Göç ve Güç : Şehir ve Kamusal Alanın Dönüşümü

0
image_750x500_622f99b05e4dc

Giriş

Türkiye’de devletin işleyişi, kamusal hayatın dili ve toplumsal ilişkilerin niteliği üzerine konuşurken, neredeyse otomatik biçimde laiklik–dindarlık karşıtlığına sığınıyoruz. Bu karşıtlık, çoğu zaman rahatlatıcı bir açıklama sunuyor; çünkü karmaşık meseleleri basit bir kamplaşmaya indirgeme imkânı veriyor. Ne var ki bu çerçeve, yaşadığımız sorunları gerçekten anlamaya yetmiyor.

Bugün Türkiye’nin temel meselesi, ne dinî kimliklerdir ne de ideolojik saflaşmalar. Asıl sorun, uzun yıllardır doğru biçimde yönetilemeyen göç olgusunun yol açtığı derin bir medeniyet ve güç krizidir. Bu kriz, tek tek insanların ahlaki zaaflarıyla ya da bazı yöneticilerin kişisel psikolojileriyle açıklanamaz. Daha derinde, toplumsal bir dönüşüm sorunu vardır.

Türkiye’de yaşanan şey, kırsal toplumsal yapıların şehirlere ve devlet alanına taşınmasıdır. Ancak bu taşınma, bir şehirlileşme ya da medenîleşme sürecine dönüşememiştir. Ortaya çıkan tablo tanıdıktır: Köy şehire gelmiş, fakat şehir köyü dönüştürmemiş aksine köye benzemiştir.

Göçle birlikte belirli bir mahalle ve cemaat kültürü de çözülmeye başlar. Köy hayatında bireyin dâhil olduğu açık ve bağlayıcı kurallar vardır; bu kurallar yalnızca ahlâkî ilkeler değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal denetim mekanizmasıdır. Şehre geçişle birlikte bu yapı büyük ölçüde ortadan kalkar. İnsanlar birbirine yabancılaştıkça, ahlâkî değerler de kolektif bağlamını yitirir; birey, toplumsal baskıdan kurtulmuş gibi hisseder.

Oysa burada yaşanan şey gerçek anlamda bir medenileşme değildir. Şehir büyür, nüfus artar; fakat medeniyetin ürettiği değerler aynı ölçüde çoğalmaz, hatta dağılır. Şehre yeni gelenler, kentin tarihsel olarak ürettiği normlara ve davranış kalıplarına uyum sağlayamazken, köyden kopmaları nedeniyle kendi değer dünyalarından da uzaklaşırlar. Böylece birey, hem köyün bağlayıcı ahlâkından hem de şehrin yerleşik kültüründen mahrum kalır. Bu çift yönlü kopuş, modern kentleşmenin temel problemlerinden birini oluşturur.

Göçle birlikte yalnızca köy yapısı değil, şehir içindeki mahalle düzeni de çözülmeye başlar. Oysa mahalle, köy ile şehir arasında bir ara toplumsal formdur; ne köy kadar kapalıdır ne de şehir kadar anonim. Mahalle kültürü, bireyi hem tanır hem de sınırlar; gündelik hayatı görünür kılan, ahlâkî ve sosyal denetimi yumuşak biçimde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ancak hızlı ve kontrolsüz kentleşme sürecinde mahalleler de dağılır, yerini geçici, anonim ve ilişkisiz yaşam alanları alır.

En Temel Sorunumuz

Bütün bu tabloyu doğru okuyabilmek için, Türkiye’nin en temel meselesini açıkça tespit etmek gerekir: Bu ülkenin en büyük sorunu göç sorunudur. Daha doğrusu, göçün kendisinden çok, uzun yıllardır göçün doğru biçimde yönetilememesidir. Kontrolsüz ve plansız göç, şehirleri yalnızca fiziksel olarak tahrip etmemekte; asırlar içinde oluşmuş şehir kültürünü, şehirsel yaşam ahlakını ve birlikte yaşama becerisini de adım adım imha etmektedir.

Elbette göç, modern dünyanın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Batı toplumları bu süreci özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ağır bedeller ödeyerek yaşamış ve zamanla kurumsal çözümler üretmiştir. Türkiye’de ise 1970’li yıllardan itibaren göç olağanüstü bir hız kazanmış; bu süreç ne sosyolojik olarak ele alınmış ne de uzun vadeli bir şehir politikasıyla yönetilebilmiştir. Terör, ekonomik eşitsizlikler ve kırsal alanların ihmal edilmesi bu süreci daha da derinleştirmiştir.

Sorun tam da burada başlar: Göç meselesi bilimsel ve sosyolojik bir problem olarak değil, çoğu zaman siyasal bir araç olarak ele alınmıştır. Oysa plansız göç, yalnızca barınma sorunları üretmez; ekonomik sıkıntılardan trafik ve hava kirliliğine, su kaynaklarının tükenmesinden çevre tahribatına, sahillerin ekolojik dengesinin bozulmasından şehir içi ayrışmalara kadar pek çok sorunun ortak zeminini oluşturur. Bu sorunların önemli bir kısmı, göç doğru biçimde yönetilmediği için büyümekte ve iç içe geçmektedir.

