İSLAM DÜŞÜNCESİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ ÇEVRESİNDE MUHAMMED İKBAL

0
muhammed-ikbal

Giriş

İkbal Hikmet-i Halide ya da Sophia Perennis diyebileceğimiz felsefi anlayışın çağımızdaki temsilcileri sayılan Rene Guenon, Mehmet Akif gibi isimlerin yoldaşı; Sezai Karakoç Nureddin Topçu, Ali Şeraiti, Aliya İzzetbegoviç gibi isimlerin de öncüsü sayılmalıdır. Onun yapmak isteği şey ruhbanlığa evrilmiş İdealist anlayış ile materyalist eğilim arasında yitip giden hakikati ve doğru düşünmenin yollarını bulmaktır. O “üçüncü yol”cu diyebileceğimiz biridir. Üçüncü yol bizleri ikilemlerden ayrılıklardan koruyan bütüncül bir anlayışı sunan yoldur. O halde bu üçüncü yolun anlaşılması ve ortaya konulması gerekmektedir.

Bu üçüncü yol İslam’ın bütüncül bakışında bulunmaktadır. İkbale göre İslam tarihsel bir din değil, bir insansal gelenektir. İslam düşüncesinin orijinal olmasının anlamı budur. O bütün bir insanlığın ortak aklı; ortak anlayışıdır.

İkbale göre çağın zihniyeti sorunludur. Bu zihniyet Doğuda da Batıda da sorunludur. İnsanlığın yaşadığı bir yığın haksızlık, sömürü, kavga, dışlama gibi olumsuzlukların kaynağı zihniyettir. Bu zihniyet maddeci ve idealist diyebileceğimiz iki uç yaklaşımın ürünüdür. Bu yaklaşımlar insanın insanla insanın tanrı ile insanın evren ile ilişkisini bozmaktadır.

 İnsanın hayatı anlama noktasındaki eylemlerinin hep iki farklı âlem varsayılarak gerçekleştirilmesi bütün sorunların kaynağıdır. Bu da madde ile mana, insan ile Tanrı, akıl ile vahiy, hareket ve zaman v.s..gibi unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bütün bunlar maddeci ve idealist anlayış tarafından karşıtlıklar olarak sunulduğundan bütünleştirici değil parçalayıcı; çok yönlü değil, tek yönlü olmaya zorlamaktadır insanlığı. Bu ayrılıkların farklılık ve karşıtlık olarak ele alınması önemli çıkmazlar içinde bırakmıştır insanlığı.

Bütün bu karşıtlıklar sağlam bir teoloji ve kozmolojinin olmayışındandır.

O halde yapılması gereken ilk şey bu zihniyetle hesaplaşmak ve yeni bir zihniyetin inşasını gerçekleştirmek; sağlam bir teoloji ve kozmolojinin yeşermesini sağlamaktır.

Müslüman dünyanın da içine yuvarlandığı kaosun sebebi İslam’ın çağa uymaması değil, Müslümanların İslam’dan anladığının kavramsal düzeyde ve pratikte bugünün zihniyetine hitap edecek dinamiklerden yoksun olması sebebiyledir. Bu yüzden İkbalin amacı İslam’ın dünya ve insan anlayışını varolan dinsel, felsefi ve ideolojik yaklaşımları aşarak gerçekleştirmektir. Ancak daha önce de  belirttiğimiz gibi İkbalin meselesi sadece İslam dünyası ile sınırlı değildir. İkbali Batıcılardan ayıran en önemli çizgi Batıcıların sadece İslam dünyasını sorunlu görmelerdir. Oysa İkbal sadece İslam dünyasının sorunlu olduğunu söylemez. İkbale göre bütün bir insanlığa egemen kılınan dinsel, ideolojik ve felsefi zihniyet sorunludur.

O, Avrupa uygarlığını İslam uygarlığından ayrı gömememekte hatta Avrupa uygarlığının entelektüel boyutuyla İslam uygarlığının bir uzantısı ve devamı olduğunu söylemektedir. O evrensel bir hakikatin zamanla, zeminle ve coğrafya ile sınırlı olamayacağının altını çizmektedir. Bu yüzden İkbal yaşadığı dönemde her iki dünyaya (Doğu ve Batı) bakabilen ender insanlardan biridir. Bu bağlamda İkbalin en önemli yönü bu noktadaki meseleyi tespit etme yetkinliğidir.

Bir çok problemin dinsel teolojinin ve kozmolojinin açmazlarından beslendiği büyük ölçüde doğrudur. Şimdi burada bu teoloji ve kozmolojinin ne olduğunu ve hangi sıkıntıları beraberinde getirdiğini irdeleyelim.

1-İçkinlik aşkınlık Problemi

Aşkınlığın kabulü ve reddi felsefe alanında önemli bir problem olarak daima varlığını korumuştur. Aşkınlığın kabulü içkinliğin reddini getirdiği gibi içkin olanın kabulü de aşkınlığın reddini getirmiştir.

