İslamcılığın Kemalizm’e Yenilgisi mi, Devlet Aklına Eklemlenmesi mi?

0
ata

Mehmet Metiner’in “Kemalizm’in İslamcılığa galip geldiği, İslamcıların Kemalizm’e yenik düştüğü” yönündeki tespiti bana göre esasen ideolojik bir dönüşümün değil, sosyal koşulların ve iktidar ilişkilerinin belirleyiciliğinin sonucudur. Çünkü elinde hiçbir şey olmayan, dışlanmış ve güçsüz konumda bulunan gruplar çoğu zaman daha devrimci, daha pazarlıksız ve daha radikal bir dil kurarlar; fakat güç ve iktidar elde edildiğinde aynı aktörlerin muhafazakârlaşması, devlet reflekslerine yaklaşması ve koruyucu-devletçi bir çizgiye kayması neredeyse yapısal bir eğilimdir. Burada tartışılan mesele Kemalizm’in veya İslam’ın hakikatinden ziyade, “kır Müslümanlığı”, “acıların çocuğu” imgesiyle kurulan mağduriyet dünyasının iktidar sarhoşluğu içinde biçim değiştirmesidir. Egemen paradigma Kemalizm ise, devletin dili ve refleksleri de doğal olarak Kemalist form üzerinden işleyecektir. Dolayısıyla ortada sahici bir ideolojik evrilmeden çok, koşullara bağlı bir rol değişimi vardır; hatta bunu “ahlaki çürüme” diye adlandırmak bile yanıltıcıdır, çünkü yoksulluk ve güçsüzlük içindeki pazarlıksızlık çoğu zaman bilinçli bir ahlaki tercih değil, başka seçenek bırakmayan zorunlu bir pozisyondur. O halde görünen şey, değerlerin çürümesi değil, iktidarın el değiştirmesiyle birlikte söylemin ve tutumun kalıp değiştirmesidir.

Bu süreci ideolojik bir yenilgi ya da fikrî bir teslimiyet olarak okumak yerine, daha doğru olan onu bir iktidar alanına girişin zorunlu mantığı olarak kavramaktır. Bourdieu’nün ifadesiyle, siyasal alan kendi kurallarını dayatır: Bu alana giren aktörler, başlangıçta taşıdıkları “saf” ya da “pazarlıksız” söylemi koruyamazlar; çünkü iktidar artık bir inanç meselesi değil, bir sermaye biriktirme, konum koruma ve yeniden üretim meselesine dönüşür. Yani başlangıçtaki devrimci dil, çoğu zaman bir ahlaki üstünlüğün değil, alan dışılığın ve güçsüzlüğün ürettiği zorunlu bir pozisyonun ifadesidir. Güç elde edildiğinde ise artık başka bir habitus devreye girer: Devleti karşısına alan değil, devletin reflekslerini içselleştiren bir habitus.
Bu noktada İbn Haldun’un tahlili neredeyse birebir işler: Asabiyet, yani kenardaki dayanışma ve mücadele enerjisi, iktidarı ele geçirince “mülk”e dönüşür; mülk ise doğası gereği koruyucudur, merkezileştiricidir, düzen kurucudur. Böylece başlangıçtaki hareket, kendi karşıtı olan devlet aklına benzemeye başlar. Bu, bir ideolojik ihanet değil, iktidarın mantığıdır: İktidar, taşıyıcılarını dönüştürür; çünkü iktidar artık sadece bir araç değil, başlı başına bir yaşam tarzı, bir refleks, bir dünya kurma biçimidir.
Dolayısıyla Metiner’in “Kemalizm galip geldi” dediği yerde aslında galip gelen Kemalizm değil, devletin kendisi, daha doğrusu devletin egemen paradigmasıdır. Türkiye’de devletin dili tarihsel olarak Kemalist form üzerinden kurulduğu için, iktidarı devralanlar ister istemez o formun içine yerleşirler. Bu nedenle mesele İslamcılığın Kemalizm’e yenilmesi değil, taşranın ve mağduriyetin iktidara taşındığında merkezin diline tercüme edilmesidir. Burada ideolojik bir evrilmeden çok, iktidarın zorunlu kıldığı bir biçim değişimi söz konusudur.
Ve belki daha sert ama daha doğru bir ifade şudur: Ortada “çürüme” değil, zaten baştan itibaren koşullara bağlı kurulmuş bir söylemin, koşullar değişince başka bir söyleme evrilmesi vardır. Yoksulluk içinde devrimci olmak çoğu zaman bir fazilet değil, bir zorunluluktur; iktidar içinde muhafazakârlaşmak da çoğu zaman bir tercihten çok, iktidarın kendini koruma refleksidir.