Oysa göç doğru biçimde yönetilebilseydi, şehirler gelen nüfusu kendi kültürüne, yaşam ritmine ve kurallarına uyarlayabilecek; sağlıklı bir entegrasyon süreci işletilebilecekti. Ancak Türkiye’de yaşanan şey, kademeli ve dengeli bir yerleşme değil, baskın bir göç olgusudur. Nüfus yoğunluğu, hız ve sayı bakımından kentlerin taşıma kapasitesini aşan bu göç dalgası, şehrin dönüştürücü gücünü zayıflatmış; kent, gelenleri dönüştüremeden onların etkisi altına girmiştir.

Bu durum yalnızca yeni gelenler açısından değil, şehirli nüfus açısından da ciddi sonuçlar doğurmuştur. Baskın göç, şehirlinin kamusal alandan çekilmesine, kendi kabuğuna kapanmasına ve zamanla başka semtlere ya da başka şehirlere göç etmesine yol açmıştır. Böylece kent, hem kültürel hem de sosyal olarak iki yönlü bir erozyon yaşamış; entegrasyon sorunu, yer değiştirme ve parçalanma sorununa dönüşmüştür.

Göç aynı zamanda ciddi bir entegrasyon ve uyum meselesidir. şehirin bir bölümünde insanlar sağlıksız koşullarda, kenar mahallelerde yaşam mücadelesi verirken; başka bir bölümünde kapalı siteler ve villalar yükselmektedir. Köyler terk edilmekte, fakat köyden kopan zihniyet şehire taşınmakta; alışkanlıklar, ilişki biçimleri ve çatışma kültürü değişmeden yeniden üretilmektedir. Köyde insanı bunaltan dedikodu, haset ve akrabalık baskısından kaçan birey, aynı zihniyetle şehire gelmekte; fakat zihniyetini dönüştürmemektedir.

Bu nedenle acil ve sağlıklı bir göç politikasına ihtiyaç vardır. Göç yönetilmediği sürece, ne şehir kültürü korunabilir ne de kamusal hayat medenî ölçüler içinde yeniden inşa edilebilir. Göç meselesi çözüldüğünde, bugün ayrı ayrı tartıştığımız pek çok sorun da büyük ölçüde kendiliğinden hafifleyecektir.

Güç’ün Köye Emanet Edilmesinin Anlamı

İnsanların güç ve makam elde ettiklerinde değişmesi yeni bir olgu değildir. Güç, bastırılmış duyguları açığa çıkarır; geçmişte yaşanan aşağılanmalar, yoksunluklar ve dışlanmışlık deneyimleri, makamla birlikte görünür hâle gelir. Ancak Türkiye’de bu durum artık istisna olmaktan çıkmış, yaygın ve yapısal bir probleme dönüşmüştür.

Hayatı boyunca kendisini toplumun alt basamaklarında hissetmiş, sürekli bir ezilmişlik duygusuyla yaşamış bazı bireyler, devlet makamına ulaştıklarında bu makamı bir hizmet alanı olarak değil, bir telafi ve rövanş fırsatı olarak algılamaktadır. Makam, bu noktada kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkar; kişisel hıncın ve geçmiş hesaplaşmaların sahnesine dönüşür.

Elbette mesele yalnızca bireysel psikoloji değildir. Asıl belirleyici olan, bu insanların iktidarı nasıl öğrendikleridir. Eğer iktidar hukukla değil ilişkiyle, liyakatle değil sadakatle, kamusal yararla değil yakınlık ve akrabalıkla tanımlanmışsa, devlet makamları da aynı zihniyetle kullanılacaktır.

Bu zihniyetin kökleri yalnızca son yıllara ait değildir; kültürel olarak çok daha erken dönemlerden özellikle 1970’li yıllardan itibaren Yeşilçam sinemasında belirginleşen bir anlatı dili, yoksulluğu, kenar mahalleli olmayı ve kaba sabalığı neredeyse ahlaki bir üstünlük gibi sunmuş; şehirli olanı ise çoğu zaman sömürücü ve sahtekar olarak betimlemiş  kibarlığı da budalalıkla eşdeğer bir figür olarak resmetmiştir. Bu anlatı içinde görgü, mesafe ve incelik küçümsenmiş; hoyratlık, yüksek ses ve güç gösterisi “samimiyet” adı altında yüceltilmiştir.

Zamanla bu temsil dili, yalnızca sinemada değil, toplumsal bilinçte de yer etmiştir. Fakirlik ve zavallılık, yapısal bir sorun olarak değil, neredeyse bir erdem olarak kodlanmış; zengin olmamak, şehirli olmamak ve incelikten uzak durmak bir tür ahlaki üstünlük işareti hâline getirilmiştir. Böylece kamusal hayatta insanlara örnek olarak sunulan figürler, çoğu zaman şehirli görgüyle değil; ilişki, akrabalık ve güç merkezli kırsal davranış kalıplarıyla tanımlanmıştır. Bu durum, sadece estetik bir sorun değil; medenî hayatın ölçülerini aşındıran derin bir kültürel tahribattır.