Örneğin modern çağda aşkınlığın yadsınması bilinen ve algılanan Tanrı tasarımına karşı gelişmişti. Geçmişte Mısır ve Yunan medeniyetinin Tanrıyı insanlaştırma eğilimleri, hem Yahudi hem de Hıristiyan geleneğini etkilemişti. Hıristiyan düşüncesinin kısır kalmasında ve özellikle Yeniçağda maddeciliğin güçlenmesinde bu anlayış önemli rol oynamıştır.

Hıristiyanlık İsa peygamberi Tanrılaştırarak aşkın Tanrı tasarımından uzaklaşmıştır. Aşkın Tanrı bir insan olarak dünyaya gelmiş ve aşkınlığını büyük ölçüde yitirmiştir. Hıristiyanlar tarih boyunca bu anlayışın sıkıntılarını yaşamışlardır. Aşkınlığa ilişkin bir dinsel terminolojinin gelişmesi de mümkün olmamıştır. Yahudilik de “Elohim” inancı ile Tanrıyı insan gibi göstermiştir. Önceleri Yahudi krallarına Tanrının oğlu denirken, daha sonra bizzat Yahudi milleti (beni İsrail-İbraniler) kendilerini Tanrının milleti; tanrının oğulları olarak göstermekten çekinmemişlerdir. Tevrat’ın metni ile oynayarak kendi ırklarının üstünlüğünü tanrısallık ile temellendirmeye çalışmışlardır.

Ayrıca Tevrat’ın Tanrısı her zaman fiziksel olarak insana benzetilmektedir. O Tanrı yorulur, dinlenir, uyur, uyanır, pişman olur, aldatılır, ava gider, güreşir ve hatta güreşte yenilir; mağlup olur.[1]

Tevrat’ın Tanrısı çoğu kere kimi insansal gerçeklerden habersiz bir Tanrıdır. Ayrıca Şeytanın aldatmalarına karşı aldanan ilk kişinin bir kadın olduğunu söylemektedir(Havva). Tevrat Âdemin isyanı yüzünden lanetlendiğimiz yolunda bir anlayışı da ortaya koymaktadır. Âdemin işlediği suçtan bütün soyunu sorumlu tutmaktadır. İncil de aynı yolu izlemekte ve insanların doğar doğmaz vaftiz edilmelerini öngörmektedir. Vaftiz edilmeden ölen kimse bütün günah yükünü yüklenmiş olacaktır. Tevrat’a göre Âdem ve Havvaya yasaklanan ağaç bilgi ağacıdır. Bu da insanın bilgi sahibi olmasını istemeyen bir Tanrı ile karşı karşıya olduğumuz sonucunu vermektedir.

Bu Tanrı tasarımının verdiği rahatsızlıktan kurtulma çabaları yok değildir. Bu konuda Batı düşüncesinde önemli açılımlar sağlanmıştır. Özellikle Yahudiliğin Kabbala öğretisi klasik Yahudi Tanrı geleneğini baştan aşağı değiştiren bir yaklaşıma sahiptir.[1]

Bu Tanrı tasarımının ürettiği yadsıma hareketi karşısında kimi din savunucuları Tevrat’ta anlatılan bir çok meselenin aslında sembolik olduğunu ve sembolik ifadelerin gerçeğe irca edilemeyeceğini vurgulamışlardır.[1]

Ancak Batıda var olan Kitab-ı Mukaddes eksenli paradigmanın Tanrı anlayışı Tanrıyı öldürme(!) tavrının en önemli gerekçesi olmuştur.

2- Gnostizm ve Şüphecilik

Aklı kötüleyen ve “bize bu aklı verdiğin için Tanrım sana şükür mü edelim yoksa isyan mı edelim” diyecek kadar akla karşı duran bir imancı anlayışın bilimsel gelişme ve bilimsel bilgiye engel olmaması düşünülemezdi. Bu imancılık bütün bir yeniçağda her tür inançsal değere şüphe ile yaklaşılmasını ve bu tavrın aşırı uçlara savrularak radikal şüpheciliği güçlendirmesini getirdi.

3- Kozmoloji

Hıristiyan kozmolojisi doğayı önceleri mükemmel iken sonra bozulan bir yapı olarak görür. Bu evren yaratılmış bir varlıktır ama kötüdür.[1] Aslında yaratılış kötüdür. Bu kötülükten Tanrı, İsa bedenine girerek ve çarmıhta can vererek kurtulacaktır. Bu dram, düşüş doktrini ile doğayı kötü girme anlayışına varmıştır. Madde düşmanlığının beslendiği yer burasıdır. Bu kozmolojiye göre evren (doğa) nefret edilen ve uzak durulması gereken bir mekân olmuştur. Dünyadan ne kadar uzaklaşılırsa O kadar mutlu ve bahtiyar olunacağı anlayışı da bu kozmolojik anlayışın temel ilkesidir.

