KİLİSE TEOLOJİSİ ÇEVRESİNDE HEGEL FELSEFESİ

0
1666502

Özet

Felsefi geleneği üç eğilim olarak ortaya koyabiliriz. Birincisi, evrende yüceliğin ve mutlak’ın olduğunu kabul ederek maddi dünyanın ötesinde bir aşkın dünya olduğunu; yüce sabit ve mutlak’ın kaynağının dünyevi olmadığını kabul eden eğilim. İkincisi, dünyevi olmayanı kabul etmeyerek her şeyi maddi olana indirgeyen eğilim ve üçüncüsü de aşkını dünyasallaştırarak aşkının kaynağı kabul edilen Tanrı’nın zaman sürecinde kendini ortaya koyduğunu kabul eden eğilim. Bu üçüncü eğilim mutlak, sabit ve aşkının dünyada kendini gösterdiğini; zamansal süreç içinde kendini aşama aşama ortaya koyduğunu kabul etmektedir. Hegel bu eğilimdedir.

Hegel bu anlayışını Kilise teolojisinden devşirmiştir. Tinin Görüngübilimi olarak ortaya koymak istediği şey Hıristiyanlığın düşüş hikâyesi ile temellendirdiği anlayışa dayanmaktadır. Hegel’e göre mükemmel din Hıristiyanlıktır ve O bütün tarih felsefesini Hıristiyanlığın gelişim çizgisi ile açıklamıştır.

Hıristiyanlığı da Kilisenin yorumları bağlamında değerli bulmuş Kilise dışında kutsal metnin yorumlanışını bir sapma ve bozma olarak görmüştür. İslamı da bu bağlamda eleştirmiş ve Aydınlanma dini olarak nitelendirmiştir.

Hegel’in bize sunduğu şey aslında Kilesinin tarih içinde ürettiği insan-Tanrı anlayışının yeniden yorumlanmasıdır. Bu açıdan bakıldığında putperestliğin bir başka çeşidi Hegel tarafından Kilise teolojisinden üretilerek bize sunulmuştur.

Anahtar sözcükler:

Kilise teolojisi, Hegel, Aydınlanma Dini, Kant, Wolf, Tin, Tinin görüngübilimi, İsa, Fenomenoloji, İslam ve Hıristiyanlık, Kitabı Mukaddes,

Giriş

 Hegel’in yönelimini Hıristiyan teolojisini ihya etme çabasından çok, ona sağlam bir temel bulma çabası olarak anlaşılmalıdır. 

“Batı düşüncesi gerek Ortaçağ, gerekse Yeniçağ boyunca hep Kilisenin ekseni etrafında dönmüş durmuştur. Düşünce adamları Ortaçağda, Kilisenin doğrularını rasyonel temellere oturtma, Yeniçağda da kiliseden kurtulma yönünde hamleler yapmakla uğraşmışlardır. Bu hamleler farklı boyutlarda kendini göstermiştir. Kiliseyi reddetmekle birlikte Tanrıyı ve Din’i reddetmeyen eğilim ile her tür dinsel anlayışı toptan reddeden iki eğilim belirmiştir.”[1] Hegel’in anlayışı bu iki eğilimin ortasında durmaktadır. Böyle olunca biz felsefi geleneği üç eğilim olarak ortaya koyabiliriz. Birincisi, evrende sabitin, mutlak’ın olduğunu kabul ederek maddi dünyanın ötesinde bir aşkın dünya olduğunu; sabitin ve mutlak’ın kaynağının aşkın olduğunu kabul eden eğilim. İkincisi, aşkını kabul etmeyerek her şeyi maddeye indirgeyen eğilim ve üçüncüsü de aşkını dünyasallaştırarak aşkının kaynağı kabul edilen Tanrı’nın zaman sürecinde kendini ortaya koyduğunu kabul eden eğilim. Bu üçüncü eğilim mutlak sabit ve aşkının dünyada kendini gösterdiğini; zamansal süreç içinde kendini aşama aşama ortaya koyduğunu öne sürmektedir.. Hegel bu eğilimdedir.

Hegel’in felsefesi için söylenecek en kesin yargı aşkınlığın ortadan kaldırılmasıdır denebilir. Aşkının içkin hale getirilmesi ve aşkın olanın içkinde kendini gösterdiğinin kabul edilmesi bu anlayışın temel noktasıdır. Hegel’in bu anlayışını nereden devşirdiği bu çalışmamızın ana sorusu olacaktır.

Onun felsefesi içinde İlkçağ, Ortaçağ ve kendi zamanının felsefi eğilimlerini; örneğin Heraklitosun, Septiklerin, Stoacıların, Megare ekolünün[2] etkilerini bulmak mümkündür. Ancak bizim burada üzerinde durmak istediğimiz onun felsefesini kurarken kalkış noktasını tespit etmektir. Hegel üzerine yazılıp çizilenlerin çoğu kere bu temel noktayı ıskalamaları, onları Hegel felsefesini net bir biçimde anlamaktan uzaklaştırmıştır.

Hegel’in Hıristiyan teolojisi ile bağlantısını daha iyi anlayabilmek için öncelikle Ortaçağ dinsel eğilimini irdelememiz gerekmektedir.

1-Ortaçağ Bilgi Anlayışı ve Hıristiyan Teolojisi

İlkçağ Grek düşüncesinde us’un egemenliği vardı. Ancak bu us elbette manevi olandan büsbütün bağımsız bir us değildi. Ama insanın değeri ve ayrıcalığı akılda idi.

“Grekin aklın’ın özgür kıldığı insan anlayışı Hıristiyanlıkta insan için bir eksiklik ve sapma olarak görüldü. Özellikle Augistunusa göre insanın vahiy olmaksızın hiçbir zaman bilemeyeceği şey’in aklın dünyadaki en belirsiz şey olduğuydu. Akıl açık seçik olanın ve bilgeliğin yolunu bize gösteremez. Âdemin düşüşü ile aklın tüm özgün gücü bulanıklaştı. Bu durumdan insanı ancak Tanrısal inayet kurtaracaktı.”[3]

Buradan anlaşılacağı gibi ilkçağ felsefesinde akıl insanın ayrıcalık ve üstünlüğü iken, Ortaçağda bir günah ve kötülük kaynağı olarak anlaşılmıştır. Bu konuda Pascal’ın tespitleri konumuza ışık tutacak önemdedir.

“İnsan doğasının sırrına yalnızca Din yoluyla varılır. Din ise bize düşüşten önce ve düşüşten sonra olmak üzere iki insan olduğunu gösterir. İnsan en yüksek gaye için tasarlanmış ama bu durumunu ceza olarak yitirmiş; usu ve eğilimi baştan çıkarılmıştır. Bu nedenle klasik yaklaşımın kendi felsefi anlayışında Socrates, Epiktetos, Marcus Aireleus’un anlayışındaki  “kendini bil” emri bu yüzden tesirsiz, anlamsız, yanlış ve yanıltıcıdır. İnsan kendine güvenip kendini dinleyemez. Daha yüksek ve daha sahici bir sesi duymak için kendini susturmalıdır.[4]

Akletmek ile dinsel buyruk arasındaki gerilim bütün bir Ortaçağ boyunca devam etmiştir. Aydınlanma düşünürleri insanın düşüşü ile dünyada bilginin elde edilemeyeceği şeklindeki anlayışı benimsemeyerek insanda dünyada da hakikati bulabilecek bir öz olduğunu kabul etmişlerdir. Bu düşünürlerin insandaki hakikate vurgu yapmaları Batı düşüncesine önemli bir açılım sağlamıştır.

Ancak buna rağmen yine de birçok düşünür bilgi anlayışını oluştururken Kiliseden kopamamıştır. Örneğin E.B.Condillac Descartesi eleştirirken kendi bilgi anlayışını hangi temelde geliştirdiğini de ortaya koymaktadır. O insan ruhunu günahtan önce ve günahtan sonra diye ikiye ayırarak insan bilgilerini çözümlemeye çalışmıştır. “Günahtan önce ruh bugün içinde bulunduğu sistemden tamamıyla bambaşka bir sistemde bulunuyordu. Bilgisizlik ve nefsaniyetten arınmış olduğu için duyularına hâkimdi. Bunların faaliyetlerini durduruyordu ve bu faaliyeti istediği gibi değiştiriyordu. Demek oluyor ki onun duyuları kullanmazdan önce bir takım fikirleri vardı. Fakat kendi itaatsizliği yüzünden işler iyice değişmiştir. Tanrı onun elinden bütün bu gücü almıştır. Duyuların ancak yol açtıkları şeyin sanki duyular fizik nedenleriymiş gibi ruh bu duyuların bağımlısı olup çıkmıştır. Dolayısıyla ruh için artık duyuların kendisine ilettiği bilgiler vardır. Bilgisizlik ve nefsaniyet işte bundan ileri gelmektedir. Onun için ben bizim bize duyulardan gelmeyecek hiçbir fikrimizin olmadığını söyleyeceğim vakit benim ancak günahtan beri içinde bulunduğumuz halden bahsettiğimi muhakkak hatırlamak gerekir.” [5]

“Tanrının bize bağışlamış olduğu melekeleri bilmek bizim için önemli ise de, elimizden almış bulunduğu ve bize ancak bu hayattan sonra geri vereceği melekelerin hangileri olduğunu keşfetmeyi istemek faydasızdır”[6]

Bu değerlendirmeler Kilisenin öznel yaklaşımlarından kurtulamayışın bir göstergesidir. Hegel de farklı bir boyutta da olsa aynı çizgi üzerinde yürümüştür. [7]

Hegel’in söylediği de bundan başka bir şey değildir. Hegel bu yüzden bütün bir felsefi geleneği yadsır. Çünkü bütün bir felsefi dizge mutlak’ın kavranacağını ve insanın bu dünyada hakikati bulabileceğini iddia etmektedir.

