08aaddd7-3463-45c9-b3df-3c49c35036e8

Kamu malı, toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak, kamu hizmetlerini yürütmek ve insanların refahını sağlamak amacıyla oluşturulan ortak servettir. Devletin bütçesi, vergi gelirleri, kamu kurumlarının araçları, binaları, iş makineleri, doğal kaynakları ve diğer bütün kamusal imkânlar bu kapsamdadır. Dolayısıyla kamu malı, herhangi bir yöneticinin, memurun veya siyasi makam sahibinin şahsî mülkü değil, bütün toplumun ortak emanetidir. İslâm’ın ekonomik ve ahlâkî ilkeleri açısından kamu malının korunması, yalnızca hukuki bir yükümlülük değil, aynı zamanda dinî ve vicdanî bir sorumluluktur. Çünkü kamu malına zarar vermek, onu şahsî çıkarlar doğrultusunda kullanmak veya kamu kaynaklarını israf etmek, sadece devlete karşı işlenmiş bir yanlış değildir; aynı zamanda toplumun bütün fertlerinin hakkına tecavüzdür. Bu; emanete ihanet, kul hakkı, haksız kazanç, israf ve adaletsizlik gibi birçok ahlâkî problemin kesiştiği önemli bir meseledir.

İslâm’ın temel ahlâk ilkelerinden biri emanete riayet etmektir. Emanet, yalnızca bir kişinin başka bir kişiye bıraktığı malı korumak anlamına gelmez. Yetki, makam, sorumluluk ve kamu kaynakları da emanet kapsamındadır. “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58). Bir kamu görevlisinin kendisine tahsis edilen aracı şahsî işlerinde kullanması, kurumun imkânlarını kendi çıkarına yönlendirmesi, kamu kaynaklarını yakınlarına veya belirli kişilere ayrıcalık sağlamak için kullanması bu emanet anlayışıyla bağdaşmaz. Kamu görevinde bulunmak, kişiye toplumun kaynakları üzerinde sınırsız tasarruf hakkı vermez. Aksine ona daha ağır bir sorumluluk yükler.

Kur’an’da kamu malına ihanetin önemli örneklerinden biri olan gulûl kavramına dikkat çekilmektedir. Gulûl, özellikle savaş ganimetlerinden hak sahibi olmadan gizlice mal edinmek anlamında kullanılmıştır. Bununla birlikte kavramın ortaya koyduğu temel ahlâk ilkesi, ortak hakka ihanet edilmemesidir. “Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz olarak verilir ve kimseye haksızlık edilmez.” (Âl-i İmrân, 3/161). Hz. Peygamber’in kamu görevlilerinin görevleri sırasında elde ettikleri malları şahsî kazanç gibi görmelerini engelleyen uygulamaları da bu konuda son derece önemlidir. Nitekim Hz. Peygamber, zekât toplamakla görevlendirdiği bir kişinin görev dönüşünde, “Bu sizin, şu da bana hediye edildi.” demesi üzerine şöyle buyurmuştur. “Babası veya annesinin evinde otursaydı, kendisine hediye verilip verilmeyeceğine baksaydı ya!. (Buhârî, Hibe, 17; Müslim, İmâre, 26). Bu hadis, kamu görevlisinin makamı ve görevi sayesinde elde ettiği şahsî menfaatlerin meşruiyetini sorgulamakta ve görev kaynaklı çıkar ilişkilerine karşı önemli bir ilke ortaya koymaktadır.

Kamu kaynaklarını gereksiz yere harcamak, verimsiz projelere yönlendirmek, ihtiyaç olmadığı hâlde lüks tüketim yapmak ve kamu imkânlarını ölçüsüz kullanmak da önemli bir sorumluluk problemidir. “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31). Bir başka ayette ise; “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ, 17/27). İsraf yasağı yalnızca bireysel tüketimle sınırlı değildir. Kamu yönetiminde de kaynakların ölçülü, verimli ve toplumun ihtiyaçlarına uygun biçimde kullanılması gerekir. Örneğin; ihtiyaç olmadığı hâlde lüks kamu binaları yapmak, kamu araçlarını gereksiz yere kullanmak, kamu bütçesini gösteriş ve itibara yönelik harcamalara ayırmak, tamamlanmayacağı bilinen projelere kaynak aktarmak, kamu kurumlarında enerji, su ve malzemeyi bilinçsizce tüketmek, aynaklarının korunması bakımından ciddi sorunlardır. Kamu malının kötüye kullanılmasının önemli biçimlerinden biri de kamu yetkisinin şahsî veya grupsal çıkarlara alet edilmesidir. Bir kamu görevlisinin görevini yerine getirmek için rüşvet alması, ihale süreçlerini belirli kişilerin lehine düzenlemesi, yakınlarını hak etmedikleri makamlara getirmesi veya kamu kaynaklarını belirli çevrelere aktarması adalet ilkesini zedeler. “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları yöneticilere aktarmayın.” (Bakara, 2/188). Bir makamı hak etmeyen kişiye vermek, kamu ihalesini çıkar karşılığında yönlendirmek, hak sahibinin hakkını engellemek ve kamu hizmetlerini şahsî menfaat karşılığında yürütmek de bu ahlâkî sorunun farklı görünümleridir. Kayırmacılık ise liyakati ortadan kaldırarak kamu kurumlarının verimliliğine ve toplumsal güvene zarar verir.

