HERAKLEİTOS’TAN CAMUS’YE OLUŞ VE DEĞİŞİMİN ANLAMI

0
AntikCag_Felsefesi_Bolum4_Kapak.jpg

Herakleitos’a göre evrende hiçbir şey durağan değildir; varlık sürekli bir oluş süreci içindedir. Ancak bu oluş rastlantısal değildir. Onu yöneten evrensel bir ölçü, yani Logos vardır. Logos, hem doğanın hem insanın iç düzenini belirleyen ilkedir. Değişim Herakleitos’ta hakikatin karşıtı değil, onun koşuludur. Çünkü hakikat, varlığın sabit bir özünde değil, şeylerin sürekli dönüşümündeki ölçüde aranmalıdır. Bilgi, değişimi inkâr eden değil, onu anlamaya çalışan bir aklın ürünüdür. Hakikat, değişim içindeki düzenin kavranması; değer, bu düzene uygun yaşam biçimidir.

Parmenides, bu düşüncenin tam karşısında yer alır. Ona göre varlık birdir, bölünmez ve değişmezdir; değişim yokluktan varlığa geçiş anlamına gelir ki bu aklen imkânsızdır. Parmenides’in hakikat anlayışı, mutlak bir birlik ve değişmezlik fikrine dayanır; fakat bu birlik yaşamın devinimini dondurur, dünyayı soyut bir sessizliğe dönüştürür. Hakikat burada yaşanan bir tecrübe değil, uzak bir soyutlama olur. Herakleitos’un ölçülü oluşu, Parmenides’in durağan metafiziğiyle karşıt iki uçta durur.

Hegel, Herakleitos’un diyalektik sezgisini yeniden canlandırır; ancak onu doğadan tarihe, oradan teolojiye taşır. Herakleitos’un kozmostaki karşıtlıklar düzeni Hegel’de, düşüncenin kendi iç hareketi haline gelir. Hakikat, artık durağan bir özde değil, aklın kendi karşıtlarıyla çatışarak ilerlediği bir süreçte yer alır. Bu diyalektik, Tanrısal aklın, yani Tinin kendini bilme yolculuğudur. Böylece Logos, tarih içinde yürüyen Akıl haline gelir. Fakat Hegel’deki bu akılsal bütünlük, bireysel vicdanın ve ahlaki sınırın erimesine yol açar. Çünkü olan her şey, “aklın planı” içinde anlamlı sayılır; kötülük, zulüm ve savaş bile bu aklın aracı haline gelir.

Marx, Hegel’in diyalektiğini “baş aşağı duran bir sistem” olarak görür ve onu “ayağa kaldırmak” istediğini söyler. Tin’in yerine maddeyi, aklın yerine üretim ilişkilerini koyar. Değişim artık düşüncenin değil, toplumun yapısal çelişkilerinin sonucudur. Tarih, sınıflar arasındaki çatışmayla ilerler. Hakikat, ekonomik yapının zorunluluklarında, değer ise üretim biçimlerinin belirleniminde aranır. Herakleitos’un “savaş her şeyin babasıdır” sözü burada tarihsel bir yasa haline gelir: toplumlar çatışarak dönüşür. Fakat Marx’ın düşüncesi pratikte, insanın ahlaki sınırını dışlayan bir tarih anlayışına dönüşmüştür. Çünkü “ilerleme” adı altında insanın acısı, zulüm ve şiddet rasyonelleştirilir.

Camus, bu noktada diyalektiğin en keskin eleştirmenidir. Ona göre hem Hegel’in hem Marx’ın sistemleri aynı yanılgıyı paylaşır: insanın sınırını yok saymak. Hegel, kötülüğü aklın evriminde bir aşamaya dönüştürür; Marx, mücadeleyi tarihin zorunlu yasası haline getirir. Her iki anlayışta da savaş, yıkım ve şiddet, hayatın kaçınılmaz “gerçekleri” olarak kabul edilir. Camus bu düşünceleri, insanın merhamet yetisini ve vicdanını susturan “tarihsel tanrıcılıklar” olarak görür. Ona göre Marx’ın felsefesi, başlangıçta insanı sömürüden kurtarmayı hedeflerken, sonunda ahlakı tarih bilimine feda eden bir zorunluluk ideolojisine dönüşmüştür.

