İonna Kuçuradi Etiğinde Temellendirme Krizi: Kaynaksız Bir Ahlak Mümkün mü?

0
ca6d5250-be96-11f1-9f15-2f9dbc671f7d.jpg

​İonna Kuçuradiye başsağlığı dileklerimle…

İoanna Kuçuradi’nin düşünce dünyasındaki ve akademik üretimindeki ana ağırlık merkezi, hiç şüphesiz etik alanıdır. İnsan hakları, değerler felsefesi ve etik üzerine koyduğu tuğlalar, onu Türkiye’deki felsefe literatürünün en üretken ve değerli figürlerinden biri yapmıştır. Ancak Kuçuradi’nin düşünsel bagajına bakıldığında, 19. yüzyıl pozitivizminin aşırı metodolojik ve nesnelci etkisinden bütünüyle sıyrılamadığı görülür.

Bu durum, onun hitap ettiği kitleyi ve etkisini de büyük oranda sınırlandırmıştır. Çoğunlukla seküler ve akademik bir çevre içinde yankı bulan söylemi, onu geniş kitlelerle ya da evrensel düzeyde paradigma değiştiren “büyük bir filozof” konumundan ziyade, kendi kulvarında son derece nitelikli ama etki alanı bakımından “mahalli” bir akademisyen düzeyinde tutmuştur. Yine de bu yerellik, onun Türkiye’deki felsefe kurumlaşmasına ve etik yazınına sunduğu sarsılmaz katkıların değerini eksiltmez.

İonna Kuçuradi, etiği kuralcı dogmaların, dini emirlerin ve ezberlenmiş toplumsal normların cenderesinden çıkarmayı hedefler. Onun felsefesinde etik; hazır reçeteleri uygulamak değil, somut bir durumun olgusal gerçekliğini nesnel biçimde okumak ve “insanın değerini” koruyan eylemi bulma becerisidir.
​Ne var ki kuralcılığa karşı geliştirilen bu zihinsel hamle, derine inildiğinde seküler etiğin en kırılgan karnına dayanır: Eylemin ve değerin kaynağı nerededir?
​Müktesebatı Alıp Kaynağı Reddetmek
​Kuçuradi’nin sistemi; adalet, dürüstlük, insan onuru ve insanı araçlaştırmama gibi yüzyıllardır dinlerin, geleneklerin ve toplumsal tecrübelerin süzgecinden geçerek biriken devasa ahlaki müktesebatı olduğu gibi devralır. Ancak bu içeriği kullanırken, onun altındaki sarsılmaz kolonları kestirip atar. Geride ne Tanrı’nın emri, ne Kant’ın aklî zorunluluğu ne de toplumsal fayda kalır.
​Sarsılmaz bir temel çekildiğinde, havada kalan yapıyı düşürmemek adına süreç tamamen “durumun bilgisine” ve “zihinsel okumaya” yüklenir. Böylece iyi insan, “durumu doğru değerlendiren” kişiye dönüştürülür.
​Bu durum mantıksal açıdan bir döngüselliğe yol açar:
​Doğru eylem, insanın değerini korumakla açıklanır.
İnsanın değeri, türsel potansiyelle tanımlanır.
​Değerlendirmenin doğruluğu ise yine durumun doğru okunmasıyla gerekçelendirilir.
​Eğer bir kişi en baştan “Ben insanın türsel potansiyeline veya onuruna bir değer atfetmiyorum” derse, Kuçuradi etiğinde onu ikna edecek dışsal bir kaldıraç bulunmamaktadır. Kaynağı sabitleyemediğinizde, eylemin doğruluğunu “durumu iyi okumaya” havale etmek, etiği seçkinci bir entelektüel beceriye ve zihinsel bir egzersize indirger.
​Dev Filozofların Gördüğü ve Kuçuradi’nin Iskaladığı Nokta
​Felsefe tarihi incelendiğinde bu temellendirme krizinin tesadüf olmadığı görülür. Nitekim Immanuel Kant etiği insanın otonom aklıyla ilişkilendirmiş, Henri Bergson ise ahlakı insani sezgi ve yaşantıya bağlamıştır. Ancak her iki düşünür de insani kapasitenin tek başına etiği ayakta tutmaya yetmeyeceğini, sistemin nihayetinde “Neden ahlaklı olmalıyım?” sorusu karşısında çökme riski taşıdığını çok iyi fark etmişlerdir.
​Bu nedenle:
​Kant, ahlakı insan aklının özerkliğine (otonomisine) dayandırır; ancak sisteminin bütünlüğünü ve “en yüksek iyi” (summum bonum) idealini temellendirmek için Tanrı’nın varlığı ve ruhun ölümsüzlüğünü pratik aklın zorunlu postulatları olarak konumlandırır. Buradaki yaklaşım, zannedildiği gibi rasyonel bir temellendirme krizinden kaçıp metafizik bir sığınağa iltica etmek değildir; aksine Kant için Tanrı, ahlak yasasının akılsal gerekliliklerinin tamamlanması için zorunlu bir epistemolojik ve etik şarttır.

Bergson ise açık ahlakı insanın içsel tecrübesine ve yaşama sevincine dayandırır; ancak o da yapıyı en nihayetinde “Elan Vital” (yaşam hamlesi) ve aşkın mistik bir kaynağa bağlayarak ahlaki tecrübeyi evrensel dinamizmle kilit altına alır.​Kuçuradi ise Kantçı ve fenomenolojik mirası devralıp etiği insanla başlatırken, bu dev sistemlerin ayakta kalmasını sağlayan o “aşkın kilit taşını” çekip atmıştır. Aşkın veya metafizik temelleri reddederken, o temellerin ürettiği ahlaki mirası kullanmaya devam etmek, kuramı köksüz bırakmaktadır.
​Sonuç
​İonna Kuçuradi’nin etik kuramı, insanı dogma ve ezberlerin cenderesinden çıkarıp somut durumun sorumluluğuyla baş başa bırakma noktasında kıymetli bir çabadır. Fakat ahlakın ve değerin kaynağını sarsılmaz bir zemine oturtmak yerine süreci “durum değerlendirmesine” havale etmek, kuramı kavramsal bir kısır döngüye hapseder.
​Kant ve Bergson’un da gördüğü üzere; insanı merkeze alan bir ahlakın ayakta kalabilmesi, onun en nihayetinde aşkın bir zorunluluğa veya sarsılmaz bir kaynağa dayanmasını gerektirir. Doğru ve yanlışın ontolojik kaynağı netleştirilmediği, sağlam bir temele oturtulmadığı sürece etik üzerine yürütülen tartışmalar, ne kadar incelikli işlenirse işlensin entelektüel bir “durum değerlendirme simülasyonu” ve fikir jimnastiği olma riskiyle yüz yüze kalacaktır.

About The Author

Bir yanıt yazın