KELÂM KARŞISINDA TUTULUR DİLİM
Dille hayat arasında sadece bağlantı değil bir iç içelik varsa, konuşma, sadece dilin değil, tüm kültürel boyutlarıyla hayatın yatağıdır. Dil o yataktan akarak taze, diri, canlı kalır. Bilgi, duyuş, düşünüş, kavrayış, estetik yönü canlı dünyanın dili de duyuş, düşünüş, kavrayış, estetik yönüyle canlı olur. Yine de soralım; dil mi zenginleşince hayat zenginleşir yoksa hayat mı zenginleşince dil zenginleşir?
Dünyaca ünlü Çin Filozofu Konfüçyüs’e sormuşlar:
“Bir memleketi yönetmeye kalkışsanız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?”
Büyük filozof şöyle cevap vermiş:
“Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle başlardım.”
Dinleyenlerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerine devam etmiş:
“Dil kusurlu olunca sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yöne sapar. Adalet yanlış yöne saparsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”(1) Konfüçyüs dilin düzenli işleyiş ve yüceliş için vazgeçilmez önemini çok iyi kavramıştır. Anlaşılıyor ki filozof en azından nesnel hayat için dili, ‘her şeyi değiştiren bir şey’ olarak değerlendirmektedir. Önerisiyle, toplumu yaratılışla birlikte var olduğunu söylememizde bir sakınca olmayan özgün ayarlarına döndürmenin çok esaslı yolunu bulmuştur. Fark etmek için ince bir dikkate gerek bırakmayan açıklıkta O, kelimelerin anlamlarının olumlu olumsuz olduğunu tartışmıyor. Özet bir ifadeyle, hayata hükmetme kudretinin olması halinde, kelimeleri kendi anlamlarına kavuşturmayı arzuluyor. Burada özelde kelimeler genelde dil üzerinden, hayat ve varlıkla doğrudan bir ilişki düzeni ortaya konmaktadır. Mübarek insan demek ki, bugün anlam kirliliği veya kavram karmaşası diye ifade ettiğimiz bulanıklıktan çok çekmiş.
Bulanıklık sahih düşünceye ulaşmamızı zorlaştırır. Zaten sahih düşünceye ulaşma çabamızı gerekli kılan, dilde veya düşüncede yaşadığımız bulanıklıktır. Bulanıklık içinde iyi kötüye, çirkin güzele, haklı haksıza karışabiliyor dahası yer değiştirebiliyor. Bu tam karşılığıyla bir zulümdür. Kelimeleri kendi özgün anlamlarından öksüz bırakmak, taşıdıkları anlam, incelik ve derinliklerle birlikte anlamı bozmaktır. Bir toplumun anlam dünyasını yıkmak istiyorsanız dilini bozunuz! Ne kötü bir zulüm, ne zalim bir kötülük! Hiçbir kelimenin kendi anlamını taşımadığı yerde yaşanan zihni kaosu, hayattaki karışıklığı düşünebiliyor musunuz? Kim neye göre nasıl konuşacak, kim neyi neye göre anlayacak? Bugün bu sıkıntıyı fazlasıyla yaşadığımız için anlamsızlık zihnimizin ve hayatın tam orta yerinde saltanat sürüyor değil midir? Filozof oldukça haklıdır. Bir anlamda düşünmek, kelimeleri yerli yerine koymak, kendi anlamlarıyla buluşturmak demektir. O nedenle dil ve dilin doğru kullanımı çok önemlidir.
Antik dönemlerde gramer ve retoriğe çok önem verilmesinin en önemli sebeplerinin başında en üst idea olarak anlama yani logos’a verilen önem olmalıdır. Tarz ve içeriğiyle hayata canlı katılan bu iki bilgi, ‘diyalektik’le üçlü bir sistem veya program oluşturuyordu. Bunlardan biri veya diğerinin olmayışı diğerinin de olamayacağı demekti. Retorik yani konuşma ile sadece dil canlı kalmıyor, canlanmıyor ayrıca dil ve varlıkla birlikte felsefe canlanıyordu. İlave temel derslerle birlikte bu üçleme, modern zamanların başlangıcına kadar sürdü. Retorik yani güzel, etkili, tutarlı ve hikmete dönük konuşma en saygın derslerden biriydi. Aristotales’i temel aldığı kendi dizgesini 1150’de sergileyen Gunsivaldo, Beleğat’ı üstün sanatlar arasında zikreder. Bu başlık altında poetika, gramer ve retoriği anlatır; en alt basamaklarda ise mekanik’e yer verir.(2) Nesnel amaçlara yönelmiş mekanik hayatta, bu çizelgenin tam ters çevrildiğini düşünmekte haklısınız.