Camus, Başkaldıran İnsan’da açıkça söyler: “Bir devrim, adaletsizliğe karşı başlarsa, zamanla adalet adına zulüm üretmeye başlar.” Bu, tarihsel determinizmin ahlaki körlüğüdür. İnsan, tarih adına işlenen kötülüğü mazur gördüğünde, kendi insanlığını yitirir. Camus bu yüzden diyalektik düşüncenin merkezindeki “savaş” ilkesine karşı “sınır” ilkesini koyar. Ona göre insanın sınırı, bir başka insanın yaşamıdır. Gerçek başkaldırı, adaletsizliğe direnmek ama öldürmemektir. Bu tutum, Herakleitos’un Logos’unu —yani ölçülü düzen fikrini— ahlaki bir bilince dönüştürür.

Camus’ye göre hakikat, bir sistemin ya da tarihin içinde değil, sınırlı ama bilinçli bir varlık olarak insanın vicdanında bulunur. Değer, güçte değil, ölçüdedir. Hegel’in aklı, Marx’ın tarihi insanı özgürleştirmek istemiş ama sonunda insanın yıkımını meşrulaştırmıştır. Çünkü savaş, mücadele, devrim gibi kavramlar “tarihin gereği” sayıldığında, kötülük artık kötülük olmaktan çıkar. Camus bunu “erdem yitimi” olarak adlandırır. Erdem, insanın sınırını bilmesidir; sınırını bilmeyen akıl, Tanrı’ya dönüşür ve yeryüzünü cehenneme çevirir.

Bu bakımdan Camus, Herakleitos’un gerçek mirasçısıdır. Herakleitos’ta oluş, ölçüye bağlı bir düzen olarak karşımıza çıkar; Camus’de ise insanın içsel sınır bilincine dönüşür. İkisi de değişimi kabul eder, ama ölçüsüzlüğe izin vermez. Hegel ve Marx’ta değişim tarihin mutlak yasası olurken, Camus’de değişim, insan olmanın sınırında durur. Hakikat, değişim içinde ölçüyü; değer, mücadele içinde merhameti koruyabilen bilinçte bulunur.

Herakleitos’tan Camus’ye kadar “oluş” ve “değişim” kavramları felsefede farklı biçimlerde yeniden doğmuştur: Herakleitos’ta doğanın düzeni, Hegel’de aklın diyalektiği, Marx’ta tarihin yasası, Camus’de insanın vicdanı. Fakat bütün bu dönüşümler bir gerçeği açıkça gösterir: Değişim, ölçüsüz kaldığında hakikati yok eder. Hakikat, yalnızca değişimi değil, onun sınırını da kavrayabilen bilincin eseridir. Bu bilinç, Camus’nün deyişiyle “öldürmeyen başkaldırı”nın, yani insanın kendini hem akla hem tarihe karşı koruma iradesinin adıdır.

Molla Sadrâ, İslam felsefesi içinde “oluş” düşüncesini en derin biçimde metafizik düzleme taşıyan filozoftur. Ona göre varlık, sabit bir öz değil, sürekli bir cevherî hareket içindedir; her şey varlığın mertebeleri içinde bir hâlden diğerine geçer. Bu anlayış, Herakleitos’un “oluş” fikrini hatırlatır, fakat Sadrâ’da değişim kör bir akış değil, ilâhî hakikatin tezahürüdür. Hakikat, varlığın kendisidir (asâletü’l-vücûd), değer ise insanın bu varlıksal düzen içinde yükselme ve kemale erme çabasında ortaya çıkar. Böylece Sadrâ, hem hakikati hem değeri değişimin kalbine yerleştirir; varlığı durağan bir yapı değil, Tanrısal aklın canlı bir tecellisi olarak görür. İnsanın görevi, bu sürekli oluşun farkına varmak ve varlığın ölçüsüne —Logos’un İslâmî karşılığı olan hakikat-i vücûd’a— uygun yaşamaktır.

Bir yanıt yazın