntıları, “idealar”ın katılım derecelerine göre açıklar. Ona göre bu idealar, en yüce “İyi” ideasına bağlıdır.

Öte yandan, Protagoras ve Demokritos tipik empiristlerdir.

  • Demokritos, tanrıları ve düşünceleri bile atomların birleşimiyle açıklar.

  • Protagoras ise “hakikat”i, Platon’un yaptığı gibi mutlak bir idealar düzeni olarak değil, insanların görüşlerinin bir adı olarak tanımlar.

Rasyonalistler, olguları ilkelerden türetmeyi sever.
Empiristler, ilkeleri olgulardan türetmeyi tercih eder.

Hayat düşünce için mi vardır?
Yoksa düşünce, hayat için mi?

  • Rasyonalistler: Hayat, düşünce içindir.

  • Empiristler: Düşünce, hayat içindir.

Aristoteles ve Hegel’e göre Tanrı’nın hayatı, saf düşünceden ibarettir.
Rasyonalistler, hayranlık duyma eğilimindedir; kurdukları sistemler genellikle iyimser, düzenli ve temizdir.

  • Aristoteles, Platon, Skolastikler, Descartes, Spinoza, Leibniz, Kant ve Hegel bu tarza örnektir.

Empiristler ise genellikle daha ihtiyatlı, daha parçalı, daha şüpheci ve çoğu zaman daha “insani”dir.

  • Sokrates, Locke, Berkeley, Hume, John Stuart Mill, F. A. Lange, John Dewey, F. C. S. Schiller, Henri Bergson gibi isimler bu tarza örnektir.

Her filozof mutlaka bir kutupta yer almaz.
Karma karakterler de vardır. Örneğin Kant hem rasyonalist hem de empirist özellikler taşır. Lotze ve Royce gibi filozoflar da böyledir.

William James, yani bu kitabın yazarı, kendisinin zayıf bir rasyonalist, ama güçlü bir empirist eğilimli filozof olduğunu belirtir.
Ve bu kitapta da bu çatışmanın izleri sıkça görülecektir: rasyonalist bakış ile empirist bakış sürekli karşılaştırılacaktır.

BÖLÜM III

VARLIK SORUNU

Evren neden var? Hiçlik de olabilirdi. O hâlde nasıl oldu da bir şey ortaya çıktı?

Arthur Schopenhauer’in bu konu üzerine söyledikleri klasik sayılabilir:

“İnsan dışında hiçbir varlık, kendi varoluşuna şaşırmaz. İnsan, ilk kez bilinç kazandığında, varoluşunu sorgusuz sualsiz kabul eder. Fakat bu uzun sürmez. İlk düşünce belirir belirmez, metafiziğin anası olan ‘şaşkınlık’ da doğar. Bu da Aristoteles’in, insanların hayret ettikleri için felsefe yaptıklarını söylemesine neden olmuştur.

Zihinsel olarak ne kadar aşağıdaysa bir insan, varoluş ona o kadar az sorun gibi gelir. Fakat bilinci ne kadar aydınlanırsa, bu problem onu o kadar çok kavrar.

Aslında metafiziğin saatini sürekli çalıştıran içsel huzursuzluk, şudur: Bu dünyanın var olmayabileceği düşüncesi, var olması kadar mümkündür.

Dahası, insan kısa sürede dünyanın sadece var olabileceğini düşünmeyi bırakır; bunun yerine, aslında hiçliğin daha iyi olacağını düşünmeye başlar. Böylece felsefi şaşkınlık, kolayca ‘derin bir hayret’e, yani varlığı istemeyen bir hayrete dönüşür.

Bunun ardından da, böyle bir dünyayı yaratmış olan yazgının kendisine karşı sitem doğar; çünkü bu yazgı, kendi çıkarına ters olan bir şeye bu kadar büyük bir yaratıcı gücü nasıl yönlendirmiştir?

Bu nedenle metafizik, Don Giovanni operasının uvertürü gibi, minör akorla başlar.”

İnsan, karanlık bir odada yalnız kaldığında, kendi bedeninin garip şekline—hatta bir çocuğun bile korkup çığlık atacağı bir şekil olduğuna—dikkat kesildiğinde; kendi karakterine, çevresine, tüm gerçekliğin neden böyle olduğuna yoğunlaştığında bu hayret duygusu ortaya çıkar.
“Herhangi bir şeyin var olması” kadar, “tam da bu şeyin var olması” da gizemlidir.

İşte felsefe, bu tür sorular karşısında şaşar kalır—ve net bir açıklama getiremez. Çünkü hiçlikten varlığa geçişi akılla kurabileceğimiz hiçbir mantıksal köprü yoktur.

Bazı Sorular ve Kaçamak Yanıtlar

Bazı filozoflar bu tür soruları cevaplamak yerine, yok saymaya çalışmıştır.

