İLİM VE ÂLİM
İlim, klasik sözlüklerde “bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, gerçekle örtüşen kesin inanç (itikad), bir nesnenin şeklinin zihinde oluşması, nesneyi olduğu gibi bilmek, nesnedeki gizliliğin ortadan kalkması, tümel ve tikellerin kavranmasını sağlayan bir sıfat” gibi değişik şekillerde tarif edilmiştir. “Bilgisizliğin (cehl) karşıtı” biçiminde de tanımlanır. Âlim ve alîm sıfatlarına hem Allah hem de insan için yer verilmekle birlikte Allah için ikincisinin (alîm) kullanımı daha yaygındır. Aynı şekilde allâm Allah için, allâme ise insanlar için kullanılmaktadır. (DİA).
Kur’an-ı Kerim’de ilim kökünden türeyen kelimeler ile akıl ve fonksiyonları ile ilgili kavramlar -bunların hepsi insanı bilgiye ve öğrenmeye sevk eder- 1700 ü bulmaktadır. İlim ve bilginin bu kadar çok geçmesi Kur’an mesajı bakımından önemini ortaya koymaktadır. İlim kavramı daha çok ilahi bilgi veya vahiy anlamında kullanılmıştır. Ayrıca insanın vahyedilmiş ilâhî hakikate dair ilmi ve bilme yetisiyle kazandığı dünyevi ilmi ifâde etmektedir. “Eğer sana gelen kesin bilgiden (ilimden) sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.” (Bakara 2/145). Burada ilim sahipleri ilâhî bilgiye muhatap olan ve bu bilginin doğruluğuna inanan kimselerdir. “Allah’tan başkasına tapanlara kötü söz söylemeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah hakkında kötü sözler söylerler…“(En’am 6/108). “…Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar...” (En’am 6/119). Bu ve benzeri âyetlerde doğrunun, hakkın ne olduğu konusunda bilgisizce tartışanların, Allah’a karşı düşmanca tutum takınanların içine düştüğü kötü durumu anlatmaktadır. “Oysa onların bu konuda bir bildikleri yok; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.” (Necm 53/28).
“Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını anlayacaktır (alimet)” (İnfitar 82/5). Hesap gününde herkes, gelecek için ne hazırladığını ve ne yapmadığını da bilecektir. Kendilerine ilim verilenler ilâhi hakikat konusunda, dereceleri bizzat Allah tarafından yükseltildiği için o ilimde seviye farklılıkları arzedebilirler. Bu nedenle her ilim sahibinin üzerinde daha fazla bilgiye sahip başka bir âlim, bilge vardır. “Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler…“(Al-i İmran 3/7), “Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her bilenin üstünde daha çok bilen biri vardır.” (Yusuf 12/76). Allah mutlak ve kâmil mânada ilim sahibidir. Herşey O’nun ilminin gereği olarak gerçekleşmektedir. İnsan bir nimete ulaştığı zaman “Bu bana bir ilimden dolayı verildi” diyerek ilahi kararları yok saymamalıdır. (Zümer 39/49). Hâlbuki Allah, Peygamber’inden, “Allah’ın hazineleri benim yanımda değil, bende gaybı bilmem” (En’am 6/50) demesini istemiştir. Olup biten olaylarda âlimler, bilenler için deliller, ibretler vardır.
Kur’an-ı Kerîm’de insanın zihnî melekeleri ile elde ettiği anlama, bilme, farkına varma, hatırlama gibi faaliyetleri için de ilim kökünden fiiller yer almaktadır. Örneğin sebt (cumartesi) günü yasağını ihlâl eden İsrâiloğulları’nın bu dünyada aldıkları ilâhî cezayı gözlemleyenler olayı hatırlayıp anlamışlardı. (Bakara 2/65). İsrâiloğulları, kendileri için mûcizevî şekilde yerden fışkıran on iki pınarı görünce her kabile hangi pınardan içeceğini bilmiştir. (Arâf 7/160). “Onlar, “Allah’a andolsun ki bizim bu yerde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz, biz hırsız da değiliz” dediler.” (Yusuf 12/73). Bu ayette hırsızlıkla suçlanan Hz. Yûsuf’un kardeşlerinin Mısırlı yöneticilere tepkilerini ifade ederken ilim, fiil olarak zihni çıkarım veya gözleme dayalı bilgi için kullanılmıştır. “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın…“(Nisa 4/43). Burada ilim kavramı, fiilî şuur halini, kendini bilme, akletme halini ifade etmektedir. İnsanın doğduğunda hiçbir şey bilmediğini (Nahl 16/78), yaşlanınca bilmez bir duruma geldiğini anlatırken (Hac 22/5) tecrübe ile elde edilen bilgilere işaret edilmiştir. “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Doğrusu ancak akıl, iz‘an sahipleri bunu anlar.“(Zümer 39/9). Yine “Rabbim, ilmimi arttır!”(Tâhâ 20/114) diye dua edilmesi öğütlenmektedir. Kur’an kendisini Allah’tan gelmiş bir bilgi olarak tanımlar. (Ra’d 13/37; Bakara 2/120, 145). Kur’an, karşı olduğu, ortadan kaldırmayı hedeflediği zihniyeti de câhiliye olarak tanımlamaktadır. (Al-i İmrân 3/154).
