Kuçuradi Neden Kabuğunu Kıramadı? Bir Arayışın ve Paradigmanın Portresi
İonna Kuçuradi, insanı ve doğruyu sezme konusunda müthiş bir basirete sahip, yaşamı ve duruşuyla son derece asil bir şahsiyetti. Etik alanında nesnel olguya, somut durumun bilgisine ve insan onuruna yaptığı vurgu, onun insan varlığına dair hakikati ne kadar yakından gördüğünün açık bir kanıtıdır. Ne var ki, bir doğruluğu sezmek veya tespit etmek ile onu felsefi olarak sağlam bir zemine oturtmak (temellendirmek) aynı şey değildir.
Kuçuradi felsefesi incelendiğinde karşılaşılan en büyük kriz; onun gördüğü bu yüksek hakikati, arkasına sarsılmaz bir kaynak koyamadan epistemolojik bir “durum değerlendirmesine” sıkıştırmış olmasıdır. Peki, doğruyu bu denli berrak gören bir zihin, neden felsefi temellendirme noktasında kabuğunu kıramadı?
1. İçinde Nefes Aldığı İdeolojik Fanus
Bu tıkanıklığın ilk ve belki de en belirleyici nedeni, Kuçuradi’nin yetiştiği ve temsil ettiği Cumhuriyet sonrası Türk akademi dünyasını kuşatan sosyo-entelektüel çevredir.
Katı bir pozitivist-modernist çizgiyle şekillenen bu seküler çevre için ahlakın veya değerlerin arkasında dini, metafizik veya aşkın bir kaynak aramak, felsefeyi geriye götürmek ya da dogmatizme teslim olmakla eşdeğer görülüyordu. Kuçuradi, etrafını saran bu ideolojik bagajın ve mahalle baskısının dışına çıkacak hamleyi yapamadı. Aşkın alanı tamamen dışarıda bırakmayı şart koşan bu kabuk, onun gördüğü hakikati ontolojik bir köke bağlamasını engelledi.
2. Batı Paradigmasına Hapsolmak
Kant ve Bergson gibi Batı felsefesinin dev isimleri, etiği insan aklıyla veya sezgisiyle başlatmış olsalar da, sistemin “Neden ahlaklı olmalıyım?” sorusu karşısında çökeceğini fark etmişlerdi. Kant, ahlakı insan aklının özerkliğine dayandırırken “en yüksek iyi” kavramının akılsal zeminini tamamlamak adına Tanrı’nın varlığını ve ruhun ölümsüzlüğünü pratik aklın zorunlu postulatları olarak temellendirir. Bergson ise açık ahlakı içsel tecrübe ve sezgi üzerinden yapılandırarak süreci Élan Vital ve aşkın mistik kaynağa bağlar.
Kuçuradi ise Aydınlanma’nın “aşkınlığı reddeden ama onun ürettiği insani değerleri (adalet, insan onuru, dürüstlük) kullanmaya devam eden” seküler ezberini aşamadı. Kant ve Bergson’un bile en sıkıştıkları yerde gösterdikleri o cesareti gösterip “Bu sistem aşkın bir temel olmadan ayakta duramaz” diyemedi. Modern Batı etiğinin ona sunduğu sınırlar içinde kaldı; o sınırların sunduğu insani mirası kullandı fakat o mirası besleyen kökleri reddetmeye devam etti.
3. Filozoflaşamamak ve Ezberin Tekrarı
Gerçek bir filozof, sadece durum tespiti yapan değil; içinde doğduğu çağın ve yöntemin sınırlarını zorlayarak özgün bir varlık ve değer zemini inşa edebilen kişidir.
Kuçuradi, fenomenolojik yöntemi kullanarak somut durumu okuma konusunda yüksek bir zihinsel kapasite sergiledi. Ancak aşkın kilit taşını koymaktan kaçındığı için, Doğu-İslam hikmetinden ya da kendi sarsılmaz ontolojisinden yeni ve özgün bir bina kuramadı. Sonuçta; Batı seküler etiğinin “durum bilgisi” ve “değerlendirme” ambalajıyla sunduğu kavramsal oyunları tekrarlamaktan öteye geçemedi.
Sonuç
İonna Kuçuradi asil yaşadı, doğruyu gördü fakat onu temellendiremedi. Onun trajedisi, felsefi yetersizlikten ziyade, kabuğunu kıramadığı ideolojik ve paradigmatik sınırların trajedisidir.
Gördüğü hakikatin arkasına aşkın ve sarsılmaz bir temel koyamadığı için; insan onuruna ve adalete dair söyledikleri, ne kadar incelikli işlenirse işlensin, felsefe tarihinde seçkinci bir “zihinsel okuma tavsiyesi” ve kavramsal bir durum simülasyonu olarak kalmaya mahkûm oldu.
Kuçuradi’nin ve genel olarak seküler-modern paradigmanın düştüğü temel çıkmaz, varlık ile değeri birbirinden kopararak ahlakı aşkın bir temelden mahrum bırakmasıdır; buna karşın Doğu-İslam felsefesi ahlakı zihinsel bir “durum okumasına” değil, varlık-değer bütünlüğü ve hikmet ilkelerine dayandırır. Bu gelenekte varlık ile iyilik özdeştir; insan da dâhil tüm evren belirli bir gayeye (telos) ve fıtrata sahip olduğundan, ahlaklı olmak insana dışarıdan dayatılan soyut bir kural ya da anlık bir analiz becerisi değil, bireyin kendi varoluşsal potansiyelini Aşkın İlke (Tanrı) ile uyum içinde yetkinleştirme (istikmal) yolculuğudur. Teorik hikmetle (varlığın hakikatini bilme) pratik hikmeti (eylemi bu hakikate göre düzenleme) sarsılmaz bir bütün olarak gören bu yaklaşım, modern etiğin “Neden ahlaklı olmalıyım?” sorusu karşısında düştüğü temellendirme krizini aşarak ahlakı entelektüel bir durum simülasyonu olmaktan çıkarıp evrenin dokusuna ve varlığın köklerine bağlar.
