İslamda Kadının Erkeği Boşaması Üzerine
İslam’da genellikle “erkeğin kadını boşaması” (talâk) anlatılır. Bu, kadının bütün ekonomik ve toplumsal sorumluluğunun erkek üzerinde olmasından kaynaklanır. Ancak bu, kadının evlilikte pasif ya da mahkûm olduğu anlamına gelmez. Aksine, İslam kadına, boşamadan daha ileri bir hakkı — ahlaki ve vicdani bir fesih hakkı — tanımıştır.
Kadın, istemediği, artık kendisine huzur vermeyen, sevgi ve rahmetin kalmadığı bir evliliği ahlaken bitirme hakkına sahiptir. Bu, sadece bir hukuk işlemi değil; insani bir tutumdur. Zira evlilik, Kur’an’a göre “meveddet (sevgi) ve rahmet (merhamet)” üzerine kurulmuştur (Rûm 30:21). Bu iki unsur ortadan kalktığında, evlilik zaten ruhunu kaybetmiş demektir.
Dolayısıyla bir kadın, eğer bir erkeğe dönüp, “artık beni rahatsız etme. Senden soğudum, senden herhangi bir haz almıyorum.” diyorsa — Arapların eski ifadesiyle, erkeğin boşanma yönelimi ekseninde söylediği “Sen artık benim için annemin sırtı gibisin.” ifadesi kadın için de geçerli olacaktır.
İşte bu boşanmanın ahlaki boyutudur.
Bu söz, kadının iç dünyasında evliliğin bitmiş olduğunu ilan eder. Böyle bir durumda erkek hâlâ kadına musallat oluyorsa, bu sevgiye değil saplantıya, ilişkiye değil tacize dönüşür. Çünkü İslam’da rızası kalmamış bir kadını duygusal, cinsel veya toplumsal baskıyla ilişkide tutmak zulümdür.
Kur’an, bu tür durumlara karşı kadının onurunu korumuş ve erkeğin kötü niyetli söz veya davranışlarını yasaklamıştır. Örneğin, “Zıhâr” denen durumda, erkek kadına, “Sen bana annemin sırtı gibisin” diyerek onu askıda bırakmaya kalkıyordu. Mücâdele Suresi 58:2–4 bu davranışı açıkça reddetmiş, “Bu sözler yalandır ve büyük bir günahtır” demiştir. Yani Kur’an, kadını bu tür onur kırıcı evlilik biçimlerinden ahlaken ve hukuken özgürleştirmiştir.
Benzer şekilde, Bakara Suresi 2:229’da kadının “hul‘”حِلُّ hakkı tanınır:
“Şayet (birbirinize karşı sorumluluklarınızı yerine getiremeyeceğinizden ve bu sebeple) Allah’ın sınırlarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, (kadının kendisini boşasın diye erkeğe) bir şeyler vermesinde bir sakınca yoktur. Bu, Allah’ın sınırlarıdır.”
Bu ayet, kadının “artık bu evliliği istemiyorum” deme hakkını doğrudan kabul eder. Hz. Peygamber döneminde de Cemile bint Selûl adlı kadın, eşi Sâbit b. Kays’tan soğuduğunu, onu sevmediğini söylemiş, Peygamberimiz de bu gerekçeyle ayrılığı onaylamıştır (Buhârî, Talâk, 12).
Bütün bu örnekler gösteriyor ki İslam’da boşanma sadece erkeğin hakkı değildir; kadının da evliliği sona erdirme yetkisi vardır. Üstelik bu yetki sadece hukuki değil, ahlaki bir güçtür. Kadın “artık istemiyorum” dediğinde, bu sözün arkasında bir irade, bir vicdan ve bir onur vardır.
O halde kadının boşaması, fıkıh literatüründe “hul‘” veya “fesih” gibi kavramlarla ifade edilirken, özünde ahlaki bir boşanmadır. Hukuk, bu ahlaki gerçekliği dikkate almak zorundadır. Çünkü hukuk, ahlaktan koparsa zulme dönüşür; oysa İslam’ın hedefi adalet ve merhamettir.
Sonuçta, kadının erkeği boşaması salt bir “hukuki işlem” değil, ondan daha yüce bir eylemdir: vicdanî bir özgürleşme, insani bir onur beyanı, ahlaki bir boşanmadır.