4- İnsanın Günahı ve Ahlak

Hıristiyanlar asli günaha inanırlar ve Âdemin günahını bütün insanlara yüklerler. Onlara göre Âdemin günahı yüzünden bütün insanlar günahkârdır.

5- Toplumsal Eylemsizlik

Dünyadan el etek çekmeyi öngören her hareket ister istemez insanı pasifliğe ve boyun eğmeye itecektir. Gerek Hint mistisizmi gerekse Hıristiyan ruhbanlığı bu anlamda insanı dünyadan el etek çekmeye yönlendirmişlerdir. Kilise, tarih içerisinde siyasi bir otorite sahibi olduysa da, kendi dışındaki herkesi siyasi ve toplumsal eylemsizliğe itmeye çalışmıştır.

6- Dünyayı küçümseme, maddeyi hor görme Anlayışı

“İnsan sadece ekmekle yaşamaz” sözü “maddenin hiçbir önemi yoktur” anlayışına kadar vardırılınca dünyayı esas kabul eden seküler anlayışların etkin bir şekilde kendini hissettirmesi gerçekleşmiştir. Din karşıtlığını büyük ölçüde maddeyi küçümseyen bu anlayış beslemiştir.[1] Yahudiler ise seçkin ırk anlayışı ile sadece belli bir ulusun gelişmesini ve ayakta kalmasını hedeflemiştir.

Yeniçağ batı düşüncesinin din karşıtlığını bu dinsel anlayışları irdelemeksizin sağlıklı anlamak mümkün olmayacaktır.

Çünkü “Tanrıya Veda” denilen sürecin temel anlayışı büyük ölçüde varolan dinsel teoloji ve kozmolojiden beslenmiştir.

Yahudi ve Hıristiyan Tanrı anlayışına karşı gelişen bu anlayış Tanrıyı insanı kayırmak adına yok etmeyi düşünmenin ürünüdür.

Bütün bu anlayışlar kendi karşıtı üretmiş ve bu anlayışlara tepki olarak maddeci anlayış gelişmiştir.

O halde bütün bir insanlık tarihinde önümüzü çıkarılan ikilemci bölücü ve dayatmacı bir egemen zihniyet bulunmaktadır. Bu egemen zihniyet özellikle geleneğin üstünü örtmüş; geleneğin mesajının insanlara ulaşmasını engellemiştir. Peki, yapılması gereken nedir?

Nereden Başlamalı?

İkbal akıl mı vahiy mi, din mi dünya mı, Tanrı mı, insan mı gibi ikilemlerden kurtulmamız gerektiğini vurgulayarak bütüncül bir bakışın elde edilebilme yolunu bulmayı gerekli görür. O halde bu çabaya kalkışırken sağlam bir anlayışa ulaşmanın başlangıç noktası ne olmalıdır.

Bu başlangıç noktasını tespit etmek için hayatı ifade eden üç gerçekliği anlamamız gerektiğini vurgular. Bunlar Madde, Hayat ve Şuurdur.

Hayatı kavramada modern dünya bütüncül bakıştan uzaklaşmıştır. O hayatın sadece maddi boyutunu dikkate almış ve onu hayata egemen yasalardan ve şuurdan koparmıştır. Hayatı ve Şuuru Madde ile açıklama yolunu seçerek insanın bütüncül evren tasarımını ortadan kaldırmıştır. Bütün ayrılıkların; çözülmelerin temelinde bu üç unsurun birbirinden ayrılması ve birbirine indirgenmesi yatmaktadır. Bu üç unsur da hayatın bir yönüne tekabül eden yönelimlerdir. Ancak Madde de,  ruhbani anlamıyla mana da insanın ortak yapısını temsil edemez. Maddeye yaslanan bu anlayış pozitif diye bilinen bilim dışında bir metodu benimser. Oysa pozitif bilim (ilim değil) hayatın sadece bir yönünü gösterebilir.

İkbale göre hayatın kendisi temeldir ve fizik ve kimyasal süreçlerden önce gelir. Ancak maddeyi aşağı görmek de yanlıştır. Madde ruhun kendini geliştirdiği bir mekândır. Bu noktada molla Sadranın “Ruh maddenin cevheri hareketinin sonucudur” görüşüne yakın görüşler ileri sürmektedir.

O halde İkbal bilim yolu mu, felsefe yolu mu, yoksa maneviyat yolu mu bizi hakikate götürür sorusunun da anlamsız sorular olduğunun altını çizer. Çünkü Ona göre sağlam bir anlayış insandan yola çıkarak oluşturulabilir.  Bütün insanlarda bulunan ortak yönelimden yola çıkılarak oluşturulabilir. Bu konuda O evrensel ve ortak bir yönelime dikkat çeker. Ona göre dini tecrübe insanlığın ortak yönelimidir.

