Hiçlik ve Adem: Heidegger ile İbn Arabî’de Varlığın Ufku

0
791485b9-32c0-4733-b132-93fa0e5a35b3

“Hiçlik, var olanların bütününü geri çekilmeye zorlar.”
*Martin Heidegger

“Âlem kendi başına yokluktur; varlığı ancak Hak ile sabit olur.”
*Muhyiddin Ibn Arabi

Varlık düşüncesinin en zor sorularından biri hiçlik meselesidir. Felsefe tarihi boyunca birçok düşünür, hiçliği varlığın karşıtı olan basit bir yokluk olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle klasik metafizikte “hiçlik” hakkında konuşmak çoğu zaman anlamsız kabul edilmiştir. Ancak modern felsefede bu mesele yeniden ele alınmış ve özellikle Martin Heidegger ile birlikte hiçlik kavramı ontolojik bir soru hâline gelmiştir.

Heidegger’in Was ist Metaphysik? metninde dile getirdiği ünlü ifade “Das Nichts nichtet” (Hiçlik hiçleştirir) ilk bakışta bir dil oyunu gibi görünür. Oysa bu ifade, varlık ile hiçlik arasındaki ilişkinin klasik metafiziğin düşündüğünden daha derin olduğunu anlatır. Heidegger’e göre insan, özellikle kaygı (Angst) deneyiminde dünyadaki varlıkların anlamının geri çekildiğini hisseder. Bu durumda insan, varlıkların arkasında beliren bir ontolojik boşlukla karşı karşıya kalır. Heidegger bu durumu şöyle ifade eder:

“Hiçlik, var olanların bütününü geri çekilmeye zorlar ve böylece var olanı bütünüyle açığa çıkarır.”

Bu bağlamda hiçlik, basit bir yokluk değildir. Tam tersine varlığın kendisini gösterebilmesi için gerekli olan ontolojik bir ufuktur. Heidegger’in daha sonraki metinlerinde bu ufuk, “Lichtung” kavramıyla ifade edilir. “Lichtung”, kelime olarak ormandaki bir açıklık anlamına gelir. Heidegger bu kavramı, varlığın görünür hâle geldiği açıklık alanını anlatmak için kullanır. Ona göre varlık, ancak böyle bir açıklık içinde kendisini gösterir.

Benzer bir ontolojik ufuk, İslam metafiziğinin büyük düşünürü Muhyiddin Ibn Arabi’nin varlık anlayışında da görülebilir. İbn Arabî’de “ʿadem” kavramı çoğu zaman mutlak yokluk anlamına gelmez. Ona göre hakiki varlık yalnızca Tanrı’ya (el-Hakk) aittir. Mümkün varlıklar ise kendi başlarına müstakil bir varlığa sahip değildir; onların varlığı ilahi varlığın tecellisi sayesinde ortaya çıkar.

İbn Arabî bu durumu şu sözle ifade eder:

“Âlem kendi başına yokluktur; varlığı ancak Hak ile sabit olur.” (el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye)

Bu ontolojik çerçevede İbn Arabî’nin metafiziğinde önemli bir kavram da a‘yân-ı sâbitedir. A‘yân-ı sâbite, mümkin varlıkların ilahi ilimde bulunan sabit hakikatlerini ifade eder. Bu hakikatler henüz dış dünyada varlık kazanmış değildir; ancak ilahi bilgide belirli bir hakikat olarak mevcutturlar. İbn Arabî bu durumu şu şekilde ifade eder:

“A‘yân-ı sâbite, kokusu bile duyulmayan bir yokluktadır.”

Burada söz konusu olan şey mutlak yokluk değil, henüz varlık kazanmamış bir imkân durumudur. İlahi tecelli ile birlikte bu hakikatler varlık alanında görünür hâle gelir.

Bu noktada Heidegger’in “Lichtung” kavramı ile İbn Arabî’nin “a‘yân-ı sâbite” anlayışı arasında dikkat çekici bir paralellik ortaya çıkar. Heidegger’e göre varlık, ancak bir açıklık alanı içinde kendisini gösterir. İbn Arabî’ye göre ise mümkin varlıkların hakikatleri, ilahi ilimde sabit bulunan a‘yân-ı sâbite olarak düşünülür ve ilahi tecelli sayesinde varlık alanında görünür hâle gelir.

Dolayısıyla her iki düşünürde de varlık, doğrudan ve kendiliğinden ortaya çıkan bir gerçeklik değildir. Varlığın ortaya çıkışı, belirli bir ontolojik ufuk içinde gerçekleşir. Heidegger’de bu ufuk hiçlik ve açıklık kavramlarıyla ifade edilirken; İbn Arabî’de bu ufuk adem ve a‘yân-ı sâbite kavramlarıyla düşünülür.

Bununla birlikte iki düşünür arasındaki fark da oldukça belirgindir. Heidegger’in analizi fenomenolojik bir çerçevede kalır ve varlık sorusunu teolojik bir metafizik temeline dayandırmaz. Buna karşılık İbn Arabî’nin ontolojisi bütünüyle ilahi varlık metafiziği üzerine kuruludur. Bu nedenle Heidegger’de varlığın açıklığı ontolojik bir fenomen olarak ele alınırken, İbn Arabî’de varlık doğrudan doğruya ilahi varlığın tecellisi olarak anlaşılır.

Sonuç olarak Heidegger’in “hiçlik” ve “Lichtung” kavramları ile İbn Arabî’nin “adem” ve “a‘yân-ı sâbite” anlayışı arasında dikkat çekici bir düşünsel yakınlık bulunmaktadır. Her iki düşünür de varlık ile yokluk arasındaki ilişkiyi basit bir karşıtlık olarak ele almaz. Aksine varlık, belirli bir ontolojik açıklık ya da imkân ufku içinde ortaya çıkar. Bu durum, farklı düşünce geleneklerinin zaman zaman aynı ontolojik sorular etrafında kesişebildiğini ve varlık düşüncesinin kültürler arası bir derinliğe sahip olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle Heidegger’in hiçlik ve “Lichtung” kavramları ile İbn Arabî’nin adem ve a‘yân-ı sâbite anlayışı, farklı metafizik geleneklere ait olsalar da varlığın yalnızca kendinde bir gerçeklik değil, belirli bir ontolojik açıklık içinde ortaya çıkan bir tecelli olduğunu göstermektedir.

Bir yanıt yazın