İnsancılık Üzerine Mektup
Sevgili Bay Beaufret,
İnsancılık hakkında bana yönelttiğiniz sorular bana ulaştı. Bu sorulara cevap vermek kolay değildir. Çünkü “insancılık” diye adlandırdığınız şey, insanın özünün ne olduğu sorusuyla bağlantılıdır. Fakat insanın özü üzerine bu soru, Varlığın hakikatine ilişkin soruya bağımlıdır.
İnsancılığın ne olduğu konusunu tartışabilmek için önce Varlığın hakikati üzerine düşünmek gerekir. Ama Varlığın hakikati, yalnızca metafizik kavramlarla açıklanamaz. Çünkü metafizik, şimdiye kadar hep varolanların varlıkları üzerine düşünmüştür. Oysa asıl mesele, varlığın kendisinin anlamıdır.
İnsanın özü de ancak Varlığın anlamı düşünülerek belirlenebilir. İnsan, ne yalnızca biyolojik bir canlıdır ne de sadece akıl varlığıdır. İnsan, Varlığın açıklığında duran varlıktır. İnsan, Varlık ile ilişkisinde insan olur.
İnsanın özü, düşünülmüş ve belirlenmiş olarak ortaya konulmak istendiğinde, her zaman önce Varlığın hakikati üzerine soruya yönelmek gerekir. Çünkü insan, Varlığın açıklığına aittir. İnsan, Varlığın “orada”sında (Da) bulunur. Bu “orada”, Varlığın kendini açtığı ve gizlediği yerdir.
İnsan, Varlığın açıklığında bulunmakla insan olur. Bu, ne insanı “evrenin merkezine” yerleştirmek demektir, ne de ona metafizik bir üstünlük atfetmek. İnsan, yalnızca Varlığın açıklığındaki varlık olarak, Varlık ile birlikte düşünülmelidir.
İnsancılık ise insanı merkeze alarak tanımlar. İnsan, en yüksek değer, bütün değerlerin ölçüsü olarak görülür. Fakat bu, insanın özünü belirlemez. Çünkü insanın özü, değerler düzeninde temellenmez; o, yalnızca Varlık ile kurulan bağda temellenir.
İnsancılık, değerler felsefesiyle birleştiğinde insanı “en yüksek değer” olarak görür. Ama değerler yalnızca değerlendirilmiş şeylerdir; değer, bir nesneye yüklenen bir önemdir. Bu yüzden insanı bir “değer” olarak görmek, insanın özünü küçültür. Çünkü insanın özü, hiçbir değerle ölçülemez; o, Varlık ile olan bağıyla belirlenir.
Değerler üzerine düşünmek, Varlığın hakikatini düşünmek değildir. Değerler yalnızca varolanların önemini belirler; ama varlığın kendisinin anlamını açmaz. İnsancılık bu yüzden, Varlık üzerine düşünmeyi engeller.
İnsancılık, insanı yüceltmek isterken aslında onu daha da düşürür. Çünkü insanı yalnızca bir “akıl varlığı” ya da “kültür taşıyıcısı” gibi kavrar. Oysa insan, Varlığın açıklığında durandır.
Düşünmenin özü, ne bir bilim yapmakta, ne de bir teknik işlevi yerine getirmektedir. Düşünmek, ne yalnızca bilgi vermek, ne de pratik eylemin hizmetinde olmak zorundadır. Düşünmek, Varlığın hakikatini açmak demektir.
Düşünmenin özü, bir eylem değildir. Çünkü eylem, hep bir sonuç üretmeye, bir amaç gerçekleştirmeye yöneliktir. Oysa düşünmek, yalnızca Varlığın hakikatine açık olmaktır. Düşünmek, Varlığın hakikatine çağrılmış olmaktır. Bu yüzden düşünme, eylemden “daha etkin”dir; çünkü düşünme, Varlığın kendisini açığa çıkarır.