Derler ki:
“Bu soruyu soran kişi, ‘varlık’ kavramını evrensel ölçekte kullanıyor; sonra da bunu ‘hiçlik’le kıyaslamaya çalışıyor. Oysa yokluk, yalnızca bazı tekil varlıklar için geçerli olabilir—bütün için değil!”

Bu görüşe göre:

  • Evet, bazı şeyler bir zamanlar yoktu, sonra vardılar.

  • Ama “varlık” olarak adlandırdığımız her şeyin toplamı, yani herhangi bir varlığın var olması, daima vardı.

Dolayısıyla evrensel düzeyde “hiçlik” diye bir şey düşünülemez.
Tanrı ya da ilk madde, her ne ise, bu her zaman vardı.

Fakat bazı filozoflar der ki:

  • Eğer bu ezelî varlık bugün hâlâ varsa, demek ki geçmiş sonsuz bir süreye sahiptir.

  • Ama geçmiş bir süreç sonlandıysa (bugünle), o zaman geçmişin bir başlangıcı da olmalı, çünkü sonlu bir şeyin başı olur.

Yani, “sonsuz geçmiş” fikri de akıl dışı görünmektedir.
Bunun karşısında ise bir “başlangıç” varsayarsak, bu kez “o başlangıcın neye dayanarak olduğu” sorusu karşımıza çıkar.
Böylece, ister sonsuz geçmişi, ister mutlak bir başlangıcı savunalım—her durumda açıklayamadığımız bir “ilk adım” vardır.

Bazı Akılcı Girişimler

Bazı rasyonalist filozoflar, bu çıkmazdan kurtulmak için başka yollar denemiştir.

Örneğin:

  • Parmenides ve Zeno gibi filozoflar şöyle der:
    “Yokluk yoktur.”
    O hâlde yalnızca “varlık” vardır.
    Varlık zorunludur. Başka bir şey düşünülemez.

  • Diğer bazıları, “yokluk” fikrinin gerçek bir fikir olmadığını; dolayısıyla bu fikirden yola çıkarak bir “sorun” üretmenin anlamsız olduğunu savunurlar.

  • Daha radikal olanlar ise bu sorunun hastalık olduğunu söyler.
    “Ben neden ben’im?”, “Üçgen neden üçgendir?” gibi sorularla aynı düzeyde görürler.

Bazı rasyonalistler ise varlığı daha “zorunlu” ya da “kaçınılmaz” göstermek için şu tarz argümanlar üretmiştir:

  • Bazı varlık biçimleri, var olmaya daha yakındır, çünkü daha “mükemmel”dir.
    Spinoza örneğin der ki:

    “Bir şeyin mükemmel olması, onun varlığını engellemez—aksine, varlığını temellendirir.”

Yani, Tanrı gibi her şeyin en mükemmel hâlini içeren bir varlık, var olmamakla çelişir. Bu yüzden Tanrı’nın var olması zorunludur.

Bu fikir, “ontolojik kanıt” ya da “kategorik zorunluluk” olarak adlandırılır. Kant buna karşı çıkmıştır; Hegel ise yeniden savunmuştur.

Yine de Sorun Olduğu Gibi Kalır

Bütün bu açıklamalara rağmen, çağdaş filozoflar arasında bu sorunun gerçekten çözülmüş olduğunu düşünen çok azdır.

Şöyle düşünelim:

  • Eğer yokluktan bir şey çıkıyorsa, o zaman bu bir yaratılış eylemidir.

  • Eğer varlık hep vardıysa, o zaman bu bir korunum (conservation) sürecidir.

Her iki durumda da, aynı miktarda varlık (ya da “olma”) varsayılmış olur.

O hâlde ister bir anda (rasyonalist gibi), ister yavaş yavaş (empirist gibi) oluşsun…
Yine de aynı “varlık bütçesi” baştan kabul edilmek zorundadır.

Bu da demektir ki, varlık “neden” vardır sorusuna, hâlâ anlamlı bir yanıt veremiyoruz.
Bu konuda tüm filozoflar, ister rasyonalist ister deneyci olsun, aynı derecede çaresizdir.

Varlık, karşımızda duran bir veridir.
Bir ön-koşuldur.
Bir bulunmuş şeydir (Alm. Vorgefundenes).
Ne altına inebiliriz, ne ötesine gidebiliriz.
O, oradadır.

**sonraki bölüm: CHAPTER IV – Percept and Concept: The Import of Concepts (“Algı ve Kavram: Kavramların Anlamı”)

____________________________________________________________________________________________________________

 William James

 (11 Ocak 1842, New York – 26 Ağustos 1910, Chocorua, New Hampshire, ABD), psikolojide işlevselcilik hareketinin öngörücüsü, pragmatizmin öncüsü Amerikalı filozof ve psikologdur.

Bir yanıt yazın