Şimdi Hegel’in anlayışlarını hangi temel üzerine kurduğunu irdeleyelim.

2-Hıristiyan Teolojisi ve Tarihte Tin’in Görünümü

Hegel’e göre Felsefenin konusu mutlak varlıktır; Tanrıdır. Hegel buna –ileride de açıklayacağımız gibi- Tin der. O zaman amaç bunun bilimini yapmaktır. Felsefenin başlama noktası burası olmak durumundadır. Hegel’in amacıFelsefeyi bilim biçimine, onun bilme sevgisi adını bir yana bırakıp edimsel bilme olabileceği hedefe yaklaştırmaya katkıda bulunmak”tır.[8]

Hegele göre Tanrı dinde bilinir. Böylelikle Tanrıyı dinsel anlayışın dışında anlamaya çalışmak bir sapmadır. Din ise bir kurum (kilise) olarak vardır. O halde Tanrıyı anlamak için burada ve şimdi (Hegel zamanı için) bulunan kurumun yorumlarını esas almak ve bu kurum Tanrıyı nasıl betimliyorsa o şekilde anlamak gerekmektedir.

“Evvela biz genelde din felsefesinde uğraştığımız objeyi hatırlamalıyız. Bizim objemiz üstün ve mükemmel olan din objesinin bizzat kendisidir. Din felsefesi kendi amacına, kendi içeriğine sahiptir, (bu alan) öyle bir alan ki orada dünyanın bütün bilmecelerinin, bütün karşılıksız zıtlıkların derin düşünce ile çözüldüğü ve her acı hissinin dağıtıldığı ve iyileştirildiği hakikatin, esenliğin ebedi alanıdır”[9] diyerek, dinin alanının farklı bir alan olduğunun altını çizmektedir. Ona göre “İnsan oluş gerçekten düşünce ve ruh sayesinde bilince doğru gidiştir. Bu çeşitli imajlara ve şekillere yükselişi verir. Örneğin, bilimler, sanatlar, politik ilgiler, ilişkiler insan özgürlüğü ve iradesi ile bağlanır. Onlara getirilen saygı, hoşnutluk, şeref ve mutluluk buradan akar. Bütün bu ilgiler kendilerinin başlangıç ve sonlarını, kendi gerçeklerini bir düşünce içinde; Tanrı düşüncesi içinde buldukları kendi merkezlerine sahiptir. Tanrı dinde bilinir. Tanrı onların varlıklarında bütün bu şekiller içinde solunan yaşamın güçlü merkezidir. Şayet biz bu objeyi (Tanrı objesi) diğerleriyle ilişkide göz önünde tutarsak kabaca söyleyebiliriz ki o kendi amacı içindir; o (diğerleriyle) böyle ilgilere sahip değildir, sıkı bir biçimde o kendinde mutlaktır; kendi amaç ve hedefinin kendisinde olduğu özgür ve sınırsızdır.[10]

Kendi zamanında din olarak öne çıkan şey Tinin kendisini gösterdiği kurum olan Kilisedir. Ona göre “çağın dini Hıristiyanlıktır. Bilim Tindir. Tinin edimselliği ve onun kendine kendi öğesi içinde kurduğu ülkedir.”[11] O halde dini anlamak için burada ve şimdi yapılması gereken Kilisenin söylediklerini esas almaktır. Kilise dışında bir rasyonel yorum sapmadır -ki buna Hegel rasyonel teoloji demektedir. Hegele göre rasyonel teoloji Tanrı üstünde düşünmekle mutlakı bozup kendine göre biçimlendirmenin kapısını açmaktadır. Bu yüzden “kendinde varolanı bilgi yoluyla bilince kazanmaya yönelik bütün girişim kendi kavramı içinde anlamsızdır ve bilgi ile saltık arasına onları bütünüyle ayıran bir sınır düşer. Çünkü bilgi eğer saltık özü ele geçiren aletse, o zaman açıktır ki, bir aletin bir şey üzerine uygulanması onu kendi için olduğu gibi bırakmayacak, tersine biçimlendirip değiştirmeye başlayacaktır.”[12] Oysa Hegel’e göre Tanrıyı belirleyen rasyonalite değil, Kilise olmalıdır.

Hegel geçmişteki bütün felsefi yönelimlere karşı durarak özellikle Wolf ve Kant felsefesini, felsefi teoloji olarak eleştirmektedir. Adeta “bizim felsefi yönelimimiz din dolayımındadır; Tanrı dolayımında değildir” demektedir. Bu yüzden Hegel Kant’ı, Kiliseyi değil de, aklı esas alması sebebiyle eleştirmiştir.

Hegel’e göre bilgiyi mutlak olandan ayrı görmek ile bilgiyi mutlak ile birlikte görmek çok farklıdır. Akıl mutlaktan ayrı düşünüldüğünde mutlak’ı kavrama iddiasında olacaktır. Bu ise mutlak’ı biçimlendirmeye kapı açacaktır. Biçimlendirilen mutlak ise doğal olarak zaten mutlak olmaktan çıkacaktır. O halde mutlak (olan) bilincin içindedir. Ve mutlak yine kendi ile birlikte kavranabilir. Bu yaklaşımları ileride değerlendireceğiz.

Ona göre hakikati idrak iddiası, bilmenin varlığın kendisinden kopmasını getirecektir. Çünkü ortada varlık değil onun görüngüsü vardır. Varlığın görüngüsü ise bana göredir. Bana göre olan şeyin ise saltık olması mümkün değildir. Bu yüzden Hegel, saltıktan değil, devim ve oluştan sözetmektedir. “Eğer her şeyin esası devim ve oluş ise o zaman bilimden sözedilebilir mi?” şeklinde karşılaşacağı bir soruya ise cevabı hazırdır. Ona göre “bilime giden yolun kendisi daha şimdiden bilimdir ve böylece içeriğine göre bilincin deneyiminin bilimidir”[13]

Kısacası Hegel rasyonel teoloji diye dışladığı anlayışın aslında din ve Tanrı kavramını yozlaştıracağını düşünmekte ve buna engel olmak için dinin ve kutsalın anlaşılmasını ancak çağın dinine bağlı olmakla mümkün olabileceğini belirtmektedir.

a-Vahyedilmiş Din-Mükemmel Din Yani Hıristiyanlık Olarak Tin’in Görüngüsü

Hegel dini iki kısımda ele alır. Birincisi belirlenmiş dinler[14]; İkincisi mükemmel din olarak nitelediği Hıristiyanlıktır. Mükemmel din Hıristiyanlık olduğuna göre diğer dinleri de bu din’in dolayımında anlamak gerekmektedir. Belirlenmiş dinlerde hep bir yücelik ve mutlak anlayışı bulunmaktadır. Bu dinler yüce olarak Baba (Tanrı)yı öne çıkarmışlardır. Daha sonraki aşama Tanrının Oğul olarak öne çıkmasıdır. Hegel döneminde ise ne Baba vardır ne de Oğul. Sadece Tin vardır. Hegel özellikle buna Tanrı değil Tin der. Çünkü ona göre çağın dininin kavramı Tindir.[15] Bu da kutsal Ruha bir göndermedir. Baba, Oğul, kutsal ruh üçlemesinde kendi dönemi açısından bakıldığında artık ne Babadan ne Oğuldan sözedilemez. Sadece Tinden sözedilebilir. Bu ruhu da Kilise temsil etmektedir. Hegele göre mükemmel din vahyedilmiş dindir. Çünkü Kilise kendi anlayışını vahyedilmiş anlayış olarak ortaya koymaktadır. Vahyedilenin özü Tanrının kendini evrene vahyetmesi; evrende görünmesidir. Hegele göre “Tanrı evreni kendini vahyederek yaratmaktadır”[16] İsa’nın kendisi de Tanrının vahyedilmesidir. Hegel bu görüşünü ispat için John(Yuhanna) 14:9 u delil getirmektedir.[17]

Tin tarihte öncelikle insan olarak görünmüş, sonra Baba olmuş ve Baba kendisini Oğul ile açığa vurmuş, Oğul ortadan kalkınca Tin kurum olarak (Kilise) görünümünü sürdürmüş ve Devlet ile kendini tamamlayacak bir yola koyulmuştur. Burada Hegel Tinin dünyasal evrende (yani yabancı evrende) belli aşamalar katederek kendini gösterdiğini vurgulamaktadır.

Tinin devlet ile son bulacak serüveninin dayanağı İsa peygamberin zamanında Tanrı devletinin gerçekleşmemiş oluşundan yola çıkılarak üretilmiş bir Tanrı devleti anlayışıdır.

Hegele göre Hıristiyanlık mükemmel din ve doğru dindir. Fakat burada Hegel dinden değil de, din kavramından sözettiğini vurgulamaktadır. Hegel anlayışı içinde mutlak bir kesinlik olmadığı için mutlakı ve kesinliği kabul eden bir dini esas almak mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında bir şeyin kesinliği olmazsa elbette kavramı olacaktır. Din için de bir kesinlik olmadığına göre, dinden değil ancak onun algılanışından sözetmek gerekecektir. Bu noktada dinden değil, din kavramından sözedilmiş olacaktır.[18] Ona göre kesinlik tarihsel bir kesinliktir; mutlak bir kesinlik değildir.[19] Çünkü Hegel’e göre hakikat gerçekliktir.

b-Düşüş Hikâyesi ve Hegelde Yabancılaşma kavramı

Hegel’in tarih anlayışı Kilisenin düşüş teorisinin yorumlanışıdır. O halde düşüş teorisi ve buradan üretilerek ortaya konan anlayışa yakından eğilerek Hegelin anlayışını hangi temelde geliştirdiğini anlamaya çalışalım.