Bir dönüşümden sözedeceksek burada üç esas belirleyicidir bana göre:

1.Devlet Aklı: Güç devşirenin Dönüşümü
İslamcılığın yaşadığı şey çoğu zaman Kemalizm’e ideolojik bir yenilgi değil, devlet aklına eklemlenme sürecidir. Devlet, kendi sürekliliğini korumak için aktörlerinden belirli refleksler talep eder: güvenlik, merkezileşme, disiplin, kontrol, beka dili… İktidara gelen hareket, başlangıçtaki eleştirel ve dışarıdan dili sürdüremez; çünkü artık “muhalif” değil, “muhafız” konumundadır. Bu yüzden dönüşen şey fikir değil, devletin mantığıdır: iktidar, taşıyıcısını kendi formuna sokar.
2.Taşranın Merkeze Yürüyüşü: Kır Müslümanlığından Bürokratikleşmeye
Burada esas kırılma, “İslam” ile “Kemalizm” arasında değil, taşra kültürünün merkeze taşınması arasındadır. Kır Müslümanlığı daha sade, daha cemaatçi, daha acıya yaslanan bir varoluş dili üretir. Ancak şehirleşme, kurumlaşma ve iktidar, bu dili dönüştürür: mağduriyet söylemi yerini yönetme diline bırakır. Taşra merkeze yürüdüğünde, kendisi merkezileşir; böylece başlangıçtaki safiyet değil, bürokratikleşme ve sınıfsallaşma belirleyici olur.
3.Ahlak–Siyaset Ayrımı: İdeolojik Değil, Karakter ve İktidar Sorunu
Bu süreci “ideolojik evrilme” diye okumak yanıltıcıdır; çünkü ortada çoğu zaman bilinçli bir doktrin değişimi değil, iktidarın ahlaki sınavı vardır. Güçsüzken pazarlıksız görünmek bir fazilet değil, bazen zorunluluktur; iktidar elde edilince pazarlık kaçınılmaz hale gelir. Bu yüzden mesele “çürüme” de değildir; çünkü çürüme, önceden sağlam bir ahlaki temeli varsayar. Burada daha çok, koşulların değişmesiyle söylemin ve rolün kalıp değiştirmesi söz konusudur.
Metiner’in “Kemalizm galip geldi” dediği yerde aslında galip gelen Kemalizm değil; devlet aklı, merkezin dili ve iktidarın dönüştürücü mantığıdır.

Bu, Türkiye’de İslamcılığın hikâyesi değil, Modern devletin bütün hareketleri dönüştürme hikâyesidir.

Katı Olan Her Şey Buharlaşır mı?

Ne var ki, “katı olan her şey buharlaşır” formülünü Marx’ın yaptığı gibi mutlak ve kaçınılmaz bir tarih yasası olarak okumak da yanıltıcıdır. Modernliğin ve iktidarın dönüştürücü gücü inkâr edilemez; fakat bu dönüşüm insan doğasını bütünüyle belirleyen fatalist bir kader değildir. İnsan yalnızca koşulların ürünü olan pasif bir varlık değil, aynı zamanda koşulları aşabilen, kendini disipline edebilen ve iktidarın diline teslim olmadan da var olabilen ahlaki bir özne olma imkânına sahiptir. Dolayısıyla mesele, iktidarın kaçınılmaz olarak herkesi aynı kalıba sokması değil; iktidar alanının baskısına rağmen buharlaşmayan bir etik çekirdeği, bir iç mesafeyi koruyabilmenin mümkün olup olmadığıdır. Asıl soru, dönüşümün zorunluluğu değil, insanın bu zorunluluk karşısında ne ölçüde direnebileceğidir.