Fakat insancılık, insanı yalnızca eylemde, pratikte, üretimde kavrar. Oysa insanın özü, eylemde değil, düşünmededir. Çünkü insan, dilin bekçisi olarak Varlığın hakikatine açık olandır. Dil, Varlığın evidir. Dilde, insan Varlık ile birlikte ikamet eder.
Ama dil, yalnızca bir iletişim aracı, insanlar arasında haberleşmenin bir vasıtası değildir. Dilin özü, Varlığın kendisinin açılmasıdır. Dil, Varlığın açıklığıdır. İnsan, dili kullanarak yalnızca ifade etmez; insan, dil aracılığıyla Varlığın hakikatine taşınır.
Bu yüzden düşünmenin görevi, dilin özüne geri dönmektir. Düşünmek, dili yeniden Varlığın evi olarak duymaktır. Böylece insanın özü, insancılığın kavrayamadığı şekilde açığa çıkar. İnsan, Varlığın hakikatinin bekçisi olarak özünü kazanır.
Varoluşçuluk, özellikle de Sartre’ın ortaya koyduğu şekliyle, insana “özünden önce varoluşu vardır” ilkesini atfeder. Buna göre insan, önce dünyaya fırlatılmış bir varlık olarak vardır; sonra kendi özünü kendisi belirler.
Fakat bu formül, hâlâ metafiziğin sınırları içinde kalır. Çünkü bu yaklaşımda da insan, yine varolanların merkezine yerleştirilir; özne olarak düşünülür. Sartre, Tanrı’nın yokluğunu ilan ederken bile, insanı özne olarak mutlaklaştırır. Böylece “varoluş özden önce gelir” önermesi, aslında Descartes’tan beri süren özne metafiziğinin başka bir biçimidir.
Benim için mesele, insanın özünü varoluş yoluyla tanımlamak değildir. Benim için esas mesele, Varlığın hakikatini sormaktır. İnsan, Varlığın açıklığında bulunarak insan olur. Bu, ne özne-nesne ayrımıyla, ne de öz-öncelik tartışmasıyla kavranabilir.
Bu nedenle, “varoluşçuluk bir insancılıktır” ifadesi yanlıştır. Çünkü insancılık, insanı merkeze koyar ve Varlığı unutturur. Oysa mesele, Varlığın hakikatinin yeniden düşünülmesidir. İnsan, ancak Varlığın bu açıklığında kendi özünü bulur.
Bu yüzden benim düşüncem, ne “varoluşçuluk”tur, ne de bir “insancılık”. Benim düşüncem, yalnızca Varlığın hakikatine dair düşünmedir.
Düşünme, Varlığın hakikatini açığa çıkarmanın yoludur. Bu açılma, insanın özünü belirler. İnsan, dilin bekçisi olarak, Varlığın evinde ikamet edendir. İnsan ancak bu bekçilikte insandır.
Bu yüzden insancılık, insanın özünü kavramaz; yalnızca onu bir tanım içine yerleştirir. Oysa mesele, insanın özünü “yeniden tanımlamak” değildir. Mesele, insanın Varlığın hakikatinde özünü kazanmasını düşünmektir.
Düşünmenin görevi, dilin özünü duyabilmek ve Varlığın hakikatini dilde saklamaktır. Dil Varlığın evidir. Bu evde insan oturur. Bu oturuş, insanın özünü belirler.
Benim düşüncem, ne bir insancılıktır, ne de bir dünya görüşü. Benim düşüncem, yalnızca Varlığın hakikatini düşünmeye bir çağrıdır.
Sevgi ve dostlukla,
Martin Heidegger
*Bu Mektup, Fransız filozof Jean Beaufret’ye yazıldı. Beaufret, Heidegger’e bir mektup gönderdi ve şu soruları iletti; “Savaş sonrası dönemde, Avrupa’da yeniden felsefe yapmanın temeli ne olabilir? Özellikle Sartre’ın ‘Varoluşçuluk bir insancılıktır’ düşüncesine karşı sizin görüşünüz nedir?”
___________________________________________________________________________________
Martin Heidegger
