HADİSLERLE TEFEKKÜR
Ellerim kavramış kafatasımı, içimden yükselen sesi dinliyorum:
Yorul diyor.
Yorul ve yeniden yorul, diyor.
Sen ki, ateşe koşuşturan kelebekler gibi günaha koşan dünyanın bir ferdi olarak “ben sizi ateşten uzaklaştırmak için eteklerinizden tutuyorum, oysa siz kelebek ve çekirgelerin ateşe körü körüne hücum edişlerinde olduğu gibi, öyle saldırıyorsunuz ki, beni yeniyorsunuz!” diyen Allah resulünün ümmetisin. Düşün ve işinin; onu yenmek değil, onu anlamak, onu örnek almak ve ona tabi olmak olduğunu hatırla!
“Kendi peygamberini mağlup etmeye çalışan bir ümmet” ifadesi ile irkiliyorum. Acaba hangi meselelerde yapıyoruz bunu, diye düşünüyorum.
Haram yolla elde edilmiş meleyen bir koyunu (yüklendiğim ve yerine getiremediğim mesuliyetleri) sırtlayıp götürürken, böğüren bir deveyi (getirisi yüksek bir vurgunu) yularından tutarak sürüklerken, ayak oyunlarıyla kotarılan bir makam veya bu yolla elde edilmiş bir atın üzerinde dörtnala koştururken (pervası ve hesapsız hızla yükselirken yaptıklarıyla) insanların: “Ya Muhammed! Ben senin ümmetindenim” dedikleri/diyecekleri anı düşlemeye çalışıyorum.
Sonra onun sesini işitebilmek için hürmetle dikkat kesiliyorum: “Bugün sana yapabileceğim hiçbir şey yok, ben sana duyuracağımı duyurmuştum!” diyor “ümmetinin üstüne gerçekten titreyen” peygamber (s.a.v)…
Sırtladığımız çeşitli yüklerin, ağırlıkların bize ne getirdiğini/getireceğini anlamaya çalışıyorum. Her bir yükü, ağırlığı aynı zamanda ateşi getirecek bir ağırlık olarak da değerlendirmemek üzüyor beni… Mal kazanılırken, makam elde edilirken ne kadar heyecan vericidir oysa… Şu makama benden başkası yakışmaz diyerek oynanmadık oyun bırakmayan ve bunu asla haramla ilişkilendirmeyenleri düşünüyorum. Makamların şahitliğini ne de çok hafife aldıklarını düşünüp hayıflanıyorum; akıl bu kadar mı uzak düşer bir kişide veya bu kadar efsunlanmak normal midir?
“Yapılarınızda/yapılanmalarınızda haramdan korunun; çünkü haram, temele konmuş bir bomba gibidir!” Diyerek eteklerimizden tutmuş harama doğru koşmamızı engellemeye çalışan peygamberi (s.a.v) tahayyül etmeye çalışıyorum.
Haramla beslenen çocuk geliyor aklıma. Onlara yapılan en büyük kötülük diyor ve ürperiyorum.
Helal-haram demeden isteyip duran, al getir diyen, filanlar nasıl yükseldi sen neden öyle yapmıyorsun diyen, direten çevreyi, hane halklarını düşünüyorum. Helal bir yumurtanın haram et, bal, kaymaktan daha tatlı olduğunu anlayamamak “eyvah!” dedirtiyor. Haram çatısız ev gibidir seni hiçbir afetten korumaz, yağmurla ıslanır, doluyla hırpalanır, karla donarsın gerçeğini anlamamakta direniyor insan. Diretiyor.
“Sakın günahlarınızı küçümsemeyin.” Diyor peygamberin (s.a.v) uyaran sesi. İnsan (günahlarını) küçümsedikçe daha cüsseli günahlarla tanışabiliyor demek ki…
Her küçümseyişle birlikte cüssesi biraz daha büyüyen bir günah bekliyor insanı.
Bundan ne çıkar, beni nasıl vurur diye düşündüğüm anları hatırlıyorum. Bundan ne çıkar diyen kaç insan vardır acaba? Küçümsenen günah ve kelebekler gibi ateşe uçuşan insan tasviri ile irkiliyorum. Adım insan diye konmuş ya, günahlarımı küçümsedikçe aslında kendimi küçük düşürdüğümü unutmak sıradan olmuş. İnsan nisyan ile maluldür diyen iyi tarif etmiş. Nisyan yani unutmak sıradan bir durum olmuş nice insanda…
“Ameller niyetlerle belli olur” derken hayal ediyorum onu… İyi bir iş bile kötü bir niyetle batıl, anlamsız, boş, faydasız olur diye anlıyorum. Kimsenin niyetini bilemeyiz belki ancak bir işi yapan o işi hangi niyetle yaptığını bilir. Yapılan onca iyi işi anlamsız kılan niyetleri düşünüyorum. Ve “kim hangi niyetle hicret etmişse, hicreti onadır” ifadesiyle şekillenen sonuçları ve bu sonuçların insanlığa yaşattığı acıları…
Kelimelerle didişip duran insanları gördükçe daralıyorum. Ne veya neyi paylaşamıyorlar, ya da aslında neyi taksim ediyorlar aralarında diye iç geçiriyorum.