İslâm ümmetinin benimsediği değerler sisteminin devamlılığı ilme bağlı olduğu için Hz.Peygamber ilmi yüceltmiş, övmüş, teşvik etmiş ve herkesin ihtiyacı kadar bilgiye sahip olmasının farz olduğunu belirtmiştir. “Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua ederler.” (Tirmizî, İlim 19). “Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.” (Müslim, Zikr 39).
İlim tahsili teşvik edilmiş, ilim talebesine Allah’ın cennetin yolunu kolaylaştıracağı belirtirken; “İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.” (Tirmizî, İlim 2) müjdesi verilmiştir. Âlimler, bildiklerini uygulayıp diğer insanlara da yararlı oldukları oranda ilim onlar için bir üstünlük kabul edilir. İlmin zeval bulamayacağı, yok olmayacağı, ancak âlimlerin zeval bulacağı, yok olacağı belirtilmektedir. (Müslim, “ʿİlim”, 14). Ayrıca, bilginlerin azalması veya yok olmasının İslâm ümmetinin istikamet ve âkıbeti için son derece kötü sonuçlar doğuracağı bildirilmiştir. (İbn Mâce, “Fiten”, 26). Âlimlerin peygamberlerin mirasçıları olduğu da belirtilmiştir. (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 17). Dolayısıyla âlimlerin peygamberler gibi aksiyon adamı olmaları gerektiğine işaret edilmiştir. İlim sahipleri, peygamberin artık cismen var olmadığı dönemde dinin değişmeyen ilkelerini yaymak, savunmak ve öğretmek yahut değişen şartların gerektirdiği hükümlere varmak durumundadır. Bu durumda âlimler ilim sahibi olmakla belli bir görev ve sorumluluk yüklenmişlerdir. (Dârimî, “Muḳaddime”, 34).
Gıpta edilen kişilerden biri sahip olduğu ilme göre hareket edip onu başkalarına öğreten kimsedir. İlim, gereği gibi hareket edildiği zaman değerlidir, üstündür. Amel edilmeyen ilim insan üzerinde bir yüktür. “Tevrat´la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir…” (Cuma 62/5). İlme değer kazandıran ameldir, gereğinin yapılmasıdır. Peygamberimiz bilgi edinmenin, elde edilen bilginin öğretilmesi ve başkalarına aktarmanın taşıdığı önemi ısrarla belirtmiştir. “Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve korur.” (Tirmizî, İlim 7). İlmin, bilginin kimden olursa olsun başkalarına aktarılması peygamberimiz tarafından ısrarla vurgulanmış, ancak kendine yalan isnat edilmesini de yasaklamıştır. “Benim tarafımdan (tebliğ edilen Kur’an’dan) bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız. İsrailoğulları (nın ibretli kıssaları) ndan da haber verebilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur. Kim bile bile bana yalan isnad ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Buhârî, Enbiyâ 50).