İkbale göre modern dünya insanının dini tecrübeyi anlaması ve bu tecrübeyi yaşaması zorlaşmıştır. İçsel tecrübe somut düşünce kalıpları ile hayata bakan insanlar için zordur. İslam’ın ilk dönemlerinde bile bu tarz anlayışlar İslam’ın ortaya koyduğu hayat pratiğinin uzağında kalmayı getirebilmiştir. Tasavvufun ortaya çıkışı bir içsel tecrübe vurgusu sebebiyledir. Ancak o da bir müddet sonra bu imkânı kaybeden bir mecraya girmiştir. Tasavvuf maneviyatı bulduğunu varsayarak maddeye yeniden dönmeyi gereksiz görmüştür.

Dini tecrübeden yola çıkmanın anlamı kan bağı gibi maddi (ki ırkçılığı besleyen bir duruştur) ya da din ve ideoloji birlikteliği gibi siyasi sosyal ve tarihi unsurları devre dışı bırakarak bütün insanların ortak yönelimini dikkate almak demektir.

Dini tecrübeden yola çıkarken de dikkat edilmesi gereken nokta onu ne maddi ne de manevi unsurlara indirgeyerek açıklama çabasından uzak olmaktır.

Çünkü dinsel yönelimin yönünü irdelemekle işe başlamak anlamlandırmayı eksene almak demektir. Bu konuda ne maddeden yola çıkabiliriz, ne de maddeyi dışta tutan bir maneviyattan yola çıkabiliriz. İkisi de bizi anlamlandırma çabasından alıkoyar.

İkbal dini tecrübeyi anlama noktasında hem İslam filozoflarını hem onlara karşı çıkanları hem de Batıda şöhret bulmuş kimi filozofların çabalarını irdeler. O ruhbani yaklaşımları , materyalist anlayışları ve tarihsel koşullar tarafından üretilmiş felsefi ve dinsel yaklaşımları aşmayı öngörür. Bu noktada hayatı anlama ve anlamlandırma çabalarında birkaç gurup insandan sözeder.

Bu konuda İslam dünyası ve Batı dünyasındaki anlayışları inceleyerek işe başlar.

a-Rational akıldan yola çıkanlar.

b-Grek Felsefesinden yola çıkarak İslamı anlamaya çalışanlar.

Rational akıldan yola çıkanlar insanın zihinsel süreçlerini hakikati anlama noktasında yeterli görenlerdir. Ancak hayat rationalite ile izah edilemeyecek bir çok unsur içermektedir. Rationalite dediğimiz şey bizim anlamlandırma çabamızın sadece bir yönünü ifade edebilir. Burada ne ahlaki, ne de estetik bir hakikatten sözetmemiz güçleşir. İkbal İslam dünyasında Yunan Felsefesinin girişinin manevi yaşantıda önemli sıkıntılar doğurduğunu söyler.

Kelami tartışmaların birçoğu bu anlamda dinsel yaşantının ve dinsel tecrübenin gölgede kalmasını getirmiştir.

Bir de Müslüman filozofların yunan felsefesi ekseninde ürettikleri yaklaşımlar vardır ki bu yaklaşımlar yunan felsefesinin dayanaklarını İslamın bütün boyutlarını dikkate alarak değerlendirmelerine engel olmuştur. Onlar bu çerçevede İslam’ın bütüncül bakışını yakalayamamıştır.

Akıl yolu ile tanrının ispatı çabaları da bu yanlış yönelimin bir sonucudur. Çünkü bu çabalar tanrıyı bir obje gibi algılamak ve onu salt rasyonel olarak kavramak gibi bir yanlışlığa kapı açacaktır.

c-İslam filozoflarına karşı çıkan ama çağlarının tartışmalarından kurtulamayarak onu aşamayanlar.

Özellikle Tasavvuf’un ortaya çıkışı ve Gazalinin çabaları bu noktada önemlidir.

Bütün bu yaklaşımları insandan yola çıkarak değerlendirmeyi dener İkbal.

İkbal bu anlayışların hepsinin bir sapmayı içerdiğini vurgulayarak bu konuda iki istisna isimden sözeder.Bu iki isim Gazali ve Kanttır. Bunların ilahi olanla beşeri olanın aynı hakikatin farklı uzantıları olduğunu söylemeleri noktasındaki çıkış yollarını çok önemli bulur. Ancak onları da eleştirmekten çekinmez. Düşünceye sınır çekme bağlamında vardıkları sonucu yanlış bulur.Tabiatın sonlu parçalarının birbirinden ayrı olması ile düşünceyi birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Tabiat sınırlı düşünce ise sınırsızdır.

Dini tecrübenin anlamı

İkbal ilk olarak Din ve rational düşünce arasındaki fark veya karşıtlık meselesini ele alır. Eğer bir zihniyet inşa edeceksek ilk başlama noktamız burası olmak durumundadır. Çünkü dinsel tecrübenin yönünü tespit etmede çok önemli bir noktadır bu nokta.

Evrende insanın yeri ya da insan nasıl bir varlıktır?sorusunun zemini de budur.