Düşüş hikâyesi Kilisenin üç şeyden kaçınmasını getirmiştir. Birincisi bilgiden (ki daha sonra bu akletmek olarak algılanmıştır) ikincisi dünyadan, üçüncüsü ise insandan. Düşüş hikâyesine göre bilgi cennetten çıkarmış; dünya ise sürgün yeri olmuştur. İnsan Tanrısal buyruğu çiğneyerek suç işlemiştir. Kötünün kaynağı da bu durumdur. Düşüş teorisinin sonuçları bağlamında Hegel felsefesine baktığımızda bu teori üç tane olumsuz durum ortaya koymuştur.

1-İnsanın Cennetten çıkarılmasının sebebi bilgi ağacından yemesidir. Dolayısıyla bilgi olmasaydı insan da Cennetten düşmeyecekti. Kilise bu yüzden bilgiyi (akletmeyi demek daha doğru olur sanırım) kötülemiştir.

2-Düşüş teorisi insanın iyi bir durumdan kötü bir duruma geçişini ifade etmesi açısından da insanın yabancı bir mekâna düşmesini getirmiştir. Bu mekân insanın hep yabancılık çektiği bir mekândır. Bir nevi sürgün yeridir. O halde dünya ve dünyevi olan kötüdür.

3-İnsan suçludur. Çünkü insan Tanrının buyruğunu çiğnemiştir. O halde bütün bir insanlık bu suçun izlerini taşımaktadır. Bu yaklaşım insanın ve onun özgürlüğünün küçümsenmesini de barındırmaktadır içerisinde.

Düşüş teorisi ile üretilen kavramların hepsi olumsuzdur. Düşme, yabancılaşma, suç işleme gibi. Bu kavramlarda insan alçaltıldıkça Tanrının yüceltileceği gibi bir anlayış da gizlidir.

Hegel’in mutlak’ın bu dünyada kavranamayacağı iddiası kendisinin de anlattığı Kilise tarafından üretilen düşüş hikâyesi ile alakalıdır. Hegel insanın (Âdem ve Havva) bilgi ağacından yediğini böylelikle ilahi yasayı çiğnediklerinden dolayı dünyaya düştüklerini anlatmaktadır.[20] İnsanın düşüşünü sağlayan bilgidir. O halde düşen bir insanın bilgiyi bu dünyada elde etmesi veya mutlak’ın bilgisi peşinden koşması mümkün değildir. Hegel’in bu noktada geçmişten bugüne süregelen bütün akılsal çabaları mahkûm etmesi anlamlıdır.

İnsan’ın düşüşü onun yabancılaşmasını getirmiştir. Hegel bu noktada bilginin insanı yabancılaştıracağını ima etmektedir. O halde mutlak bilgiye yönelim bir sapma ve anlamsız bir uğraştır. Çünkü “kendinde varolanı bilgi yoluyla bilince kazanmaya yönelik bütün girişim kendi içinde anlamsızdır.”[21] Ve “Düşünme olumsuz özdür.”[22]

“(Astronomik ve kosmik evren) Hegelde hiçbir zaman gelip geçici ve zaten aşağı dereceden olan bir varlıktan başka bir biçimde ortaya çıkmaz. Orada yıldızlar göğün yüzündeki cüzzam yaralarının izlerinden, fizik yeryüzü ise ‘ayaklarımızın dibine serilmiş ve yok olmaya mahkûm koskoca bir kadavra’dan ve sonuç olarak da içinden insan tohumu bir kez çıktıktan sonra geçip gitmiş ve saman yığınına dönüşmüş bir şeyden ibarettir”[23]

Bu yüzden varlık da, bilgi de, değer de hep olumsuzlanarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu dünyada mutlak varlık yoktur, mutlak bilgi yoktur ve mutlak değer yoktur. Bu anlamda matematik kesinlik bile mümkün değildir. Çünkü matematik eskidir.[24] Kesin bilgi iddiası boştur.[25] Ne yanlış, ne de kötü vardır. Tözün kendisi özsel olarak olumsuzdur.[26]

Eşsiz kavramı anlamsızdır.”Bilim kendini ancak kavramın kendi yaşamı yoluyla örgütleme hakkını taşır”[27] Etkinlik içeriğin içkin kendisidir.[28] Gerçek ve Yanlış onlar devimsiz ve ayrı öz değildir.[29] Saltığın kavranmaması gerekir. O duyulmalı sezilmelidir.[30] Belirli varlık ortadan kaldırılmalıdır.[31]

Evet, olumsuz bir insan dünya ve tarih tasarımı Hegel tarafından yeniden üretilerek sunulmuştur. Onda Tin mutlaktır ama dünyada saltık mümkün değildir Çünkü bilgi insanı yabancılaştırmaktadır. Mutlak bilgiye ulaşma çabası bu yüzden anlamsızdır. Tin bu bilgiyi kendisi bize sunacaktır. Bu sunma işi de tarih içinde Baba, Oğul ve kilise ile gerçekleştirilecektir. Bu süreç devlet ile son bulacak bir tarihsel ilerlemenin ürünü olacaktır.

Hegel olumsuzluktan çokca sözetmektedir.[32] Hegele göre kendisinden önceki yaklaşımlar yüceltmeden yanadırlar. O Yüceltmenin olumsuza karşı konduğunu söyleyerek bu yaklaşımın yabancılaşmayı önemsemediğini belirtmektedir.

Hegel’in ilerlemeci bakışı Kilisenin iyiden kötüye giden bir geriye dönüşlü tarih tasarımı ile çatışıyor gibi görünse de Hegel’in tarihin son bulması teorisi, Kilisenin bu dünyadan kurtulup cennet yaşamına geri dönme inancı ile örtüşmektedir.

Ayrıca Hıristiyan anlayışında varlık zinciri(varlık hiyerarşisi) maddeyi ve dünyevi olanı küçümseme temeli üzerine bina edilmiştir.

e-Düşüş hikayesi bağlamında Bilinç, Özbilinç anlayışı

Hegel’in Bilinç, özbilinç kavramları da düşüşe dayalı olarak geliştirdiği yabancılaşma kavramı ile ilgilidir. Hegele göre bilinç farkında olma potansiyeli, özbilinç ise farkında olma durumudur. Bu farkında oluş ötekini fark etmeyle alakalıdır. İnsan gözünü açtığı dünyada ötekini fark ettiği anda özbilinç sahibi olur. Bundan anlaşılacağı gibi özbilinç mutlak bir bilinç değil, insanın gözünü açtığı dünyada öteki ile elde ettiği bir bilinçtir. O halde her bilinç kendi zamanında özbilinç kazanmaktadır. Yani insan ancak kendi gözünü açtığı dünya ile özbilinç sahibi olmaktadır. O halde özbilinç zamansal bir kategoridir.

Hegele göre bilginin ortaya çıkış üç aşamalıdır. Birinci aşama nesneyi kendi bağlam ve şartları içinde kavramak(tez) İkinci aşama kavranılan nesneyi öteki nesnelerle karşılaştırıp aralarındaki farkı ortaya koymak(antitez) Daha sonra kavranılanı kendisinden farklı olan ile birlikte ele alıp bileştirerek sonuca gitmek.(sentez)

Bu kavramların hepsi Kant ve Fichte kanalıyla Hegele geçmiş görünmektedir. Kant insan için hayvansal olan, insansal olan ve ahlaksal olan diye üç yönelimden sözetmektedir.[33] Fichte bunu kendi, kendinde ve kendi için varlık olarak ortaya koymakta ve Hegel de aynı şeyi tekrar etmektedir. Daha sonra aynı üçlemeyi Freud İd, ego, super ego adı altında organizmayı betimlemede kullanmaya çalışmıştır.

Hegel’in bu meseledeki farklı yönü bu kavramları dış koşulların belirlediği zamansal kategoriler olarak alması ve ben’in yerine Tin’i koymuş olmasıdır. Bu üçleme Hegel tarafından tez antitez ve sentez olarak da betimlenmiştir.

Hegel burada Fichte kanalıyla gelen kendi, kendinde ve kendi için kavramlarını da kullanmaktadır. Bu kavramları embriyo ve insan arasındaki farka işaret ederek ortaya koymaya çalışmaktadır. Kendinde (varlık) embriyodur, kendi için (varlık) insandır. Tikel birey tamamlanmamış Tindir.[34]

Hegel bu yaklaşımlarını yine Kilise teolojisi ile temellendirmektedir. Ona göre kendi, kendinde ve kendi için düşüncesi Tanrının üç oluşunu ifade eder. Tin önce Baba(tez) olarak sonra Oğul(antitez) olarak sonra da Ruh/Tin (sentez) olarak kendini ortaya koyar.

