İSTİŞARE, ŞÛRÂ, MÜŞAVERE
İstişâre ve şûrâ kavramları, “görüş bildirmek, yapılması gerekeni öğütlemek ve doğru yolu göstermek gibi” manaları ifade eder. İstişâre “danışıp görüşmek ve işaret almak” manasına gelen mastar kelimelerdir. Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki şûrâ, fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere danışıp onların eğilimlerini göz önünde bulundurmasını ifade eder. (DİA). Kur’ân-ı Kerîm’de, Süleyman (as)’ın mektubunu alan melike devlet ileri gelenlerini toplayarak mektubun içeriği hakkında bilgi vermiş, ne yapmaları gerektiği konusunda kendileriyle istişarede bulunmuştur. (Neml 27/29, 32). Yine Firavun’un danışmanlarına danışıp onların görüşünü aldıktan sonra harekete geçtiğini görüyoruz. (Ar’âf 7/109-112). “…İşleri de aralarında danışma ile yürür…” (Şurâ 42/38). Rabbinin çağrısına uymak yani Allah ve Rasulünün bildirdiklerine, başka faktörlerin etkisiyle değil, içtenlikle bağlılık göstermek, kulluk görevini ihmal etmemenin somut göstergesi olarak namazı özenle kılmak, meselelerin çözülmesinde istişare yolunu izlemek, kendilerine verilen imkânları başkalarıyla paylaşmaktan sevinç duymak, haksız saldırılara karşı ortak tavır almak da iyi müminin vasıfları arasında sayılmıştır.
Terim olarak müşâvere “herhangi bir iş hakkında konunun uzmanlarının veya o konuda görüş bildirebilecek kimselerin görüşlerine başvurmak, onlarla görüş alış-verişinde bulunmak” demektir. Şûrâ ise “yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının kamu görevini yürütürken istişarede bulunmasını ve istişare sonucu oluşan eğilimi göz önünde bulundurmasını” ifade eden bir terimdir. Burada “iş hakkında onlara danış” (Ali İmrân 3/159) şeklindeki ilâhî buyrukla Hz. Peygamber’in şahsında bütün ümmete ve özellikle yöneticilere danışarak iş yapmaları emredilmiştir. Hz. Peygamber vahiy dışındaki meselelerde, özellikle savaş konularında sahâbe ile istişare eder, tartışır, sonra karar verirdi. Kararında kendi görüşüne aykırı da olsa çoğunluğun görüşünü ve doğru olanı kabul ederdi. Bunun pek çok örneği vardır. (bk. Kuran YoluTefsiri).
Bu çerçevede, –müşavere emrinin bağlayıcı olup olmadığı konusunda fıkıh âlimleri farklı görüşlerde bulunsa da– devlet başkanının etrafında ehlü’l-hal ve’l-akd veya ehlü’ş-şûrâ adıyla anılan adalet, bilgi, aklı selim ve basiret sahibi kimselerin bulunması, devlet başkanının ve diğer yöneticilerin bunlarla istişare etmesi ilke olarak benimsenip gerekli görülmüş, ancak bu konuda ayrıntıya gidilmeyerek müslüman toplumun ve yönetiminin kendi dönem ve şartlarına uygun bir prosedür, farklı uygulamalar geliştirmesine imkân tanınmıştır. “Eğer ana-baba aralarında istişâre ederek ve anlaşarak (daha önce) sütten kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur” (Bakara 2/233) şeklindeki âyette de çocuğun sütten kesilmesi hususunda ebeveynin istişâre etmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Nisâ sûresinin iki yerinde de “ûlu’l-emr” den söz edilmiştir. Birincisinde müminlerden, Allah (cc) ve Peygamber (sav)’den sonra onlara itaatı istemiştir. “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Rasûl’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.”(Nisa 4/59). İkincisinde ise işlerin kesin çözüme bağlanması, hangi halin güvenlik hangisinin tehlike olduğunun kararlaştırılması konularında yetkili/uzman olarak onlara başvurulmasını zorunlu tutmuş ve “ûlu’l-emr”e, bilgi sahiplerine götürmek yerine, cahilce davranıp işleri karıştıran kimi saf müslümanlara sitem ederek doğru olmayan bu davranışları eleştirmektedir: “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Hâlbuki onu Rasûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size lutuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uyup giderdiniz.” (Nisa 4/83).