İnsan salt rasyonel bir varlık mıdır? Yoksa duyu üstü, ratio üstü unsurlar da insanda bir hakikat olarak var mıdır.? sorularına cevap olarak İkbal, mutlak olanın kabulü ile yola çıkar. Safsatacıları dışta tutarsak bu (mutlak) bütün bir insanlığın ürettiği her şeyde bulunan temeldir. Sorun bunun kavranma biçimindedir. Acaba ratio bunu kavramaya yeterli midir?[1]

Hakikati izah ederken felsefi tutum ve dinsel tutum gibi iki tutum bulunmaktadır. İkbale göre felsefe şüpheden yola çıkar. Bu tutum onu ya inkâra ya kabule götürür. Din ise iman ile başlar. Ancak ikbal imanın aklın karşısına konmasına karşı çıkar. İmanın salt içsel bir his olmadığının altını çizer. Ona göre akıl ve içsel tecrübenin iç içe olduğunun en önemli delili kelamcıların ve mutasavvıfların varlığıdır. Hakikat ne Kelamcıların yaptığı gibi salt akıl ile ne de Mutasavvıfların yaptığı gibi salt içsel tecrübe ile ortaya konabilir.

Din insanın kişiliğini derinden etkileyen ve onun kişiliğinin oluşmasında önemli bir fenomendir.[2]O halde sağlıklı bir din anlayışı çok önemlidir. Eğer din hedefinden saptırılırsa insanın gelişimi yanlış mecralara kayar ve zarar görür. İkbale göre bu sapmanın en önemli sebibi akılsal alan ile dinsel alanın birbirinden ayrılmasıdır. Bu iki alan birbirini tamamlar oysa. İkbalin ilk hedefi bu ayrımı sağlıklı bir zemine oturtmak ve bu çatışkı yanılsamasını ortadan kaldırmaktır. Hayatın geçiciliği ile hakikatin ebediliği birbirini tamamlayan şeylerdir birbirine karşıt şeyler değildir.[3]

İkbal bu konuda özellikle Bergson’un yaklaşımlarının altını çizer. Müslümanların bakışaçılarının Kuran eksenli olma noktasında başarılı olmadıklarını belirtir.
İslam felsefesi diye nitelenen felsefeyi yunan eksenli düşünmekten kurtulamamakla suçlar Gazalinin bunu ilk fark eden kişi olduğunu ancak yine işe şüphe ile başlayarak aslında bir yanlıştan yola çıktığını belirtir.

Oysa Kuranın amacı “Allah ve evrenle olan çok yönlü ilişkilerinin yüksek şuurunu insan ruhunda uyandırmaktır”(Dİni Düşünce s.25)

İkbal daha sonra Kuranın evren tasarımı, insan ve yaratıcı tasarımı; bilim, bilgi ve akıl tasarımını ortaya koymaya çalışır.

İçsel tecrübe evrenseldir bundan dogmalar beslenir. Yani dogmaların beslendiği yer de burasıdır. O halde insanın dinsel tecrübesini yadsımak mümkün değildir. Bunu sağlıklı bir zemine oturtmak gerekmektedir.

Dini Tecrübenin durakları

a-Tanrı

Bu tecrübenin ilk durağı Tanrıdır. ikinci durak kişi olarak insan, üçüncü durak zihniyet ve dördüncüsü zihniyetin pratize edilmesidir. (Hareket ve zihniyetin hayata egemen kılınması) İkbale göre evrensel bir hakikat anlayışının inşası için temel duraklar bunlardır. Bu unsurlar bütün bir insanlığın ortak değerleri; ortak amaçlarıdır. Ancak İkbale göre sorun bunların yorumlanma biçimindedir. Ona göre dinsel tecrübenin unsurları tarihteki kimi sosyal dini ve ideolojik yaklaşımlarla yanlış bir mecraya kaymıştır.

Maddecilik ve Ruhbani Eğilimlerin Bu duraklara bakışı

Örneğin dini tecrübenin sadece maneviyat olarak algılanması ya maddeyi hor görmeye ; ya da maneviyat ve özellikle Tanrıyı rasyonel temellerle açıklamaya varmıştır. Kişi olarak insan ya hayvan ya da melek olarak değerlendirilmiş, hareket ve eylem durağında da ya çelişki ve çatışkının hayatın temel yönelimi olduğunu iddia etmeye ya da dünyadan el etek çekerek hayata müdahale etme yetisinin insanın elinden alınmasına varmıştır. Egemenlik bağlamında hareket, bir sınıfın bir zümrenin egemenliğinin esas olduğu bir egemenlik anlayışına kapı açmıştır..

Bu yüzden insanı tek yönlü ele alan yaklaşımları aşarak geleneğe dayalı bir teoloji ve kozmoloji kurulması gerekmektedir.