Varlık düşüş ile kendine yabancılaşmıştır. Bu yüzden dünya insana yabancıdır. Yabancı olan varlık önce kendini tanır sonra ötekini tanır. Zaman sürecinde bu kendini tanıma bilme işi üçleme olarak öne çıkar. Tinin tarihte kendini göstermesinin anlamı da teslis (trinity: üçleme) dir.[35] Dünyaya düşen insan ilkin kendini yitirmiştir. Çünkü kendisini başka bir öz olarak bulmaktadır.[36] Kendisini tanımak için ötekine yönelmesi ve ötekinin varlığını ortadan kaldırması gerekecektir. Burada da devreye köle efendi ilişkisi girmektedir.

f-Köle, Efendi Diyalektiği

Köle-efendi diyalektiği de kilisenin Baba Tanrı inancı ile örtüşmektedir. Köle efendi ilişkisinde ana duygu korkudur. Bu korku ölme ve öldürülme korkusudur. Yaşamını yitirmekten korkan boyun eğer ancak onu özgürleştirecek olan eylemidir. Çünkü Efendi korkusunun bilgeliğin başlangıcı olmasına karşın bilinç orada kendisinin bir kendi için varlık olduğunu bilmez.”[37]

 Hegel korku temelli bu ilişkiyi Tanrı – insan(kul) ilişkisi olarak anlamakta ve “Tanrı korkusu bilgeliğin başlangıcıdır” sözünü referans alarak bu sözün gerçek anlamını da ortaya koymaya çalışmaktadır. “Bu söz bağlılık hissi değil, tam tersine bütün dünyevi olana bağlılıktan özgürlük anlamına gelir. İnsan özgürlüğünün temeli budur”[38] demektedir.

Hegel bu ifadeleri ile Tanrı kul ilişkisinden sözetmektedir. Eski dönemlerin Tanrıyı merkeze alan yaklaşımlarını kölece bir kendi için varlık olduğunu bilmeme olarak anlamaktadır. Burada egemen olan korkudur. Descartes de “bilgeliğin başı Tanrı korkusudur”[39] sözünü kullanmıştır. Descartes burada ölüm ya da öldürülmek korkusundan sözetmez. Bu söz aslında Kutsal kitaba ait bir sözdür. İslam kaynaklarında Hz. Muhammede atfedildiği de görülmektedir.[40]

Hegele göre Köle-Efendi gerçeği öznenin kendini kabul ettirme yöneliminden kaynaklanır. Bu bir kavgayı başlatır. Kavgada galip gelen; yani kendini kabul ettiren efendi, kabul eden köledir.

 İnsanın aşkın bir Tanrı ile ilişkisi adeta köle efendi ilişkisidir. Aşkın bir Tanrı kabul ettiği sürece kölelik devam edecektir. İnsanın özgürlüğü bir bakıma bu aşkın Tanrının yadsınmasına bağlıdır.

Hegel’e göre köle efendiden daha iyi durumdadır. Çünkü efendi egemen olmakla tatmin olamaz. Köle ise köleliğinin bilincindedir. Yaşamını koruma korkusu onu köle yapmıştır ama çabası/emeği onu özgür kılacaktır. Özgür kılacak olan eylemdir. /Kutsal kitaba göre Cennet emeğin olmadığı bir yerdi ve her şey insan için hazırdı. Düşüş ile insan zor ve meşakkatli bir hayatla karşılaştı. O artık emeği ile kendisini varedecekti.[41]/

Asli günaha karşılık İsa kendini kurban etmiştir. O kendini feda etmiş kendini öldürtmüştür. O halde hayatın temelinde ya ölmek ya da öldürmek vardır. Köleyi köleliğe iten korkudur. Bu korku onu efendiyi tanımaya götürür ancak, eğer bilince ermek istiyorsa bu öldürme sarmalına başvurmak zorundadır.[42]

Kısacası Köle-Efendi ilişkisi bir öldürme ve öldürülme ilişkisidir. İsa’nın[43] çarmıha gerilmesi bu istencin gerçekleşmesine dönüktür. “iki özbilincin ilişkisi öyleyse kendi kendilerini ve birbirlerini bir ölüm kalım kavgası yoluyla tanıtlamaları olarak belirlenir. Bu kavgaya girmelidirler, çünkü kendi kendilerinin pekinliğini kendileri için olmayı başkasında ve kendilerinde gerçekliğe yükseltmelidirler. Ve ancak yaşamın tehlikeye atılması yoluyladır ki özgürlük kazanılır; ancak bu yolla tanıtlanır ki özbilinç için öz varlık değildir, içinde ortaya çıktığı dolaysız kip değildir, yaşamın yayılımına batmışlık değildir, -Tersine, tanıtlanır ki onda onun için yiten bir kıpı olarak görülemeyecek hiçbir şey yoktur, o salt arı kendi için varlıktır. Yaşamını hiç tehlikeye sokmamış birey, hiç kuşkusuz kişi olarak tanınabilir; ama bağımsız bir özbilinç olarak tanınmışlığın gerçekliğine erişmiş değildir. Benzer olarak her biri kendi yaşamını tehlikeye attığı gibi başkasının ölümünü de amaçlamalıdır. Çünkü başkası onun için onun kendisinden daha değerli değildir; özü kendini ona bir başkası olarak sunar, kendi dışındadır ve kendi-dışında- olmayı ortadan kaldırmalıdır; başkası çok yanlı ilişkilere dolaşmış varolan bilinçtir; kendi başkalığına arı kendi-için-varlık ya da saltık olumsuzlama olarak bakmalıdır.”[44]

“Her şey kanla temizlenir ve kan dökülmeksizin bağışlama olmaz.”şeklindeki Yahudi düşüncesinden etkilenen İsa’nın takipçileri tanrı ile uzlaşma sürecinde kan akıtılmaksızın bağışlanmanın mümkün olmadığı fikrine kapılmışlardı..bunun üzerine onların zihinlerinde, evvelemirde İsa vasıtasıyla  Tanrı ile uzlaşma tecrübesinden onun insanoğlunun asli günahına kefaret olarak çarmıhta canını verdiği düşüncesine, buradan da anılan kefaret düşüncesini sağlam bir zemine oturtmak için bizatihi İsanın ilahi bir varlık yani Tanrının oğlu olması gerektiği fikrine geçilmiştir.”[45]

Şimdi Hegel’in yukarıda özetlemeye çalıştığımız yaklaşımlarını teker teker ele alarak değerlendirmeyi deneyelim.

DEĞERLENDİRME

1-Tinin Görüngübilimi Anlayışının Kaynağı

Hegel Tinin tarihte kendini açığa vurmasını İsanın bedenlenmesi anlayışına dayandırmaktadır. Bu konuda Tanrının evrene kendini vahyettiğini vurgulamaktadır. Hegel bu tezini tamamen kutsal kitaba dayandırmaktadır.

Ancak Hegel’in sadece Yuhanna (John) :14/9 a vurgu yapması kendi tezini desteklemek içindir oysa devam eden ayetler Hegel’in tezini ortadan kaldıracak önemdedir. Hegel’in bu ayeti öncelik/sonralığına ve bağlamına bakmadan anlayışına temel yapıyor olması çok düşündürücüdür. Kiliseden kopamamak ayetleri de yanlış yorumlamayı beraberinde getirmiştir. Şimdi Hegel’in anlayışına temel olarak zikrettiği ayetin öncesine ve sonrasına bakarak meseleyi aydınlatmayı deneyelim.

Sözkonusu ayetler İsaya bağlı olduğu anlaşılan bir kişinin İsadan Babayı[46]yani -Baba olan-Tanrıyı göstermesi isteğiyle başlar. Ayetler şöyledir:

Ya Rab bize Babayı göster ve bize o yeter. İsa ona dedi Bu kadar zaman sizin ile beraberim de beni tanımadın mı ey Filipus? Beni görmüş olan Babayı görmüş olur; sen nasıl Babayı bize göster diyorsun? İman etmiyor musun ki ben Babadayım, Baba da bendedir. Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem fakat bende duran Baba kendi işlerini yapar”[47]

Bu sözlerden nasıl Tanrı-İsa anlayışının türetildiğini anlamış değiliz. Oysa bu sözlerle İsa Tanrı olduğunu değil, kendisinin Tanrıdan ayrı ele alınamayacağını vurgulamak istemiştir. Nitekim devam eden ayetlerde İsa peygamberin sözleri bunu açıkça ortaya koymaktadır. “Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem fakat bende duran Baba kendi işlerini yapar[48] Yani ben kendimden konuşmam, ancak bana vahyedileni konuşurum.

Peygamberi Tanrıdan ayrı görme anlayışı Dini saptırmanın; mecrasından çıkarmanın en temel tavrı olmuştur tarih boyunca. İsa peygamber kendisinden sonra böyle bir çabanın olacağını bildiğinden dolayı yakınlarını bu konuda uyarmış kendisinden sonra gelecek teselliciye[49]  de uyulması gerektiğini belirtmiştir. Bu ayetlerde eğer İsa kendisinin Tanrı olduğunu söylüyor olsaydı kendisinden sonra gelecek teselliciden sözetmez ve insanları ona çağırmazdı. Bize göre burada İsa peygamber, Tanrıyı görmek istemek gibi bir talebin anlamsızlığına vurgu yapmakta ve insanların Tanrıyı maddileştirip somutlaştırma eğilimine set çekmek istemektedir. Tanrının maddileşmesi onun mesajının da, peygamberinin de anlamından soyutlanması anlamına gelecektir. Bu eğilim Tanrısal mesajı ortadan kaldıracak bir sonuca kapı açmaktadır. Bu eğilim Tanrısallığı daima kendine uygun hale getirme çabasıdır. Görünen ve belirlenen Tanrı herkesin Tanrısı olmayacaktır çünkü. Görünen Tanrı sadece onu görünür kılanların Tanrısı olacaktır. İsa bu yüzden tanrısallığın, tanrısal ilkelerde ve peygamber çağrısında olduğuna vurgu yapmaktadır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu ayetleri anlama noktasında Hegel’in kilise teolojisine bağlı kaldığı görülmektedir.