Kelimelerin kendi anlamları ile buluşmasını sağlamak, düşünürlerin temel meselelerinden biri olmuştur. Mantığın dille özellikle konuşmayla açığa çıkan dille doğrudan ilişkisi vardır. Doğru, tutarlı düşünmek demek olan ‘mantık’ ile güzel konuşma demek olan ‘nutuk’ aynı kökten türeyen, aralarında çok kuvvetli anlam bağları ve geçişleri olan sözcüklerdir. Bir yerde mantık bozukluğu varsa orada dil bozukluğu vardır. Tersi de doğrudur. Bu konuları en ciddi düşünenlerden biri olan Witgenstein “Mantık dışı bir dil kurmak olanaksızdır” der.(3) Evrende insanı hayrette bırakan bir diyalektik ve tutarlık vardır. Dil bu kusursuz işleyişi varlığın mahiyetine en uygun zihni form ve düzen içinde anlamamıza yardımcı olur. Bütün mesele şeyleri olduğu gibi, oldukları gibi anlamaktır.
Karışık zihni yapıların, varlığı oldukları gibi anlamalarına imkân yoktur. Zihindeki kaos mükemmeli anlamayı imkânsız kılar. Her şeyin yerli yerinde olduğu varlık âleminde, her şeyi yerli yerince anlamak için akli donanımın sağlıklı işlemesi gerekir. Fıtratı bozulmamış akıl, hakikati olduğu gibi anlamak isterken, hakikatin en dolaysız sembolik sistemi olan dili yani bilgi ve düşünceyi olabildiğince kusursuz kullanmalıdır. Yanlışlıkları alışkanlığa dönüştürmüş hayatlarda bu faaliyetler, dili asıl işlevine yaklaştırarak sağlanmak durumundadır. Bu faaliyet hikmetin, hikmete yönelmenin gereğidir. Hikmet, bir anlamıyla “bir şeyi olduğu gibi, kendi yerinde tanımaktır. Bu öyle kolay bir şey olmasa gerek ki, Peygamberimiz efendimiz dahi sık sık şu duayı yapardı: “Allah’ım bize eşyayı olduğu gibi göster.”(4) Burada muazzam, derinlikli bir incelik var. Peygamber duasından, sırları, sistemleri ile varlığın asıl mahiyetini kavramanın hakikate dönük bir çaba olduğunu anlarız. Çünkü Peygamberler hikmeti, hakikati bilen, yaşayan insanlardır. Bu mübarek duadan eşyanın hakikatinin bize göründüklerinden ibaret olmadığı ortaya çıkıyor.