Bunun için dini tecrübenin boyutlarını yeniden ele alarak değerlendirir.

b- İnsan

İslam insanın özgür bir varlık olduğunun altını çizer. bu yaklaşımla İkbal İNSANIN dünyaya günahkar gelmiş oluşu ve dünyanın sürgün yeri olduğu anlayışını eleştirdiği gibi onu tarihsel koşulların belirlediği şeklindeki materyalist kaderciliği de eleştirir. O tarihe egemen değişmez yasaların olduğunu kabul etmez. Hayatın sürekli ve dinamik olduğunu her an her şeyin olabileceği insanın özgürlüğü ile bütün zorlayıcı yasaların üstüne çıkabileceğini belirtir. Sünnetullah insanın özgürlüğü bağlamında ele alınmalıdır.

“Kimse kimsenin günah yükünü çekmez. “

İkbale göre eylem olmadan insanın gelişmesi mümkün değildir ancak bu eylemin yönü de önemlidir. Hepsi mutlak bir hakikatin gerçekleştirilmesine dönüktür.

Hareketin ilkeleri insanda vardır. İlerleme gibi sabit bir ilke olamaz. Hareketin ilkeleri yapabilme potansiyelidir. Statik hareket yoktur.

Tanrının ilim(istidlali ilim değil) ve hilkat fiili vardır. İkbalin bütün meselesi beşeri olan ile ilahi olan arasındaki üretilmiş olan ayrımı kapatmaktır.  Bu ayrımı ortadan kaldırmadan sağlıklı bir anlayışın oluşması mümkün değildir.

Bilimsel çabalar da bir ibadet olarak ele alınır ikbalde. Burada da bir bütüncül yaklaşım görmekteyiz. O ibadeti salt mistik bir ruh halini yaşamak ya da belli dinsel mekânları mesken tutmak olarak görmez. İbadeti bir hayat hamlesi olarak görür.

Hayatın uzağında dünyadan uzaklaşmayı öneren ve insanı küçümseyen bir Tanrı tasarımının insanoğlunun yanlış yerlere savrulmasını getirdiğini görmüştür İnsanı alçalttıkça maddeyi küçümsedikçe tanrıyı yücelttiğini zanneden eğilimin insanları bütün bir insani gelenekten nasıl kopardığını fark etmiştir. Bu yüzden öncelikle yapılması gerekenin doğru bir teolojinin kurulması olduğunu vurgulamıştır. O bu anlayışını panenteizm diye nitelenen bir yaklaşım ile gerçekleştirmeye çalışmıştır. Panenteizmle insanlığın karşıt yerlere savrulduğu birçok karşıtlığın çözümleneceğini düşünmüş ve bu anlayışın Kuran eksenli bir teoloji olduğunu belirtmiştir.

c-Zihniyet ve zihniyetin pratize edilmesi (Hareket) Doğru bir eylem

Doğru bir eylem için sağlıklı bir cosmos tasarımının olması lazımdır.

Bu yüzden İkbal yaratma filinden sözeder. Yaratma ile yaratılanın aynı şey olduğunu belirten anlayışı önemli bulur.

İkbal pan-enteizmle(süreç teolojisi) aslında madde mi ruh mu, tanrı mı, insan mı din mi, akıl mı gibi tartışmaların ötesine çıkmak istemektedir. Batı düşüncesine egemen olan önemli bir sapmayı çözme noktasında dikkate değer yaklaşımlarda bulunur ki bu meseleler Zaman ve Hareket meselesidir.

İlerleme düşüncesi olarak öne çıkan ve zamanın belirleyiciliği bağlamında tarihin sürekli ilerlediğini savunan anlayışların çok yüzeysel olduğunu zaman ve hareket kavramlarını irdeleyerek ortaya koymaya çalışır. Çünkü eğer ilerleme kemal değil de her zaman sürekli değişim anlamına geliyorsa o zaman bizim belli bir hakikatten sözetmemiz imkânsız hale gelecektir.

Evrim ile kader arasında ayrım yapar. Tarihin değişmez yasaları olduğunu kabul etmez. Ama tanrının evrenin kaderini tayin etmesinin evrene her zaman müdahale etmesi anlamına geldiğini vurgular. Evrenin kaderini tayin etmek ona belli yasalar ihdas ederek doğru bir işleyiş sağlamak tanrının yaptığı bir iştir ve bu da Sünnetullah olarak öne çıkmaktadır. Önceden belirlenmiş iyiden kötüye giden bir tarih tasarımına karşı daha dinamik ve aktif bir tarihsel anlayış geliştirir. Ona göre Sünnetullah bize daima dinamizm kazandıran bir anlayıştır. İnsanın özgürlük alanını kabul eden bir anlayıştır. Tarihin zorunlu yasalarının olduğu anlayışı insanın özgürlüğünü yadsıyan, mutlak bir hakikatin olduğunu yadsıyan ve insanı kaderci olmaya iten önemli bir yanlış yargıdır. Sünnetullah tarihin zorunlu yasaları olması değil, hayata egemen yasaların olduğu anlayışıdır. Bu yasaları insan ne kadar fark ederse o kadar mutlu ve sağlıklı olur. Bu yasalar değişmez ilkelerden yola çıkar.[4]

İkbal ne ilerleme ne de gerileme gibi kavramlara itibar etmeden geçmiş şimdi ve geleceğin bir olduğu yaklaşımında bulunur. Böylelikle kıdem hudus (öncelik sonralık gibi) İslam dünyasını kısır tartışmaların içine çeken yaklaşımları da çözmeyi amaçlar.