Türkiye’nin son yarım yüzyılını belirleyen en güçlü toplumsal olgu, kırsaldan şehire yönelen büyük göç dalgasıdır. Ancak bu göç, klasik anlamda bir şehirleşme süreci üretmemiştir. şehire gelen nüfus, şehir kültürünü benimsemek yerine, kendi alışkanlıklarını ve ilişki biçimlerini şehire taşımış; zamanla bu kültür kamusal alanı belirler hâle gelmiştir.

Bugün bu dönüşüm yalnızca devlet kurumlarında değil, gündelik hayatın en sıradan alanlarında bile hissedilmektedir. Sokakta, trafikte, restoranlarda, iş ilişkilerinde ve kamusal konuşma dilinde; mesafe, nezaket ve kurumsallık giderek geri çekilmiştir. Yerini bağırganlık, hoyratlık ve “işini halletme” merkezli bir ilişki dili almıştır.

Bu tablo, çoğu zaman sanıldığı gibi kenar mahallelerle sınırlı değildir. Kırsal zihniyet merkeze doğru ilerlemiş, şehirli olan ise kamusal alandan çekilmeye zorlanmıştır. şehir, kendi kültürünü yeniden üretemez hâle gelmiş; şehirli birey, kendi şehrinde yabancılaşmıştır.

Bu zihniyet dönüşümünün en ağır sonuçları devlet alanında ortaya çıkmıştır. Çünkü kırsal dünyada devlet geleneği değil, akrabalık ve ilişki ağı belirleyicidir. Hukuk, soyut ve bağlayıcı bir normlar bütünü olarak değil; gerektiğinde esnetilebilen bir araç olarak algılanmaya başlanmıştır.

Bu anlayış devlet kurumlarına hâkim olduğunda, liyakat yerini sadakate, kurallar yerini kişisel kararlara bırakacaktır. Devlet, yurttaşlara eşit mesafede duran bir yapı olmaktan çıkacak; belirli grupların, çevrelerin ve ağların çıkarlarını koruyan bir aygıta dönüşecektir.

Bu zihniyet yalnızca devlet alanında değil, toplumsal hayatın en karanlık yüzlerinde de kendini gösterecektir.

Bugün “kadın cinayetleri” başlığı altında konuştuğumuz olgu, gençler arasında giderek sıradanlaşan şiddet ve birbirini katletme vakaları ya da televizyon dizilerinde sürekli olarak kabalığın, hoyratlığın ve çıplak gücün yüceltilmesi; birbirinden kopuk meseleler değildir. Bunların tamamı, aynı kırsal iktidar mantığının farklı tezahürleridir. Gücü meşruiyetin kaynağı sayan, hukuku zayıfların sığınağı olarak gören ve ilişkiyi kuralın önüne koyan bu zihniyet, şiddeti istisna değil, doğal bir çözüm biçimi olarak üretmektedir. Bu nedenle yaşananlar “bireysel sapmalar” olarak değil, medenî ölçütlerin aşınmasının toplumsal sonuçları olarak okunmalıdır.

Suç örgütleri ve çeteler incelendiğinde de benzer bir toplumsal arka plan görülür. Hukuk dışılık, bu çevrelerde bir sapma değil; güce dayalı bir meşruiyet biçimi olarak algılanır. Çünkü yasa değil, güç belirleyicidir.

Bütün bu yaşananlar çoğu zaman laiklik–dindarlık gerilimi üzerinden açıklanmaya çalışılmaktadır. Oysa bu okuma, sorunu basitleştirdiği gibi gerçek nedenleri de görünmez kılar. Mesele ne dinle ilgilidir ne de dindarlıkla.

Asıl sorun, şehirli ve medenî hayatın gerektirdiği hukuk bilincini, mesafe ahlakını ve çoğulcu yaşam kültürünü içselleştirememiş bir zihniyetin devlet gücüyle birleşmesidir. Başka bir deyişle sorun, “Medine” fikrini—şehirli, kurallı ve hukuk temelli yaşamı—içselleştirememiş bir insan tipolojisinin iktidar alanına yerleşmesidir.

Sonuç 

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en ağır sorun, medeniyet ölçütlerinin devlet yönetiminde ve kamusal hayatta belirleyici olmaktan çıkmış olmasıdır. Devlet makamlarına yapılacak atamalarda yalnızca diploma ya da teknik yeterlilik değil; hukuk bilinci, şehirli ahlak ve kamusal sorumluluk duygusu da temel ölçütler arasında yer almalıdır.

Bu bir dışlama ya da aşağılama çağrısı değildir. Bu, yaşanan sosyolojik bir gerçeğin kabulüdür. Medenîleşme kendiliğinden gerçekleşmez; uzun bir kültürel ve ahlaki emek ister. Aksi hâlde güç, devleti büyütmez; onu içten içe çökerten bir araca dönüşür.

Bir yanıt yazın