Ayrıca Hegel bu konuda Matta.11.27 i de delil gösterir ki bu ayette de İsanın Tanrının oğlu olduğu yolunda en küçük bir ima bile bulunmamaktadır. “Her şey Babam tarafından bana verildi. Ve Babadan başka hiç kimse Oğlu bilmez. Oğuldan ve Oğlun keşfetmeyi dilediği kimseden başkası da Babayı bilmez” Bize göre burada Tanrının, bir Babanın oğlunu nasıl tanırsa öyle tanıdığı anlatılmak istenerek İsanın kendi başına değil, Tanrı buyruğuyla hareket ettiği vurgulanmaktadır. İnsanla Tanrı, Tanrıyla peygamberin arasını ayırarak oradan bir kurumlaşmış din üretmenin karşısında duran bir tavırdır İsanın tavrı. Eğer Hegel buradan yola çıkarak bir felsefe geliştirdiyse bir yanlış anlamadan yola çıktığını pekâlâ söyleyebiliriz.

Dinlerin zaman içerisinde aşama aşama geliştiğinden yola çıkıp bu yüzden mutlakın her dönemde farklı olduğu sonucuna varmak da çok önemli bir yanılgıdır. Çünkü dinlerin gelişmesi ile değişmesini ayrı kategorilerde ele almak durumundayız. Bu gelişme özde bir değişme değildir. Din tamdır ancak süreç içerisinde dinsel bilgi gelişmiştir. Tam ile kemal farklıdır. Din tamdır ama zaman içerisinde insanların sosyal hayatındaki değişimlerine paralel olarak kemale ermiştir. Din sabittir ama şeriat (hukuk sistemi) değişmelere uğramıştır. Çünkü tarihte “Din diye adlandırılan birçok oluşumla karşılaşmaktayız. İnsanlığın bıraktığı bütün izlerde bu gerçeği görmekteyiz. Bu gerçek bize Dinin insanlıkla birlikte daima varolduğunu göstermektedir. Peki, O zaman neden bu kadar çok din var? diye sorulabilir.

Çağdaş antropolojik çalışmalara baktığımızda bütün dinsel eğilimlerin bir tek din’den türediğini görmekteyiz. Ancak insanlığın tecrübe birikimi ve değişken sosyal yapılar nedeniyle Din’in görünümünde özsel olmayan farklılıklar bulunmaktadır. Bu sadece dinler arasındaki bir farklılıkla sınırlı kalmayıp aynı adı taşıyan Dine inandığını söyleyen insanlarda bile kendi dinlerinden anladıklarının farklı olduğunu görmekteyiz. Bunlar bizim burada anlatmaya çalıştığımız öze ait hususlar değildir. Din tarih içerisinde insansal değişme ve gelişmelere paralel olarak farklı görünümler alabilmiştir. Ancak çoğu kere bunlar (dinler) asli unsurlarını kaybetmiş belli bir süre sonra insanlığın temel özelliğini yıpratmaya ve insanı hayat karşısında donanımsız bırakmaya hizmet eder hale gelmiştir. Burada Dinlerin bir yönüyle Din’in bozulması sonucu ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Din adı altında sürdürülegelen kimi kere cehalete, kimi kere menfaate dayalı oluşumlar özsel açıdan Din ile bağını büyük ölçüde koparmıştır.” [50]

 Tarihteki bütün dinlere baktığımızda en primitifinden en gelişmişine kadar kimi evrensel hakikatleri içerdiği görülmektedir. Bu durum insani bir öz’ün varlığına işaret etmektedir. İnsani bir öz varsa insani bir hakikat de var demektir. O zaman elimizde asıl olan bir hakikat bulunmaktadır. Dinsel yargılar bu asıl’ın üstünü örtüp bulandırmış olabilirler ancak bu “asıl” var­olduğu müddetçe biz din denilen gerçeği sağlıklı anlama şansına sahibiz demektir. Çeşitli isimleri olsa da bütün dinler bir asıl’ın tezahürüdür; görünümüdür.

Ayrıca eğer bir tanrı varsa onun bir tek mesajı olmalıdır. Tanrı tekse din de tektir[51]

Dinlerin kökenine inme çabalarında ulaşılan sonuç bütün dinlerin kaynağının tek olduğu gerçeğidir. Durkheim’in bu konudaki yaklaşımları önemlidir. “Hint Avrupa halklarının farklı mitolojilerini karşılaştırmanın yararlı olduğunu gören araştırmacılar bu mitolojilerin ortaya koydukları dikkate değer benzerliklerden dolayı çarpıldılar. Farklı isimlere sahip olsalar da aynı fikirleri ve aynı fonksiyonları sembolize eden mitsel şahsiyetlerin aynı kişiler olduğu ifade edildi. Söz konusu bu isimler karşılaştırıldı ve araştırmacılar bazen bunların ilişiksiz olmadıklarının gösterileceğine inandılar. Bu tür benzerlikler yalnızca ortak bir kökenle açıklanabilir göründü. Karşılaştırma metodunu kullanarak büyük dinlerin ötesine, çok uzaktaki kadim fikir sistemlerine diğer dinlerin kendisinden kaynaklandığı hakikaten ilkel bir dine kadar geri gitmenin mümkün olabildiğini bir ön gerçek olarak kabul ettiler.”[52]

“Stoacı öğretinin tüm – kuşatıcı pneuması (yani evrene ya­yılmış olan ve tüm nesnelerin ayrılmamalarını sağlayan gerilimi veren soluk.) ile ilkel kabilelerinin örneğin Polenezyalıların Manası, Iropuois Kızılderililerinin Orenda’sı, Sioux’ların Wa­kan’ı ve Algonpuioanların Manitu’su arasındaki şaşırtıcı benzerlikler[53] olması asli bir dinin varlığına işaret olarak değerlendirilebilir.

“Gerçekten de eski dünyada insanların ancak bu tanrısal yaşamın bir parçası haline gelmekle gerçek anlamda insan olacaklarına inandıkları anlaşılıyor.”[54]

Hatta Cassirer’in de belirttiği gibi insanın doğa içinde sorunlarını çözmek için ürettiği büyünün anlamı bile insanın her şeyi birleştiren bir ortak bağ bulunduğu inancına dayanmaktadır.

Büyü insanın doğa ile ilişki kurmasında duygusal yönü olan bir fenomendir. İnsan bütün şeyleri birleştiren ortak bir bağ bulunduğunu bilmeseydi, kendisi ile doğa arasındaki ayırımın yapay olduğunu anlamasaydı doğa ile ilişki kurmayı düşünmeyecekti.

Bu yaklaşım Stoalıların bütünüyle duygudaşlık “Sumpat­heia ton holon” dedikleri şeydir.[55] Bununla onların kastettikleri varlığın birliği düşüncesidir. Bu çerçevede, bütünün birliği delilini popüler inançları yorumlamak ve haklı çıkarmak için kullanmakta sakınca görmemişlerdir.

Bu durum Dinlerin kökeninde tek bir hakikatin olduğu ve tek tanrı inancının temel bir ilk inanç olduğunu göstermektedir. İnsanların çok Tanrıcılıktan tek tanrıcılığa zaman süreci içerisinde ulaştıkları savının bilimsel bir temele yaslanmadığı modern antropolojik bulgular ile açığa çıkmıştır. Tam tersine insanlar tek tanrıcılıktan çok Tanrıcılığa varmışlardır. Çok tanrıcılıkta bile en temelde mutlak bir tanrı inancının olduğu ortadadır. Çok Tanrıcılık paganizmdir ve paganizmin temel özelliği bir mutlak tanrıya ortaklar bulmaktır. Ortaklar mutlak Tanrının yardımcıları konumundadır.[56]

 “Peder Wilhelm Schmidt’in ilk olarak 1912 da yayınlanan The Origin Of the idea of God” adlı yapıtında, insanların bir dizi Tanrıya tapınmaya başlamalarından önce ilkel bir tek Tanrıcılığın varolduğunu ileri sürer. İlk önce dünyayı yaratan insanın yaşamını uzaktan yöneten tek bir yüce Tanrıya inanılmıştır.”[57] Meselenin mantıklı izahı da budur. Çünkü çok tanrı fikri ancak tek tanrı fikrinden çıkabilir. İnsanlar teki bilmeden çoğu bilemezler. Biri bilmeyenin diğer sayıları bilmesi mümkün değildir. Bir olmadan çok olmaz. Önce bir’in olması gerekmektedir. Buradan anlayacağımız şey bütün dinlerin orijin olarak mutlak bir hakikatten çıktığıdır.[58] Biz bu ortak noktayı gelenek diye nitelemekte bir sakınca görmemekteyiz.

2-Tinin Zaman İçinde Kendini Ortaya Koyması: Zaman Ve Anlam

Hegel Tinin tarihte kendisini göstermesi gibi bir dogmadan yola çıkmaktadır. İnsanın düşüşü insanın yabancılaşmasıdır. İnsan bu yabancılaşmayı zaman süreci içerisinde kendini tamamlayarak aşacaktır.

Burada Tin neden kendini bir süreç ile açığa vurmayı seçti? sorusu havada kalmaktadır.

Kilise teolojisinden yola çıkan Hegel Tanrısal olanı zamanın içine katarak bir tarih anlayışı geliştirmeyi denemiştir. Tinin tarihte görünümünü tohum ve çiçek örneği ile açıklamaya çalışmıştır.[59] Gerçekliğin ilerleyen açınımı, ancak zihin bunları anlamaz ve bilmez. Tin devim içindedir. Zamanla olgunlaşır. Bu çocuğun gelişimine benzer. [60]

Oysa Molla Sadranın da önemle belirttiği gibi; hareket nesnenin içinde bulunduğu halden çıkıp bir başka hale duruma aşama katederek ulaşmasıdır. Örneğin ham bir meyvenin olgunlaşmaya yönelmesi hep bir hareketin belirtisidir. Dolayısıyla hareket nesnede tedricidir; aynı zamanda bitişimli, yani kesintisizdir. Bu kesintisizlik nesnenin kendisindedir. Hareket bitimsiz ve süreklidir.