Bütün bozulmaların temelinde İlke olarak bilinen tanrı tasarımının bozulmasının olduğunu anladığından ilk yaptığı şey Kur’an eksenli bir sağlam teoloji kurmayı denemektir.

Bütün peygamberlerin ilk yaptıkları da bu değil miydi? Onlar ilk olarak doğru bir teleoloji kurmanın uğraşını verdiler. İlkeye dikkat çektiler. İlke neydi peki.

“Bir şeyin kendisinden hareket etmeye başlayan ilk noktası…[5]Bir şeyin bilgisinin kendinde başladığı şeye bu şeyin ilkesi denir”[6] Sebep de ilkedir. O halde Tanrı bir sebepse ilke olmak durumundadır. İlke olan ilke olmayanın kaynağı olmak durumundadır. Bütün yaşam pratiğinin bir temel sahibi olduğu göz önüne alınırsa sorunumuz ilkenin olup olmaması değil ilkenin ölçü olmaktan çıkarılması sorunudur. İlke ilke olmaktan çıkarıldığında zihinsel bir bozulmanın başlaması kaçınılmaz olacaktır.

Bu durum belli bir zümrenin ilkeyi belirlemesi ve kendi çizdiği alanı ilke olarak dayatması ve insanlar üzerinde egemenlik kurmasına kapı açacaktır.

O halde dayanılan nokta çok önemlidir.

İlkenin insansal olması dünyevi olması bu dünya ile sınırlı olması ilkenin yozlaşması insana göre biçimlenmesi zaman ve şartlara uygun olması anlamına gelecektir ki burada bir asl ve ilkeden sözetmek zorlaşacaktır. Bu noktada ne doğru ne yanlış ne iyi ne de kötü bulunacaktır. Bu durum insanın belli şartlar içinde ürettiklerinin belirleyici olduğu bir anlayışı ortaya koyacaktır ki bu da insanın insan üzerinde tahakkümüne kapı açacak; her türlü kötüyü meşru görmeye zemin hazırlayacaktır.[7]

Akılın zamana dışarıdan baktığını söyler.[8] Aklın hayatı kavramada başarılı olabilmesi için eyleme geçmesi gerektiğini vurguluyor.

c-Zihniyetin hayata egemen kılınması

Dini tecrübenin bütün bir dünyaya egemen kılınması gerekmektedir. Bu yüzden tevhid maddeyi hor görmeden ilahi olanın maddede gerçekleştiğini savunur. Peygamberi tavırla mistik tavır arasındaki fark budur. O teorik tartışmalardan ya da dünyadan uzaklaşmayı seçen mistik bir anlayıştan uzak bir tavırdır.

Bilginin kaynağı sadece dini tecrübe değil aynı zamanda doğa ve tarihtir de. Bunların hepsi insanın dini tecrübesinin yönünü ortaya koymada önemli gerçeklerdir.

Sonuç

İkbalin bütün yapmak istediği modern çağda bütüncül, evrensel bir zihniyetin inşasını sağlamaktır. İnsanlığın sorunlarının çözümü üçüncü yoldadır.

Bu üçüncü yol insanlık tarihinden beri insanlığın ortak değerlerini temsil eden Gelenek (ya da İslam’dır.)

İkbal bu bağlamda insanın tanrı ile, insanın kendisi ile, insanın insan ile, insanın evren ile, insanın toplum ile ve insanın devlet ile ilişkisini bütüncül bir bakış ile ele almayı gerekli görür.

O halde Müslüman çağın problemlerine cevap verecek tek insandır. Ama Müslüman’ın öncelikle çağın zihniyetini yaşadığı coğrafyayı hangi kültür dünyasına ait olduğunu ve kendisine din olarak gelen anlayışların insanlığın ortak birikimi ile ilişkisinin nasıl olduğunu tespit etmesi gerektiğini söyler.

 Bu yüzden sağlam bir teoloji ve kozmolojiye ihtiyaç bulunmaktadır. Bunun yolu da Kurana dönüş ile gerçekleşecektir.

İkbale göre Kur’anı çağın zihniyetini tanıyarak okumayı seçmek gerekmektedir.