“Bir kimseye bildiği bir konu sorulduğunda cevap vermezse, kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur.” (Tirmizî, İlim 3). İlmi gizlemek doğru değildir. Bilakis ilmin yaygınlaştırılması gerekir. İlmin sâdece dünyalık amaçlar için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve tüm varlıklara faydalı olmak için öğrenilmesi gerekir. “Kim kendisinde Allah’ın rızası aranan bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, o kimse kıyamet gününde cennetin kokusunu bile duyamaz.” (Ebû Dâvûd, İlim 12). Ayrıca insan ilme ve alime tâbî olursa gerçeği, hakkı bulur. Eğer cahile ve cehalete tâbî olursa yolunu şaşırır ve asla hakkı, gerçeği bulamaz. “Allah Teâlâ ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, fakat âlimleri öldürüp ortadan kaldırmak suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir âlim bırakmaz. İnsanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara birtakım meseleler sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Neticede hem kendileri sapıklığa düşer, hem de insanları saptırırlar.” (Buhârî, İlim 34). İlim öğrenmek teşvik edilmiş, âlimin üstün olduğu vurgulanmıştır. İlmihal bilgisi, zamanın ve şartların gerektirdiği bilgileri öğrenmek her müslüman için farzdır. (İbn Mace, Mukaddime, 17). Peygamberler miras bırakmaz, onların mirası bilgi, ilimdir ve onların vârisleri âlimlerdir. İlim en üstün değer ve ilim talebi en değerli ibadettir. (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19).
İnsanlığa doğru yolu ve gerçek saadeti göstermek üzere indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm’in ilk emri “İkra’!” (Oku!) olmuştur. Bütün insanları bir tarağın dişleri gibi eşit sayan İslâmiyet, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ” (Zümer 39/9), “Allah içinizden îman edenlerle ilme nail olanların derecelerini yükseltir.” (Mücadele 58/11), “Kulları içinde Allah’tan gerektiği şekilde ilim sahipleri korkar! ” (Fâtır 35/45) gibi âyetlerle ilim sahiplerini diğer insanlardan ayırıp yükseltmiştir. “Sakın câhillerden olma! “, (En’am 6/35), “Ben senin câhillerden olmamanı tavsiye ederim” (Hud 11/46),”Câhillerden yüz çevir! ” (A’raf 7/199) mânâsındaki pekçok âyet-i kermeyle de cehaleti ve bilgisizliği kötülemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre her türlü kötülüğün, bâtıl inanç ve sapık düşüncelerin, hatta şirkin ve küfrün gerçek sebebi cehalettir. İlim küfrü ortadan kaldıran, sapıklığı yok eden ve karanlığı yırtan, hakikat yolunu aydınlatan bir ışıktır, bir nurdur. Hak bâtıldan, hayır şerden, iyi kötüden, doğru eğriden, güzel çirkinden ancak ilimle seçilir. İlim serveti mal servetinden üstündür. Mal sarfetmekle azalır, ilimse sarfettikçe çoğalır. Yemek ve içmekten kesilen hasta gibi, ilim ve hikmetten mahrum olan ruh da manen ölüme mahkûmdur. Vücudun gıdası yemek içmek, ruhun gıdası ilim ve hikmettir. Âlimler diriye, cahiller ölüye benzerler.
Gerekli ilmi öğrenmek farz, öğretmekse en büyük sadakadır. Bu sebepledir ki, dinimiz ilimle uğraşmayı nafile ibadetten üstün saymış ve ilim rütbesini rütbelerin en üstünü kabul etmiştir. Allah’ın bir ismi de Âlim’dir, yâni her şeyi her yönüyle bilendir. Ilmi sınırsızdır. Kullarının da âlim olmasını ister. Okuyup öğrenmelerini emreder. Câhilleri ve cehaleti sevmez!. Hiçbir din Müslümanlık kadar insanlığı ilme ve öğrenmeye teşvik etmemiştir. İlme en yüksek değeri veren İslâmiyet’tir. Alime, hocaya ve muallime de büyük mertebe vermiş ve hürmet göstermiştir. “Allah, hakkında hayır dilediği kimseyi, din hususunda büyük bir anlayış sahibi, fakîh kılar.” (Buhârî, İlim 10). “Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir: Allah’ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse; Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15). Burada önemli, değeri olan sâdece âlim, bilge olmak degil; ilmin, bilginin verilerine göre hareket etmek, ilmi gizlememektir. İlmin gerçeklerini zamana ve şartlara göre eğip bükmek, tersyüz etmemektir. İlim ne diyorsa ona göre hareket etmek, karşıdaki kişiye göre fetvâ vermemektir. İlmin namusunu korumak ve kollamaktır. Hâsılı kelam sürekli ilimle, öğrenmekle meşgul olmak ve onun gereğince davranmak erdemdir, üstünlüktür. Bu nedenle “Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Beşincisi olma, helâk olursun!”(Dârimî, Mukaddime, 26) hadisini düstur edinmeliyiz.