Kelimelerin pervasızca havada uçuştuğu bu sahneler ürkütücü; ilmin kendisini insana sunması veya ilmin insanda tezahürü değil bu didişme!
Hatta belki günahlardan bir günah olarak düşünülmüyordur bu hal. Kelimelerin şuursuzca akını veya şuuru körelten kelime fetişizmi…
Sonra yine peygamberimin uyaran kelimeleri ile izahat buluyorum: “ İnsanlarla didişip, tartışıp durmayınız; zira ağız dalaşı çirkinlikleri ortaya koyar, güzellikleri gömer.”
Nice insan her gün ne güzellikler gömüyor demek ki…
Çirkinlikleri hayata kazandıran ve güzellikleri hayattan kovan didişmeleri günah kapsamında değerlendirmek, ateşe doğru uçuşan kelebeklere tutulmuş bir rüzgâr olarak görmek gerekmiyor mu?
Hak yemede hüner sahibi insanlar geliyor gözlerimin önüne…
Maharet iyilikte olur oysa…
Hüneri haram olanın kazancı ateş olur. Hak yemek zulümdür ve zulümde hüner olmaz. Zulüm beddua aldırır insana. Beddua yüklenmiş olarak hesap gününe gitmeyi hüner sayanların yarınlarını düşünmediklerini anlıyorum.
Ne kötü bir hal!
Belki de kimsenin kendilerinden mazlumun hesabını, sebep oldukları zulmün sorgusunu sormayacağını düşünüyorlar.
Ne olurdu da, insanlığa örnek olarak gönderilen peygamberi (s.a.v) dinleselerdi… O (s.a.v) diyor ki:
“ Kâfir de olsa, mazlumun ahını almaktan sakının. Onun duasının ALLAH’a Ulaşmasına hiçbir şey engel olamaz.”
Zulmedenlere af kapısı yoktur; yaptıklarının farkına varıp tevbe etmedikçe, özür dilemedikçe, vazgeçmedikçe!
Zulüm kelimesi ne kadar da sıradan geliyor kimilerine? Zira hep hesap sormadalar, hiç kendilerine hesap sorulacağını gündemlerine almıyorlar. Veya “kim soracakmış” diyorlar. “Kimse senin kılına dokunamaz” diye öğretmişler. Gün gelir de “kılın” şahitliğiyle ateşe yuvarlanabileceklerini düşünemiyorlar. Oysa küfürle abat olunur ama zulümle abat olunmaz, lakin bu ifade bir şiirin anlamsız nakaratı gibi geliyor kimilerine…
Günlük hayatlarında yaptıkları zulümleri göremeyen insanları düşünüyorum. Günah insanı günahkârlar sınıfına yazdırır ama yalnızca belli sınıflara has, onlara mahsus günah olabilir mi? “Ben de biliyorum yaptıkları yanlış ama hele bir sormak lazım niye yapmış” denilerek zulümde, günahta ayrıcalıklı kılınanları düşünüyorum ve şu ifade şekilleniyor zihnimde:
Kimsenin zalimi iyi değildir, bütün zulümler ateştedir!
Ve onun sözü vuruyor beni: “Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır.”
Bütün zulmedenler zalimdir sadece nitelik değişebilir: Evde işlenen zulüm, sokakta işlenen zulüm, iş yerinde işlenen zulüm, yöneticinin zulmü… Ve hiçbiri insana yakışmaz. İnsanı kelebekler misali ateşe sürükleyen günahlardan bir günahtır hepsi… En iyisi zulmü hiç sevmemek, zulmü arkadaş edinmemek, zulmü desteklememek, zalimi ideolojisine göre değerlendirmeye çalışmamak!
Yaşarken görüyoruz bunları.
Dünde benzer şeyleri yaşadı insanlar.
Kitap durmadan bilgilendirdi, uyardı.
Peygamber yaşanan hayatın içinde örnekler verdi, ümmetini bilgilendirdi.
Ve hadislerle tefekkür böylece sürüp gitmeli…