Evrendeki hareket bilkuvve (potansiyel)den fiiliyata çıkış olarak tezahür etmektedir. Bundan dolayı evrende batış (zeval) ve yeniden ortaya çıkış (hudus) her an için sözkonusudur. Yani zeval ve hudus süreklidir.

Hareket ile varlık olgunlaşır ve varlık sahip olmaya; eksikliklerden arınmaya başlar. Çünkü nesnelerde olgunlaşma kuvvesi (potansiyeli) bulunmaktadır. Nesne hareket ile eksikliklerden sıyrılır; kemale ulaşmaya başlar. Yani hareket eksik varlıklar yani mümkünü elde edememiş varlıklar için geçerlidir. Çünkü hareket elde olmayan şeyi elde etmeye yöneliktir.; ya da elde olmayan bir duruma erişmek içindir. Bundan dolayı her şeyi elde etmiş bir varlıkta yani kemale ermiş bir varlıkta hareket sözkonusu değildir. Hareket kuvve’den fiile çıkıştan başka bir şey değildir. Evrende kuvve ile fiil bir arada bulunmaktadır.

Zaman ise hareketin çocuğudur. Nerede hareket yoksa orada zamana da yer yoktur. Bu yüzden Tanrısal âlem(ilahi âlem) zamanla kayıtlı değildir. Orada ne varsa sırf sebat, kararlılık ve huzurdur. Orada değişim, zeva, geçmiş ve gelecek diye herhangi bir şey yoktur. Yani Tanrısal âlemde kuvve yoktur. Her şey olduğu gibidir. Bu yüzden başka bir şey olma başka bir şeye dönüşmeye ihtiyacı yoktur.[61]Bu yüzden “kendisi için hareket zorunluluğu olan şey bilkuvve olan şeydir” kuralı evren için geçerlidir Tanrısallık için değil.

Oysa Hegel Tanrısal kemal ile maddi olgunlaşmayı birbirine karıştırmaktadır. Tanrısallık için kemale ermek sözkonusu değildir. Çünkü O zaten mutlak kemaldir. Mutlak kemal olmasa idi Tanrı olmazdı. Tanrı mutlak kemal değilse o zaman Tanrı da değildir.

Evren maddenin ve ruhun olgunlaşma alanı olabilir ancak Tanrının olgunlaşmak için evrene ihtiyacı yoktur. Evrenin insanın gelişme alanı olduğu söylenebilir ancak Tinin gelişme alanı olduğu söylenemez. Hegel’in burada Hıristiyan paganizminden kurtulamadığı görülmektedir.

Zaman hareketin ürünüdür. Bu yüzden zihinsel bir kavramdır. Aslında zaman diye bir şey yoktur. Hal böyle olunca; olmayan zamanın insanı belirlemesi de sözkonusu değildir.[62]                     

3-Tanrı Ve Zaman

Zaman nedir? Öncelik ve sonralık nereden gelmektedir? Evrendeki olguların öncelik ve sonralığının sebebi nedir? Bu öyle bir sürekli geçiş ve akış ki hiçbir görüngü onun dışına çıkamamakta; ister istemez onun bir noktasında yer almaktadır. O halde zaman nasıl bir görüngüdür acaba? Önceliğin ve sonralığın bir ölçüsü var mıdır veya ölçüsü nedir? Zaman sürekli basitten mükemmele doğru gelişen bir ilerleme süreci midir?

Bütün bu soruların bizi ulaştıracağı nokta önceliğin ve sonralığın Asli olması noktasıdır. Nesneler sürekli ve genel bir varoluşa sahip olmalıdırlar. Ancak olaylar önceliği ve sonralığı bir başka şeye borçlu olsalar bile bu şey önceliği ve sonralığı bir başka şeyde yapay bir biçimde almış olmamalıdır. Başka yerlerde önceliğin ve sonralığın sebebi sorulabilse de bu konuda soru sorulamaz olmalıdır.

Kimi Filozoflar bu konuda şöyle söylemektedirler: “zaman parçaları, cüzleri arasında bizatihi kendi özünden dolayı öncelik bulunan başka bir şeye; başka bir zamana dayanarak bu önceliği almayan bir gerçektir. Bu öncelik kendi dışından bir yerden kaynaklanmamıştır. Zaman parçalarının ne’liğinin mahiyetinin bir gereği olarak, yani zorunlu olarak öncelik ortaya çıkmıştır. Zaman akan/akıcı olan, ancak durgun (sükûn) bilmez yatışıp kalmaz bir yapıdır. Evrendeki olaylar bu sürekli akışın çevresinde ortaya çıktıklarından önce ve sonra diye nitelendirilmektedirler. Yani olaylar zaman iledir, zamanlı değildir.

Bu filozofların görüşlerine göre zaman maddi varlıkların varlık boyutlarından bir boyut değildir. Öz, akıcılık özelliklerini o anda birlikte bulunduğu arkadaşlarına aktaran biri gibidir. Nesneler kendi özlerinden dolayı geçiş ve akış halinde değildirler. Onlara bu damgayı vuran zamandır.

 Molla Sadra (Sadreddin Şirazi) bu anlayışı eleştirmektedir ve “ısı almaya elverişli olmayan bir nesneyi yakamayız. Bu yüzden eğer bir nesne zamanı benimserse; zaman ile bağdaşırsa ancak bu takdirde zaman ona etki edebilir. Bu benimseme ise nesnede bir iç kökenin varlığını gerektirir. Maddi varlıkların varlıkları onları zamanlı kılacak türdendir. Nitekim aynı varlık onları mekânlı kılmaktadır. Bu husus, onlarda böyle bir özün bulunduğunu göstermektedir. [63]

Zaman olaylara göre ortaya çıkar, yoksa olaylar zamana göre değil. Aslında dış dünyada zaman diye bir şey yoktur. Var olan olayların kendileridir. Olayların öncelikli ve sonralıklı durumuna zaman denilmektedir. Bu yüzden zaman olayların içinde doldurulduğu bir kab olmadığı gibi, olayların zamanda oluşu kitapların raflarda dizilişi gibi de değildir. Kitapların raflardaki dizilişi değiştirilebilir, ancak olayların zamanda dizilişi değiştirilemez. Olay, zamanına öyle bağlanmıştır ki, tasarımda bile bunları ayırmak mümkün değildir.

Sadraya göre varlıklar varolmak İçin onları her an varedecek bir yaratıcıya muhtaçtırlar. Bu da Tanrıdır. Zaman ve mekân tözsel hareketin sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü evrenin ne mekânı vardır, ne de zamanı.

O halde Tanrı olmak zamandışı olmak; zamanla kayıtlı olmamaktır. Evren her an Tanrı tarafından yeniden yaratılan bir yapı olarak değerlendirilebilir. Bu noktada evren bağımlı ve varlığını sürdürmek için başka bir varlığa muhtaçtır. Bağımlı olan bir varlığı bağımsız zamanüstü bir varlıkla özdeşleştirmek Hıristiyanlığın Tanrıyı insanlaştıran antropormifizminden kurtulamamanın sonucudur.

Hegel bu noktada Aşkını içkin hale getirmiş ve Tanrıyı maddeleştirip nesneyle özdeşleştirmiştir. Bunun adı tek kelime ile paganizmdir. Eğer tohum örneği verilecekse tohum asla tarlanın ürünü değildir. O kendi başına bir öze sahiptir. Kendi başına bir öze sahip olmasaydı ortaya çıkması da mümkün olmayacaktı.

4-Rasyonel Teoloji ve Kilise Teolojisi

Hegel’in aklın mutlakı tanımlama çabasına karşı geleneğe vurgu yapmak yerine tarihsel bir gelişim çizgisine vurgu yapması ve tarihten ayrı bir mutlak’ı yadsımaya varması önemli bir çıkmazdır.

Hegel mutlakı biçimlendirme yetisinde olduğuna inanılan bir akıl tasarımına karşı Kiliseyi; dolayısıyla dinsel alanı korumayı amaçlamakta ancak O da Kilise adına rasyonel yaklaşımları toptan yadsıyabilmektedir. O halde rasyonel teoloji de Kilise teolojisi de gelenek bağlamında anlamlı olacaktır.

Bu iki teoloji de gelenek ölçüsü ile sağlam bir zemine oturabilir. Aklı özgürleştirelim diye geleneği yadsımak, Kiliseyi kurtaralım diye aklı ve bilgiyi horlamak çıkar yol değildir.

Hegel Kant’ı rasyonel teoloji yapmakla eleştirmekte ancak kendisi de Kiliseyi esas alarak Kilisenin içini doldurduğu kavramlara itibar etmektedir.

Oysa Hegel’in aydınlanma dini dediği İslam’da insan, öz itibarıyla değerlidir. Tanrının ruhundan üflediği varlık insandır. Vahiy insanın Tanrıya dönük yönünün kimi çevresel sebeplerle bulanmamasını sağlamak için vardır. İnsanda bu mutlak öz olmasaydı Vahyin oturacağı bir zemin bulunmayacaktı. Vahyin ve kutsal kitabın da anlamı olmayacaktı. Bu yüzden Tanrının sadece belli bir şahıs ile evrende kendini gösterdiği gibi bir anlayış tamamen insanın değersizleştirilmesi ve vahyin küçültülmesi anlamına gelecektir.

Kuranda aklın isim olarak değil de fiil olarak kullanılması anlamlıdır. Bu yaklaşım aklı soyut ve içi birileri tarafından doldurulmuş kavram olmaktan çıkarır. Çünkü akıl anlama yetisiyse, bu çok yönlü bir olmalıdır.