Kamu malına yönelik ihlallerin en önemli boyutlarından biri kul hakkıdır. Bireysel bir hırsızlıkta zarar gören kişi veya kişiler bellidir. Ancak kamu malına zarar verildiğinde bu zarar toplumun tamamına veya toplumun belirli kesimlerine yayılabilir. Örneğin kamu bütçesinden haksız yere alınan bir miktar para, hastanelere, okullara, yollara, sosyal yardımlara veya başka kamu hizmetlerine ayrılabilecek bir kaynağın eksilmesi demektir. Dolayısıyla kamu malını kötüye kullanan kişi, yalnızca bir kurumun bütçesine zarar vermemekte; o hizmetten yararlanma hakkı bulunan insanların da hakkını ihlal etmektedir. “Her hak sahibine hakkını veriniz.” (Buhârî, Vesâyâ, 6; Müslim, Müsâkât, 33). Bu anlayışa göre kamu malını korumak, toplumun ortak hakkını korumaktır. Kamu kaynaklarının haksız kullanımı ise özellikle yoksulların, çocukların, yaşlıların ve dezavantajlı kesimlerin hak kaybına uğramasına yol açabilir. İslâm’a göre yöneticilik ve kamu görevi bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Makam, insanın kendisini diğer insanlardan üstün görmesine değil, topluma daha fazla hizmet etmesine vesile olmalıdır. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâre, 20).

Kamu malının kötüye kullanılması yalnızca ekonomik kayıplara yol açmaz. Aynı zamanda toplumun ahlâkî ve sosyal yapısını da bozar ve birçok soruna sebep olur. Ekonomik adaletsizlik: Kamu kaynaklarının belirli kişi ve grupların çıkarına aktarılması, gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirir. Toplumsal güvenin kaybolması: Kamu görevlilerinin ortak kaynakları kötüye kullandığı düşüncesi, vatandaşların devlete ve kurumlara olan güvenini zayıflatır. Liyakat sisteminin bozulması: Kayırmacılık, ehil insanların görevlerden uzaklaşmasına ve kamu hizmetlerinin kalitesinin düşmesine neden olur. Yoksulluğun derinleşmesi: Kamu kaynaklarının amaç dışı kullanılması, eğitim, sağlık, barınma ve sosyal yardım gibi hizmetlere ayrılabilecek imkânları azaltır. Ahlâkî yozlaşma: Kamu malına yönelik ihlallerin normalleşmesi, toplumda haksız kazancın meşru görüldüğü bir anlayışın gelişmesine zemin hazırlar. Bu nedenle kamu malının korunması, yalnızca mali denetim meselesi değil, aynı zamanda toplumsal adaletin ve ahlâkî düzenin korunması meselesidir.

İslâm’ın emanet ve adalet ilkeleri, kamu yönetiminde hesap verebilirliği gerekli kılar. Kamu kaynaklarını kullanan herkes, bu kaynakları hangi amaçla ve nasıl kullandığını açıklayabilmelidir. Kamu harcamalarının denetlenmesi, ihale süreçlerinin şeffaf yürütülmesi ve usulsüzlüklerin soruşturulması, ortak hakkın korunmasının gereğidir. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…” (Nisâ, 4/59). Bu ayet, yönetim ve otorite ilişkisini Allah’a ve Rasulü’ne itaat çerçevesinde ele alır. Dolayısıyla yöneticilere itaat, adalet ve ahlâk ilkelerinden bağımsız, sınırsız bir bağlılık ve itaat anlamına gelmez. Kamu yönetiminde denetim, şeffaflık, liyakat ve hukukun üstünlüğü bu açıdan vazgeçilmezdir.

İslâm’ın kamu malına ilişkin yaklaşımı, emanet, adalet, dürüstlük ve kul hakkı ilkelerine dayanmaktadır. Kamu malı, yöneticilerin veya kamu görevlilerinin şahsî tasarruf alanı değil, toplumun ortak hakkıdır. Bu nedenle kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, yalnızca ekonomik bir usulsüzlük değil, aynı zamanda ağır bir ahlâkî ve dinî sorumluluktur. Bir toplumda kamu malına saygı yoksa, orada adaletin ve güvenin yerleşmesi de güçleşir. Kamu kaynaklarının korunmadığı, makamların şahsî çıkarlara dönüştürüldüğü ve ortak servetin belirli çevrelere aktarıldığı bir düzende sosyal adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki kamu malından haksız yere alınan her kuruş, toplumun ortak hakkından eksiltilmiş bir paydır. Bir hastanın tedavisinden, bir öğrencinin eğitiminden, bir yoksulun yardımından veya toplumun geleceğine yapılacak bir yatırımdan çalınmış olabilir. Bu sebeple kamu malını korumak yalnızca devletin denetim kurumlarının değil, yöneticiden memura, iş adamından vatandaşa kadar herkesin sorumluluğudur. İslâm ahlâkı açısından gerçek dürüstlük, yalnızca kendi malına sahip çıkmak değil, başkasının ve toplumun malını da kendi malı gibi koruyabilmektir. Çünkü kamu malına ihanet, toplumun emanetine ihanettir.

About The Author

Bir yanıt yazın