SinanTuncay_Cemaat_Kuyruk_Line_2011-inkjet-print-76x50-cm-5-ed.-2AP-2011-300x411

İnsanın bir örgüte üye olması gerekmez; bazen örgüt, insanın hiç farkına varmadan hizmet ettiği bir düzendir. Hayatta öyle yapılar vardır ki, senin onlara bağlı olup olmaman çok da önemli değildir; çünkü onlar kendi kendini yeniden üreten sistemlerdir. Bu sistemlerin kökü yalnızca insanlarda değil, insanların zihinlerinde, alışkanlıklarında, korkularında, hatta umutlarında bile yaşar. Bir yapının etkisinden kurtulmak, yalnızca o yapının adını anmamakla, ondan uzak durmakla mümkün olmaz. Çünkü yapı, senin düşünme biçiminde, davranışlarında, hatta farkında olmadan seçtiğin kelimelerde bile yaşamaya devam eder.

Bir yapı tasfiye edildiğinde, çoğu kişi her şeyin bittiğini sanır. Oysa yapılar yalnızca insanlardan oluşmaz; bir alışkanlıklar düzeni, bir ahlak biçimi, bir çıkar ağı da taşırlar. İnsanlar gider, ama o alışkanlık kalır. O alışkanlık, yeni gelenlerin elinde de yaşamaya devam eder. Kimi zaman farklı bir ad altında, kimi zaman tamamen ters bir söylemle ama aynı özü koruyarak. Çünkü yapı, insanın içinde bir davranış refleksine dönüştüğünde artık dışarıdan yıkılamaz. Kendisini yeniden üretir, yeni yüzlerle, yeni sözlerle, aynı özü taşır.

Kimi insanlar “ben o örgütten değilim” derken, aslında o örgütün mantığıyla konuşurlar. Çünkü yapı, yalnızca belli bir grubun değil, bir zihin biçiminin adıdır. Hele ki uzun yıllar boyunca ülkenin damarlarına işlemiş bir cemaat yapılanmasıysa, onun etkisi, kişilerin tasfiye edilmesiyle sona ermez. İnsanlar gider, ama onların bıraktığı miras kurumlarda, ilişkilerde, hatta toplumsal hafızada kalır. Böylece görünürde elemanlar değişir, ama zihniyet, kılık değiştirerek varlığını sürdürür.

Bu kirli miras, fark edilmediği sürece kendini masum bir alışkanlık gibi gösterir. İnsan, kimi zaman kendini ondan uzak sanırken bile, aslında onun değerlerini yaşatır. Çünkü yapı, en tehlikeli biçimini görünmezken alır. Kendisini düşman belleyenleri bile kendi hizmetine alır. Bunu açık bir baskıyla değil, fark ettirmeden, rıza üreterek yapar. İnsan, yapıya karşı çıktığını sanır ama farkında olmadan onun dilini konuşur, onun kurduğu denklemlerin içinde yaşar. Yapı böylece hem dostlarını hem düşmanlarını kullanarak ayakta kalır.

Bu görünmez ağın katmanları vardır. En alt tabakada ekonomik çıkarlar bulunur; onun üzerinde siyasal ilişkiler, sonra ideolojik kalıplar, ardından kültürel alışkanlıklar ve en sonunda da ahlakî, hatta ruhsal yönelimler. Bütün bu katmanlar birbiriyle bağlantılıdır. Ekonomik çıkarlar zihniyeti biçimlendirir, zihniyet kültürü yönlendirir, kültür ahlakı şekillendirir. En üstte ise insanın kendi varlık bilinci vardır. Eğer bu bilinç çürümeye başlamışsa, alttaki bütün katmanlar da zamanla çöker. Bu yüzden bir yapıyı yıkmak yalnızca siyasi bir mesele değildir; aynı zamanda zihinsel, ahlakî ve varoluşsal bir meseledir.

İnsanın özgürleşmesi, dışarıdaki düşmanı yenmekle değil, kendi içindeki yapıyı tanımakla başlar. Çünkü çoğu zaman hizmet ettiğimiz şey, dışarıda değil içimizdedir. Kendi içimizde taşıdığımız korkular, güvensizlikler, alışkanlıklar ve çıkarlar, o dışsal yapının küçük bir kopyası gibidir. İnsan, bu farkındalığa ulaşmadıkça ne kadar eleştirse de, aynı çemberin içinde dönüp durur.

Bir dönem devlete başkaldırmış, ama sonra o başkaldırının sonuçlarını görünce korkuya kapılmış insanlar var. Şimdi bu insanlar hükümete yakın görünmek zorundalar, çünkü ancak böylece kendi konumlarını koruyabiliyorlar. Fakat kendileri bunu doğrudan yapmazlar. Onların yerlerine, gerçekten samimi, iyi niyetli insanlar yapar bunu. Kurumda bir şey yapıldığında, bir etkinlik, bir yazı, bir açıklama, bir girişim olduğunda; bunların hepsi dışarıdan bakıldığında o yapının başındaki insanın başarısı gibi görünür. Böylece o kişi hem kendini gizlemiş olur, hem de devletle uyumluymuş gibi bir izlenim yaratır. Aslında kendi çıkarını korur, ama bunu başkalarının iyi niyeti üzerinden yapar.

İşte yapılar böyle yaşar: kendi üyeleri bir adım geri çekilir, ama onların yerine samimi insanlar, farkında olmadan o yapının devamına hizmet eder. Bu, yapının en sinsi ama en etkili biçimidir. Çünkü artık mücadele görünürde değildir; zihinlerde, niyetlerde, ilişkilerde sürer.

Gerçek kurtuluş, farkında olmadan hizmet ettiğin şeyi fark ettiğin andır. O anda insan, yapının değil, kendi vicdanının dilini konuşmaya başlar. Artık “hangi taraf” sorusunun bir anlamı kalmaz, çünkü insan kendi içindeki tarafı keşfetmiştir. Bu farkındalık, hem kişisel hem toplumsal bir aydınlanmadır. Toplumu selamete götürecek olan da işte bu farkındalığı kazanmış insanlardır. Onlar yapıyı yıkmazlar, çünkü bilirler ki yapılar kendiliğinden yıkılmaz; ama insan bilincini değiştirerek, o yapının dayandığı zemini ortadan kaldırabilirler.

Bugün en büyük tehlike, geçmişin kirli mirasının hâlâ yaşamaya devam etmesidir. Kimi zaman yeni bir biçim, yeni bir dil, yeni bir söylem altında aynı şey sürer. İnsan bunu göremediği sürece, özgür olduğunu sanarak tutsak kalır. Ama bir gün gelir ki, insan kendi dilini, kendi düşüncesini sorgulamaya başlar. O gün, yapı ilk kez sarsılır. Çünkü artık insan, kimin hizmetinde olduğunu değil, neye hizmet ettiğini sormaya başlamıştır. İşte o sorunun doğduğu yerde, gerçek değişim başlar.

Bir yanıt yazın