Cevheri Hareket 

Bu noktada tartışmayı yalnızca Türkiye’deki İslami hareketle sınırlamak da doğru değildir; mesele daha genel olarak modern dönemde ortaya çıkan bütün ideolojik hareketliliklerin hangi kaynaktan beslendiği sorusudur. Bir hareket, adalet, hukuk ve zulme karşı duruşu yalnızca yoksul olduğu için, dışlandığı için, merkezin dışında kaldığı için mi sergiler; yoksa bu tavır, koşulları aşabilen insani ve ahlaki bir özden, herkes için geçerli bir adalet fikrinden mi kaynaklanır? Dışarıdan bakıldığında direniş gibi görünen şey, çoğu zaman yalnızca içinde bulunulan duruma verilen doğal bir tepkiden ibaret olabilir; tepki vermek ise sadece insana özgü değildir, hayvan da tepki verir. İnsani olan, koşullar değiştiğinde de ayakta kalabilen, sadece kendisi için değil herkes için adalet talep eden ilkesel bir duruştur. Eğer bir hareketin karşı çıkışı kendi özündeki ahlaki cevherden değil de yalnızca sosyal konumunun ürettiği zorunlu tepkisellikten besleniyorsa, koşullar ortadan kalktığında direniş de ortadan kalkar. Nitekim Türkiye’de ve dünyada özellikle 19. yüzyıldan sonra yükselen ideolojik kamplaşmaların büyük kısmı, çoğu zaman insani ve ahlaki bir temelden ziyade koşulların ürettiği pozisyonlardan beslenmiştir. Bu yüzden burada bir yenilgiden ya da teslimiyetten söz etmek yanıltıcıdır: Kimse bir yere mağlup olmaz; sadece elde edemediklerini elde eder ve süreç kapanır. Çünkü ortada koşullar değişince buharlaşan bir tepki vardır; koşulları aşan bir ahlaki duruş değil.

O halde buradan çıkarılacak sonuç nedir? Sonuç şudur: Asıl mesele, İslami olanın ya da genel anlamda ahlaki bir hareketin, yoksulluğun, köylülüğün, dışlanmışlığın ve mağduriyetin ürettiği tepkisel bir pozisyona indirgenmeden, saf insani olana yaslanan bir adalet ve erdem duruşunu nasıl inşa edebileceğimizdir. Çünkü öbür türlüsü çoğu zaman yalnızca yakınmakla sınırlı kalır: “Biz şuradan şuraya geldik, buradan buraya savrulduk…” Oysa mesele bir döküm çıkarmak değil, bir sağlamaya gitmektir: Hangi tedbirle, hangi eğitimle, hangi ahlaki formasyonla koşulları aşabilen bir insan tipi ortaya koyabiliriz? Bir medeniyet taşıyıcısı olarak biz sadece direnen, sadece savaşan bir özne değil; gittiği yere adalet, hikmet ve anlam götürebilen bir insan olmak zorundayız. Bu yüzden asıl konuşmamız gereken, bir müfredat ekseninde, tepkiyle değil ilkeyle yaşayan, iktidar değişince buharlaşmayan bir ahlaki çekirdeği koruyabilen “kâmil insan” ufkudur. Yoksulluk ortadan kalkınca devrimciliği de ortadan kalkan hareketler değil; koşullar değişse bile adalet talebini sürdürebilen insani bir duruş istiyoruz. Konunun özü budur.

Bir yanıt yazın