Gelelim Hegel’in bilgiyi mutlak olandan ayrı görmek ile bilgiyi mutlak ile birlikte görmenin çok farklı olduğu şeklindeki görüşüne. Ona göre Akıl mutlaktan ayrı düşünüldüğünde mutlak’ı kavrama iddiasında olacaktır. Bu ise mutlak’ı biçimlendirmeye kapı açacaktır. Biçimlendirilen mutlak ise doğal olarak zaten mutlak olmaktan çıkacaktır. O halde mutlak (olan) bilincin içindedir. Ve mutlak yine kendi ile birlikte kavranabilir.

Bu yaklaşımlarda gözden kaçırılan şey insanın mutlakı neye göre biçimlendirdiği sorusudur? İnsan mutlakı neye göre biçimlendirmektedir? Mutlakı yine mutlaka göre biçimlendirme zorunluluğu vardır. Yani mutlakı biçimlendirme çabası mutlak’ın dışında; mutlaktan bağımsız bir çaba olamaz. Birçok yaklaşım biçimi gücünü mutlaktan almakta; mutlaka uygun oluş ile varlığını sürdürebilmektedir. Bu noktada Kilisenin mutlakı biçimlendirme hakkını sorgulamak da mutlaka uygun bir yaklaşım biçimidir ki Aydınlanma düşünürleri bunu yapmışlardır. Hegel’in bu yaklaşımları insanın mutlakı kavrama yetisini inkâr ederek onu tamamen belli bir kurumun yaklaşımlarını benimsemenin ötesinde bir görevin dışında düşünmeyen dogmatik bir yaklaşımdır. Kant bizdeki mutlak düşüncesinin mutlak bir varlığa işaret ettiğini, özellikle mutlak ahlaki değerlerin dünyevi değil, Tanrısal olduğunu vurgulamaktadır. Yani Tanrısal olanı bizim bu dünyada kavramımız Tanırın bize içimizden seslenmesi; içimize koyduğu zamanlar üstü (mutlak) yasa sayesindedir. Bu mutlak insanın dünyayı aşmasını sağlamaktadır. Bu mutlak tarihin her döneminde Tanrı tarafından insanlara bildirilmiş ölçüler olarak anlaşılmalıdır. Biz bir çalışmamızda buna gelenek demiştik.

a-Zamansallık ve Değer

Zamanın değerleri belirlediğini söylemek ve zaman içinde özsel olarak Tinin kendini basitten mükemmele geliştirdiğini iddia etmek, tam ile mükemmel olan arasındaki farkı ıskalamak anlamına gelmektedir. Oysa tam ayrı mükemmel ayrıdır. İnsan kendi yaşamsal süresi içinde hem fiziksel hem de ruhsal olarak gelişmektedir. İnsanlık tarih içinde birçok olumsuz durum yaşamıştır. Bu insanın yazgısı değildir. Kölelik asla bir yazgı değildir. Köleciler için iyi bir durum ise de biz iyi derken bütün insanlık için iyi bir durumdan sözetmek durumundayız.

Tarihsici (historicizm) yaklaşımlar köleliği de normal bir durum olarak görmektedir ki bunda Hegel felsefesinin rolü büyüktür.[64] Köleci toplumlar ilkel toplumlara nazaran daha ilerici ve iyi olarak değerlendirilmektedir. Oysa kötü asla kötü ile kıyaslanamaz. Kötü sadece iyi ile kıyaslanabilir. Bu konuda Albert Camus’un Hegelci anlayış için yaptığı tespitler önemlidir.

“Yüzyıldan beri Batı kapitalist yönetimi zorlu saldırılar karşısında dayandı. Bunun için onu doğru mu sayacağız. Buna karşılık Weimar cumhuriyeti Hitlerin vuruşları altında çöktü diye bu cumhuriyete bağlı olanların 1933 te ondan yüz çevirerek Hitlere mi inanmaları gerekirdi? General Franko yönetimi yengiye ulaşır ulaşmaz İspanya Cumhuriyeti ihanete mi uğramalıydı? Geleneksel tutucu düşüncenin kendi açısından doğrulayabileceği sonuçlardır bunlar. Yenilik; sonuçlarının kestirilmesi olanaksız olan yenilik, devrimci düşüncenin bunları benimsemiş olmasıdır. Her türlü ahlaki değer, her türlü ilke ortadan kaldırılarak yerlerinin olguya, geçici ama gerçek kral olan olguya verilmesi iyice gördüğümüz gibi siyasal umursamazlıktan başka bir sonuca götürmedi. Bu olgunun birey ya da daha kötüsü devlet olgusu olması da hiçbir şeyi değiştirmez. Hegelden esinlenen politika akımları da ülke akımları da erdeme açıktan açığa sırt çevirmede birleşir.”[65]

7-Teslis Hıristiyanlığın temel tezi midir?

Teslis belli bir dönem siyasi sebeplerle egemen paradigma olarak sunulmuşsa da asla gerçek Hıristiyanlığın tezi olmamıştır. Bütün bir Ortaçağ bu tezden kurtulmakla uğraşmış; bu tezi belli bir zemine oturtmaya çalışmıştır.[66]

Bir çok düşünür tarafından kutsal kitapta geçen “Allahın oğlu” ifadesinin mecazi bir ifade olduğu belirtilmiştir. Örneğin John Hick Kutsal kitaba bu ifadenin girmesi irdelerken antik düşünceden yola çıkmaktadır.[67]

”Tanrının oğlu nitelemesinin antik dünyada sık kullanılan bir mecaz olduğu bilinmektedir. Çok önemli şahsiyetlere Tanrının oğul nitelemesinin yapıldığı veya tersine Mısır firavunları Roma imparatorları büyük filozoflar ve efsanevi kahramanlar gibi insanlara bizzat tanrılık niteliği verildiği artık günümüzde tartışmasız kabul edilmektedir. Ama öte yandan mutlak bir iddianın taşıyıcısı olarak Hıristiyanlığa ait olan “Tanrının Oğlu” ifadesinin böyle bir heybet ifade eden bir anlamla dolu olduğu günümüzde İsanın yaşadığı dönemde ilahilik fikrinin Hıristiyanlığın sonraki tartışma ortamdan kazandığı anlamdan çok daha geniş ve daha elastiki bir kullanımı olduğunu anlamak kolay değildir. Hele Tanırının oğlu unvanının Yahudilikte uzun bir tarihi olduğunu hatırlamak, özellikle önemlidir. Luka İncilinde (3:38) Âdem, Tanrının oğlu olarak adlandırılmakta ve İbranice yazmalarda meleksi varlıklar İsrail ve eski İbrani kralları Tanrının Oğlu olarak nitelenmektedir. “Sen Benim oğlumsun, ben seni bugün tevlit ettim”(Mezmurlar2:7) Bu ifade açıkça bir tahta çıkma merasiminin bir parçası olarak ifadelendirilmektedir…..bunun dışında çok dindar bir Yahudi de yaygın olarak Tanrının oğlu olarak anılırdı. Günümüzde yaptığımız şekliyle lafzi ve mecazi arasında bir ayrıma gittiğimizde bütün bu kullanımların metaforik/mecazi olduğunu görürüz. Hiç kimse kralın literal olarak yani fiziksel olarak tanrının oğlu olduğunu düşünmemiştir. Bu anlamda oğulluk ruhsal koruma altında olmak, özel iyiliğe mazhar olmak veya bu iş için ilahi olan tarafından seçilmek anlamlarında kullanılmıştır. Ve İsa’nın hayattayken veya ölümünün üzerinden çok geçmeden mecazi anlamda Tanrının oğlu olarak anılmış olması çok büyük bir ihtimaldir.”[68]

8-Düşüş doktrinin anlamı nedir?

Düşüş doktrini de Kilisenin ürettiği ve kendi içinde bile birçok eleştirinin yapıldığı bir doktrindir. Kutsal kitap Kurana baktığımızda insanın Cennet yaşamından bir başka yaşama geçişi insanın özgür iradesi ile alakalıdır. Bu noktada Kurana göre dünya bir sürgün yeri olarak tasarlanmış bir yer değildir. Tanrı insana anlama potansiyeli vermiş ve ona temel kavramları öğretmiştir.(Bakara-31) Böylelikle insan yeryüzünde hem aşkını, hem de içkini tanıyabilecek bir potansiyel ile yaşamını sürdürecektir. Şeytan ile insan arasındaki bir çatışmada Tanrı insanı kendi vahyi ile destekleyecektir.(Bakara-38) Bu vahiy insanı beşeri zaaflar karşısında yanılgıdan kurtaracaktır. Tanrı kendisini eksik olan insan suretinde değil ilkeleriyle ortaya koymaktadır. İnsanın insana kulluğunun ortadan kalkması bu ilkelerin mutlak olmasını; kesinliği içermesini gerektirmektedir. Âdem ve Havanın ilahi drama gereği Cennetten çıkarılmasını bir düşüş olarak yorumlamakla onların düşüş ile bütün asli özelliklerini yitirdiklerini savunmak çok farklı şeylerdir.[69] Cennetten çıkarılmak insansal bütün özelliklerden sıyrılmayı gerektirmediği halde, düşüş doktrinine dayalı olarak üretilen anlayışlar insanın dünyada her şeyini kaybettiği anlayışına vardırılmıştır. Hıristiyan inancı düşüş doktrini ile insana asli bir günah yüklemiş ve buna dayalı üretilen tarih tasarımı dünyevi olan ile insani olanı karşı karşıya koymuştur. Bir ahlaki ve bilişsel yoksunluk ve asli günah düşüş anlayışı ile temellendirilmiştir.