Kuranın insanlığı diriltme noktasındaki buyruğu[9] bizim kalkış noktamız olmalıdır. Bu bize bütüncül bir insan anlayışı sunar. İslam’ın anlaşılması için bugünün insanının müspet şeyleri bulmaya yatkın aklının dikkate alınmasını ve bu akla hitap edecek metodun bulunmasını amaç edinir. Şeriati de bir konuşmasında “çağın bilimlerini öğrenin ve orada bulamadığınız zaman Kurana gelin” diyerek öncelikle çağa egemen zihniyetin anlaşılmasının önemini belirtir. Mehmet Akif Ersoy da “doğrudan doğruya Kurandan alarak ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz Kuranı diyerek aynı çizginin önemine dikkat çeker. Burada İkbal İslamı çağın algısına uydurmaktan değil (ki bu her dönemde görebildiğimiz bir sapma bir tahriftir)çağın algısına sunmayı önerir.

Kurana dönüşün tarihsel dinsel ve siyasi tartışmaların ötesine geçerek yeniden ele alınmasını savunur Bu bağlamda o bir ihyacıdır.

Gazalinin İhya ile yapmak istediği şeyi “rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et”[10] şeklindeki ayetin ışığında benimsemiş görünmektedir.

Bu bağlamda İkbalin bu çabasının üç kavramla izah etmekte sakınca yoktur. Bunlar İhya, Tecdid ve Aydınlanma kavramlarıdır.

İhya Kurana dönüşle gerçekleşecek bir arınma ve arındırma sürecidir.

Tecdid bu arındırma sürecinin toplumsal yenileşmeye kapı açmasıdır. Tecdidden kastettiğimiz budur.

Aydınlanma ise Akla ve gerçekliğe dönüş olarak anlaşılmalıdır. Kendi gerçekliğinden kopuk tarihsel bir anlayışa mahkûm olmadan çağın meselelerini irdelemenin adı olarak aydınlamadan sözediyoruz. İkbalin Gazaliden ayrıldığı nokta da burasıdır. Gazalinin akla sınır çizmesinin bir başka yanlışa kapı açacağını hissetmiştir. Metafizik alan ile fizik alanın birbirinden ayrılması önemli bir yanlıştır.

O halde çağın zihniyeti tanımak, İlahi çağrıyı tanımak, Yaşanan toplumu tanımak gibi önemli bir borcu vardır insanların. İkbal Batı düşüncesinin kendi dışına çıkamadığını çıkma çabalarının olduğunu ama çıkamadığını tespit etmektedir.

İkbal Batı karşıtı değildir. Onun yapmak istediği Batıda da doğu da geleneğin dayandığı aslı bularak bu asıl üzerinden bütün insanların buluştuğu ortak bir zihniyete ulaşmaktır.

İkbal Batı karşıtı değildir. Onun yapmak istediği Batıda da doğu da geleneğin dayandığı aslı bularak bu asıl üzerinden bütün insanların buluştuğu ortak bir zihniyete ulaşmaktır.

**Bu yazı Muhammed İkbal konulu sempozyumda sunulmuştur.. University of Sistan and Baluchestan (İran)


[1] Ratio tabirini özellikle seçtiğimi belirtmek isterim. Akıl çok kapsamlı ve derin bir kavramdır.

[2] -Burada biz her türlü hakikat çağrısının bir din olduğunu bilmek durumundayız. Begoviç Din ile İslamı ayırır. Din derken ruhbanlığı kasteder.

[3] -İkballe Hegel ilişkilendirmesini de bu noktada çok yanlış buluyorum. İkbal ile Hegelyen anlayış taban tabana zıt anlayışlardır. Hegel Mevlana’yı okumuştur ama biraz tersinden okumuştur sanırım. Mevlana’nın evrendeki zıtlıkların Tanrının anlaşılması için var olduğunu söylemesine karşın Hegel Evrendeki zıtlığı çatışma olarak ele almıştır. Varlık ve yokluk aynıdır derken Mevlana bunun tanrısal açıdan ele alırken Hegel bunu bir çatışkı olarak ve Aristoteles felsefesini yıkmak için kullanmayı denemiştir. Hegel Tanrıyı bile bir çatışkının öznesi haline getirmiş onu evrene atmıştır. İkbalin bu yaklaşımlarla uzaktan yakından alakası bulunmamaktadır. İkbalin hegel ilgisi sanırım Mevlana dolayımında olmuş ancak o Mevlana’da karar kılmıştır.

[4] Suyun kaldırma kuvveti genel anlamda değişmez. Bu yasayı fark ederek insan sal gemi transatlantik yapabilir. Ancak eğer zorunlu bir ilerleme yasası olsaydı suyun kaldırma kuvvetinden değil, suyun kaldırma kuvvetinin hangi aşamada olduğundan sözedecektik

[5]-Aristoteles, Metafizik, Ahmet Arslan, s.234

[6]-Aristoteles, a.g.e, s.235

[7] Burada Hegeli hatırlayabiliriz. Ancak İkbalin nasıl Hegelden etkilendiği iddiasında bulunulmaktadır onu anlamakta zorluk çekmekteyim.

[8] -Hegel Aklın zamanda kendini açığa vurduğu söylüyor. İlerleme fikrine inanıyor.

[9] Lokman(31)/28

[10] Nahl-125

Bir yanıt yazın