Hakikat görünür olanın ötesindedir. Onları görünmez kılan ifade ettiğimiz gibi alışkanlıklara dönüşmüş kültür katmanlarıdır. Kültür, çoğu zaman yanıltıcı varoluş alışkanlığına dönüşerek zihnin sağlıklı tasavvurunu perdeleyebilir. Hakikate yönelmek bağlamında düşünmek, zihnin açıklığını kapatan perdeyi aralamak gibi kolay olmayan bir çabayı gerektirir. Perdeyi aralamak, önemli bir yönüyle kelimeleri anlamlarıyla kavramaktır. Bu hem içsel hem dışsal düzenlemeyi ve anlamlandırmayı birlikte yapmak demektir. Çünkü işaret kalıplarına dökülmüş kelimeler, şey’lerin zihnimizdeki karşılıklarıdır. Anlamın değişmesi veya genişlemesi, o karşılıkların değişmesi veya genişlemesidir. Tersi de doğrudur: Zihni karşılıklarıyla kelime veya dil değişince, hayata, varlığa bakışımız, algı ve yorum düzenimiz, yaşama tarzımız da değişir. Aristotales’e göre “Konuşulan sözcükler, zihindeki izlenimlerin simgesidir; yazılanlar ise konuşulanların simgesidir.”(5) Filozof dili önce konuşma sonra yazma ve elbette okuma katlarına indirgeyerek çok önemli bir ayrımı kategorize diyor. Retoriğe önem veren hatta bu yöntemi felsefe yapmanın usullerinden biri sayan Aristo’ya göre dilin bütün imkân ve canlılığı konuşmayla var olur. Konuşmanın dil ve düşünceyle ilişkisi, her bir unsurun da hayat ve hakikate yakın canlılığıyla değer kazanır. ‘Hayata yakın canlılık’ sürekli dinamik kalır; kendini, sürekli gözden geçirir, denetler, diyalektiğini kurar, anlam çoğaltır. İkinci aşamada yazının konuşulanların simgesi olarak belirtilmesi, çok derin bir tartışmanın ufkunu açar. Konuşmada canlı atılım gösteren dil, yazıda değişmez kalıba dökülerek donuklaşır. Adeta Aristo, son dönemlerde dili yazı bağlamında düşünenlerin tersine, yazının tüm boyut ve işlevselliğiyle dili karşılamadığını söylemektedir. Mesele sonunda gelip zihin ve dil arasındaki ilişkide düğümlenmektedir. Düğümü fark etmek, çözmeye çalışmak önemlidir.
Kelimeleri kendi yerlerine koymayı amaçlayan çaba varsa, onların yerlerinden edildiği realitesi var olduğu içindir. Birçok doğrunun paradoksal ifadelerle izah ediliyor olması, anlam ve hakikat adına ters yüz edilmiş dünyanın geldiği vahim seviyenin kanıtı sayılmalıdır. Kelimelerin yerlerinden edilmesi, anlam kayıplarına, kaymalarına yol açar. Anlam kaybı (erimesi, aşınması, yitimi) ve değişmesi sözün yani kelâmın dile dönüşürken zihnimizin bir kaderi midir? Bir yönüyle öyle gözüküyor. Buradan hareketle orayı, azdan hareketle çoğu hatta sonsuzluğu, dilden hareketle sözü ve özü idrak edeceğiz. Bu kadarıyla yetinmek durumundayız. Tanrısal olan tüm yeteneklerimizi kullanırken aynı sıkıntıyı yaşarız. Sıkıntıları genellikle ontolojik, epistemolojik sınırlarımızın bilincine vararak aşarız. Aynı durum dil yeteneğimiz için de geçerlidir. Dilimiz bize Allah’ın kelâm ismi azamı ile bahşettiği bir mucizedir. “Tanrının dilsel özü kelâmdır. Tüm insan dilleri kelâmın addaki yansımasıdır yalnızca. Ad, kelâma olsa olsa bilginin yaratışa yaklaştığı kadar yaklaşabilir. Tüm insan dillerinin sonsuzluğu, Tanrı kelamının mutlak olarak sınırsız ve yaratıcı sonsuzluğuyla karşılaştırıldığında, doğası gereği sınırlı ve analitik kalır.”(6) Böyle olmakla beraber anlamak, anlam üretmek, anlamı paylaşmak için dil en elverişli iletişim imkânımızdır. “Evvela dil diyoruz; düşünceye kıvamını ve zenginliğini veren dil zevkinde ısrar ediyoruz. Söylenilen her sözün, kaydedilen her ibarenin, kavramın büyük bir tarihi, uzun bir zaman dilimini ve geleneği ardından sürüklediğini unutmamak gerekir.”(7) Genel anlam kodları, Tarihi, kültürel seyri içinde oluşan dil, en kapsamlı mutabakattır. Bu yönü ile pratik, nesnel hayat içinde anlaşmamızı sağlaması yararından ayrı olarak, hakikate ulaşmada kaçınılmaz olarak yeterli olamayıştan kaynaklı sıkıntılara sebep olabilmektedir.