Hz. Peygamber hakkında vahiy olmayan tüm konularda ilgililerle istişare etmeden karar vermemiştir. Peygamber (sav)’i istişâre’ye bu kadar önem vermeye sevk eden şey istişârenin etkisi hakkında taşıdığı inanç idi. Kendisi istişâre konusunda şöyle diyordu: “İstişâre edilen kişi, kendisine güvenilen kişidir.” (Tirmizî, Edep, 57). Yine Peygamber (sav) salih bir müşâvirin önemini belirtme sadedinde bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Sizden, üzerine mesuliyet yüklenen bir kimse için Allah hayır murâd ederse, ona “Salih” bir vezîr nasib eder de unuttuğu şeyleri hatırlatır, hatırladığı şeylerde de yardımcı olur.”(Ebû Davûd, Harâc, 4). Peygamber (sav), istişâre’nin toplumsal hayata getireceği huzur ve saadeti ifade için de şöyle buyurmuştur: “İdarecileriniz, içinizden iyi kişiler, zenginleriniz ise cömert kişiler olduğu ve işleriniz de müşavere ile yürütüldüğü takdirde, sizin için toprağın üstü altından daha hayırlıdır. İdarecileriniz kötüleriniz; zenginleriniz ise cimrileriniz olduğu ve işleriniz de kadınlarınıza (ehil olmayanlara) kaldığı zaman sizin için toprağın altı üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78).
Kur’ân-ı Kerîm’in istişârenin önemine ve genel prensiplerle işaret etmiş olması; Rasûlullah (sav) ise, bu işin amelî boyutunu örnek uygulamalarla göstermiş olması İslam dininin bu konuya verdiği önemi göstermektedir. İslam Dininde en önemli iki kaynak olan Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnette konuya açık bir şekilde işaret eden verilerin bulunması, istişareyi kaçınılmaz ve tartışmasız bir şekilde müslümanların nezdinde de önemli bir noktaya taşımaktadır. Şura/istişare ilkesine işlerlik kazandırıldığında karşılaşılan ihtilaflı meselelerin çözümünün daha kolay bir şekilde ve objektif şartlarda gerçekleşeceği açıktır. Kur’an’ın sadece müslümanlara değil tüm insanlığa gönderilen bir kitap olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda önerdiği çözümlerin bütün insanlık için yol gösterici, ufuk açıcı ve yeni perspektifler kazandırıcı bir nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerîm, “şûrâ” terimini açıkça kullanarak İslâm ümmetinin ferdî, ailevî, toplumsal v.b. işlerinin istişâreyle halledilmesi gerekliliğini vurgulamıştır. İstişâre, danışma ihtiyari bir konu değildir. Müslüman kimse eğer birilerinin yönetiminden sorumlu ise, sorumlu olduğu kimselerle olayları istişâre etmek zorundadır. İstişâre, hem en doğruyu bulmak, hemde ilgili kişilerin görüşlerini önemsemek, dolayısıyla işleri birlikte yapmak demektir. Doğru olan ve uygulanması daha kolay yöntem budur. İnsanlar, önemsenmek ve değer görmek isterler. Kendilerini ilgilendiren konularda düşüncesi alındığı zaman işe içtenlikle ve bütün gücüyle sarılacaklardır. Bu şekilde başlanılan bir işin başarıyla sonuçlanması imkanı daha fazladır. İstenmeden ve zoraki yapılan bir işte bereket olmaz ve hayırla da sonuçlanmaz.
Kur’an eski kavimlerin istişâre geleneklerine atıfta bulunmuş olması bu kurumun evrensel kimliğine bir işaret olarak algılanabilir. Tarihte de istişârenin gerekli ve önemli olduğuna dair bir çok örnek olay görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah (sav)’e istişâre etmeyi emretmiştir. Bu emirden dolayı Hz. Peygamber, sadece kendi görüşüyle amel eden bir lider olmamış, vahiy bulunmayan konularda ashâbıyla istişâre etmiştir. Hâlbuki Peygamberimiz vahiyle muhatap bir insandı. Yanlış yaptığı zaman Allah tarafından düzeltiliyordu. O, buna rağmen her işinde ilgililerle istişâre edip ona göre hareket etmiştir. Kendi görüşüne aykırı olsa bile çoğunluğun görüşünü benimsemiş ve verilen kararı uygulamıştır. Verilen karar yanlış olduğu zaman kimseyi suçlamamış, sorumluluğu birlikte yüklenmiştir. Her zaman istişâre etmeyi temel bir prensip hâline getirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’in siyasî, ticarî, cezaî, ailevî, ferdî vb. birçok alanda istişâreleri mevcuttur. İstişâre ile işlerin güzel sonuçlara varması, siyâsi, içtimâî, askeri vs. bütün alanlarda problemlerin çözülmesi mümkündür. Toplumların düştükleri hatalar, çok defa işi kendi başına yürütme sonucu olmaktadır. Bu, işi kendi başına yürütme, bireysel karar vermeler ne kadar genişlerse hataların sayısı o nisbette artar; ne kadar daralırsa hatalar da o nisbette azalır. Ancak meselelerin çözümünde birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nisbeten doğru bir çözüm elde edilebilir. Atalarımız da “Ulu sözü dinleyen, ulu dağlar aşar“, “Akıl akıldan üstündür” diyerek, istişârenin gerekliliğini kısa ve öz bir şekilde ifade etmişlerdir.