Kelimeler üzerindeki her bir yığıntı, öze inmemizi zorlaştırır. Kimileyin benzer sıkıntılı durum, farklı bir uçtan, kendi bireysel zihni çabalarımızı zorda bırakır. “Kelimeler ile duyumlar pek az ve pek yetersiz bir surette birbirini karşılarlar.” diyen Rémy de Gourmont, sözünü “Düşüncelerimizi söylemek için muhtemelen susmaktan başka emin bir çaremiz yoktur.”(8) diye tamamlar. Burada sanatsal entelektüel bir nükte mi yapmaktadır? Ben o kanaatte değilim. Bir anlamda susmak burada hayret makamında sonsuzluğa teslim olmanın dilidir. Bir anlamda sanatçının da samimi düşünürün de bu derinlikte, bu yücelikte dili tutulur. Yaptığı işin çelik çomak oynamak olduğunu anlar. Eskiler ‘nutkum tutuldu’ derlerdi. Tam da öyle bir şey. O düşünce seviyesi dile gelemez, dil o düşüncenin ağırlığını taşıyamaz. Nutkun tutulması, ya akıl erdirilemeyecek kadar saçma bir durum ya da tüm beşeri donanımımızla teslim olmak durumunda kaldığımız bir hakikatin muhteşem yüceliği karşısında kendimizden geçişle mümkün olabilir. Düşünür duygusunu bu ikinci düzlemde hissettiriyor gibidir. Çünkü aslında söyleyecektir ama kelimeleri yetersiz kalmaktadır. Dil keşke bize hakikat karşısında yetersizliğimizi hissettirse. Keşke Konfüçyüs’ün arzuladığı gibi kendi anlamlarına gelen kelimeler dünyasında yaşayabilsek.
Anlamı dille anlar, kavrarız. Dille anlatırız. Dil hakikati anlamanın veya hissetmenin en etkili aracıdır, formudur. Dil varlık ve hayatla doğrudan ilişkili, onlarla boyut kazanan ve onlara boyut kazandıran bir yapıdır. Dilsiz var oluş gerçekleşmez. Her varlığın ve her bir hakikatin dile gelme biçimleri vardır, daha doğrusu her varlığın, her hakikatin kendine özgü dili vardır. Bütün bu temel unsurlar dili dar kapsam ve kullanım alanından bağımsız, daha üst zihin ve algı katında tartışmayı gerektirir. Dilin asıl kaynağı tanrısal özüdür. Biz bu öze söz (Kelâm, Logos, Hakikat) diyoruz. Sözün dile gelmesinin veya dilin söze gitmesinin her şeyi daraltan veya genişleten nitelikte yansımaları olmaktadır. Bu yansımaları yaşarız, bu yansımalarla yaşarız. Konuşma, yazma gibi doğrudan dilsel etkinlikleri bu yansıma ve kırılmalardan doğal olarak daralma ve genişlemelerden ayrı düşünmek isabetli yaklaşımlara imkân vermez. Bu konularda ilk bakışta olanı olduğu gibi görmemizi muğlâklaştıran sisi dağıtmak daha sahih bir anlama, hakikatin coşkusunu duymaya giden yolu açmada önemli bir aşama, Konfüçyüs’ün deyişiyle belki ilk aşama olacaktır. Kadim kültürlerden bu yana sürüp gelen, kelmcılardan, alılmamacılara, yapı sökümcülerden göstergebilimcilere, hermetikçilere kadar herkesin tartıştığı, insanın anlam arayışı var olma coşkusuyla devam ettiği sürece tartışması bitmeyecek gözüken bir konudur.
Her dönemin kendine özgü anlayışları tartışmanın yönünü ve içeriğini etkilemiştir. İnanç eksenli duyarlıklar dile kutsal denecek bir anlam verirken modern dönemlerde nesnel fonksiyonların dışına çıkılamamıştır. Bu çok dar fonksiyonelliğin hayatı ve varlığı bayağılaştırma seviyesinde sığlaştırdığı, sığ hayatların derinlikli düşünce ve estetik üretemediği söylenebilir.
“Antik çağda Plotinus’un, Mısır Hiyerogliflerinin gizlediği hikmeti anlamaya çalıştığı, Herakletios’un, Stoacıların, Platon’un dille ilgilendikleri ve dile bir ide, logos, aklın bir görünüşü, mutlak ve tanrısal bir özün açılımı olarak baktıkları bilinmektedir.”(9) Bu genel anlayış, benzer şekilde dilin de tanrısal öze açılım imkânı olduğunu kabul etmek durumundadır. Wittgenstein dilin maddi ve ruhî zenginlikleriyle bütün bir varlıktan soyutlanarak sığlaştırıldığını en yalın gören düşünürlerden olmuştur. Ona göre “Bir sözcüğün anlamı, onun kullanılma tarzı olduğu noktasına geldi. Dil, çoklu tarzda kullanılabilir; anlam da bağlama bağlıdır.”(10) Burada, modern hayat içinde, tam da Konfüçyüs’ü haklı çıkaran facianın bir karakterine işaret eder gibidir. Kelimeleri kendi anlamlarına göre kullanarak mı bir tarz geliştireceğiz yoksa kendi tarzımıza göre kelimelere anlamlar mı vereceğiz? İlim ve hakikat derdi olmayan tavırlar kendi keyfiliklerini öne çıkardılar maalesef. Anlam bu keyfilikler altında eridi, kendi terk edilmiş köşesinde ezilip büzüldü. Popper, insan dilinin en önemli iki işlevinin ‘betimleme ve tartışma’ olduğunu söyler.(11) Söylesin. Tartışmaların hakikat ve anlam arayışına dönük bir mahiyeti kalmadığı da bilinsin. Anlamın icad edilmiş zihinler dünyasında bin parçaya bölünüp, ontolojik istikametin bozulduğu bir dönemde dilin ortak anlaşma zemini basit reel ilişkiler dünyasının ortak paydasıyla sınırlı kalır. O payda ancak asgari anlaşma zeminini oluşturur. “Anlaşma zorunluluğu olmasa herkesin dili hızla bozulur: Tüm olgular bunu gösteriyor. Aracın işler durumda bulunmasını sağlayan da bu sürekli zorunluluktur.”(12) diyor Martinet. Yalnız, canlılığını sadece bu alanda sürdüren dilin düşünme ve anlam boyutunun kaldığı da söylenemez. Başka bir ifadeyle bu dille düşünce de, ilim de, felsefe de sanat da üretilemez. Bütün bu etkinliklerin dili aşmak, dilin ağırlığını üstünden atmak gibi zor bir görevi olacaktır. Dil, kelimelerin öz anlamlarına dönük bir arayış içinde olacaktır.
________________________________________
(1) -Ferman Salmış, Konuşma Estetiği ve Diksiyon, s.30, Armoni yay. İst. 2011.
(2) -Umberto Eco, Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik, s.159, çev. Kemal Atakay, 3. bas. Can yay. İst. 2009.
(3) -Ludwig Witgenstein, Defterler, s.133, çev. Ali Utku, Birey yay. İst. 2004.
(4) – Mustafa İslâmoğlu, Sözün Gücü mü Gücün Sözü mü?, s.105, 3. bas. Düşün yay. İst. 2012.
(5)- Roy Harris, Tablot J. Taylor, Dil Bilimi Düşününde Dönüm Noktaları, s.20, çev. Eser E. Taylan, Cem Taylan, TDK yay. Ank. 2002.
(6) -Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, s.177, çev. Nurden Gürbilek, 4. bas. Metis yay. İst 1993.
(7) -Senail Özkan, Schopenhauer,-Paradokslar Üzerinde Raks, s.13, Ötüken yay, İst. 2006.
(8) -Rémy de Gourmont, Düşünce Oluşumu, s14, çev. Mahmut Özdil, Kumsaati yay. İst. 2011.
(9) – A. Faruk Sinanoğlu, Dil, Bilgi ve Toplum Üzerine Düşünceler, s.87, IQ yay. İst. 2009.
(10) -Aykut Köksal, Anlamın Sınırı, s.36, Arkeoloji ve Sanat yay. İst. 2009.
(11) -Sağduyu Filozofu Popper, s.135, der. ve çev. Cemal Güzel, Bilim ve Sanat yay. Ank. 1998.
(12) -André Martinet, İşlevsel Genel Dilbilim, s.4, çev. Berke Vardar, Birey ve Toplum yay. Ank. 1985.