Aslında günah olmadan insan olmak da mümkün değildir. Günah insanın özgürlüğünün en önemli belirtisidir. Yasak ağaç metaforu insanın dünyadaki yaşamında da yapacağı tercihleri sembolize eden bir örnek olarak anlaşılmalıdır. İnsanın yasakları oldukça özgürlüğünün olduğu gibi bir sonuç çıkarmak mümkündür. Yasak ve serbest insan özgürlüğünün en önemli belirtisidir.

Yasakların en primitif topluluklarda görülmesi insanın cennet yaşamından sonra da özgürce eyleyebildiğini ele vermektedir.[70]

İnsanın Tanrısal mesajları anlaması onun özgürlüğüne ve mutlak bilgiyi elde edebilme kapasitesine bağlıdır. Bu kapasite öğrenmesini sağlamaktadır. Bilgi ve değer olmaksızın insan olmak mümkün değildir.

9-Âdem ve Havva’nın Yediği Ağaç bilgi Ağacı mıdır?

Bu konuda Tevrat’taki ayetler şöyledir;

“Rab Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ve ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”[71]

Başka ayetlerde aynı konu şu şekilde anlatılmaktadır.

“Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi. Kocası da yedi.[72]

Bilgi ağacından yeme yaklaşımından dünyada bilgi mümkün değildir sonucuna varmak nasıl mümkün olabilir? Buradan tam tersine insanın bu ağaçtan yiyerek bilgiyi elde edebilecek bir potansiyel kazandığı şeklinde bir sonuç çıkarılması daha akla uygundur.

10-Yabancılaşmanın anlamı nedir?

Yabancılaşma ancak belli bir öz varsa sözkonusu olabilecektir. Öz yoksa yabancılaşma da yoktur. Hegel böyle bir öz hakkında açık seçik şeyler söylememektedir. Bütün mükemmelliği Tin dediği bir kavrama yüklemektedir. Tinin mükemmelliği insanın değersizliği anlamına gelmeyecektir. Tinin her türlü şeyi belirlediği ve insanın adeta Tin tarafından çizilen yazgıyı aşamadığı, insanın özgürlüğünün kendisine değil, Tinin tarihe yüklediği anlama dayanan yaklaşım ne derece sağlıklıdır?

Oysa insan yabancılaşabileceği gibi yabancılaşmayı da aşabilecek bir yapıya sahiptir. İnsan özgür olduğu için insandır. İnsanı yabancılaştıran onun bilgi ağacından yemesi değil, kendisiyle ters düşmesi ile alakalıdır. Adem peygambere ilişkin kutsal kitaplarda anlatılan durumda dikkat edilmesi gereken yenilen ağacın niteliği değil, yeme ve yememe iradesi olmalıdır. Eğer insan Tanrısal buyruk karşısında yeme ya da yememe gibi iki seçenekle karşı karşıya ise bu onun özgürlüğünün belirtisidir. Bu özgürlüğü ile insan, insan olma özelliği kazanmıştır. Çünkü özgürlük yoksa yabancılaşma ve kötü de yoktur. İnsanı özgür olduğu için istediğinde kendine yabancılaşabilecek seçimler yapabilecektir. Buna kendini unutuş da diyebiliriz.

11-Cennet Bir Asıl Vatan mıdır, bir mekân mıdır, Yoksa bir durum mudur?

Cennetin dünya dışında bir mekân olduğuna dair somut işaretler yoktur. Özellikle kitabı Mukaddes dışındaki kutsal kitap Kuranda bu konuda somut işaretler yoktur. Kurana göre Tanrı insanı yeryüzü için yaratmıştır. Bunu meleklere duyurmuştur. Yani Cennetten çıkarılma insanın bir yazgısı değildir. Dünya zaten onun için yaratılmıştır. Kimi Müslüman düşünürler tarafından CenneTin dünyadaki bir mutluluk ve refah durumu olduğunu bu durumun insanın özgür seçimi ile ortadan kalktığı şeklinde yorumlar yapılmaktadır.[73] Cennetten çıkarılma bir düşüş değil; özgür seçimle olan bir durumdur. Ayrıca dünya insanın sürgün yeri değildir. Yasaklanan ağaç Hegel’in aktardığı gibi bilgi ağacı değildir. Sadece bir ağaçtır.[74]

12-Bilgi mümkün değil midir? Eşyayı Bilemez miyiz?

“Eşyayı olduğu gibi bilememeyiz itirazı idrakin bütünlüğü gerçeğine ve dolayısıyla bilginin doğasına zıttır. Buradaki temel fikir, bilginin bütün amacının belli bir gerçekliğin bilincine varmak olduğudur. Değişik kişilerin bakışaçılarındaki farklılıklar onların aynı şeye ilişkin algılarının yeterli ve tam olmasını engellemez; uzaktan bakılan bir ağacın küçük görülmesi gerçeği algının nesnelliğine ve kesinliğine gölge düşürmez. …eğer beş yerine beş bin duyumuz olsaydı o zaman eşyayı şimdikinden farklı görürdük ama sadece bir açıdan, zira başka bir açıdan algı aynı olurdu; aksi takdirde algı değil, başka bir şey olurdu; işte bilgiden sözetmeyi mümkün kılan şey özne ile nesne arasındaki bu uygunluktur.”[75]

Tinin kendisini tarihte açacağı anlayışı da bir kesin yargı değil midir?

a-Anlamak Salt Zihinsel Bir Kategori Değildir

Hegele göre anlama düşünmedir.[76] Ona göre bir birlikten değil, gerçeklikten sözedebiliriz.[77] Gerçek ise kendi kendisinin oluş sürecidir.[78] Düşüş ile insan kendini kaybetmiş ve her dönemde üç aşamada zamansal bilgiye ulaşma mümkün olabilmiştir. Bu aşamalar amaçsız ve hedefsiz bir tanıma bilme işidir. Şimdi bunu değerlendirelim.

İlk çağlarda anlama ile ilgili logos kavramı kullanılmıştır. Logos anlam demektir. Anlamın tam karşılığı Ma’nadır. Ma’na manevi olanla ilgilidir. Bu yüzden her anlam’ın maddi olmayan yönü vardır.

Anlamak bir ilke varsa sözkonusudur. Bir ilkeye dayalı olarak anlarız anlayacağımız şeyleri. Anlamaya yönelirken hep bir ilkeyi ararız; bir ilkeye yöneliriz. Ancak bu ilkeyi bozabilir; ilkeyi yanlış anlayabiliriz. Yanlış anlama ilkenin olmayışından değil, bizim anlayışımızdan kaynaklanır.  Ya sosyal, ya siyasi, ya da psişik faktörler etkiler bizi. Bu etkilenme ilkenin olmadığı anlamına gelmez.

Tez, antitez ve sentez de hep bir ilkeyi esas alarak ortaya konulabilir. Değilse körlerin etrafı yoklayarak yol bulması gibi bir hakikat arayışında bulunma diye bir durum yoktur. Tezi tez yapan bir ilkeyi esas alması, antitezi antitez yapan tezin ilkeye aykırı anlaşılıp sunulmasına tepki, sentezi sentez yapan ise bulanıklıktan kurtulma yönelimidir. Bir ilke olmasaydı ne tez, ne antitez, ne de sentez olabilirdi.

Kısacası Hegel’in tez antitez ve sentez olarak ortaya koyduğu teslis de[79] kendi içinde kapalı kalan bir yaklaşım biçimidir. Hakikatin her dönemde ortaya atılan yaklaşımlarla belirdiği şeklinde anlaşılan teslis insan ve hayat gerçeğinden oldukça uzaktır.

Antitez teze karşıt mıdır, yoksa tezden farklı mıdır? Tez kör bir atlayış mıdır? Yoksa hayatta karşılığı var mıdır? Antitez teze karşıt ise tezden etkilenmemeyi nasıl başardı. Yani teze rağmen nasıl varolabildi. Tez hangi aklın ürünü, antitez hangi aklın ürünü?

Ortak doğruların değil, ortaya atılan çelişik yaklaşımların bizi doğruya ulaştıracağı şeklindeki yaklaşım ne derece sağlıklıdır.Belki doğrunun açınımlarından sözedebiliriz ancak çelişik yaklaşımların doğruyu ürettiğinden sözedemeyiz,

Eğer ortak doğrular yoksa ne tez, ne de antitez varolabilir. İnsansal bir öz yoksa tez, kör bir atlayış anlamına gelecektir ki bu sonuç insanlığın tecrübe birikimiyle ürettiği birçok şey tarafından yalanlanmaktadır.

Hem paradigma hem de paradigma karşıtı görünen bir çok yaklaşım eğer yeni/türedi, yani önceden bilinmeyen şeyler olsa idi adlarının anılması bile çok zor olurdu.

Ortaya atılan şeyin ilk önce doğru ya da doğru varsayılan şey olması gerekir. İnsansal olana uygun olması veya uygunmuş gibi sunulması gerekir.

Bu yüzden tez de, antitez de kör bir atlayış değildir. İkisi de şekillenmiş amaç ve hedefi olan yaklaşım biçimleridir ki çoğu kere aynı talepten beslenirler.

Bu da mutlak bir ölçünün olduğunu gösterir. Mutlak olan ise aşkın bir varlığın tezahürüdür. Tanrısal olanın dünyevi olmayışı insani zaafların üstünde olması anlamına gelmekte; Tanrının insan kılığına bürünmesi anlamına gelmemektedir.

O halde ilke derken neden sözettiğimizi de ortaya koymak durumundayız.

b-İlkenin özellikleri

İlke mutlak olmalıdır. Genelgeçer olmalıdır. Herkese göre olmalıdır. Zamanlarüstü olmalıdır.

Hegel’in mutlakı böyle bir mutlak değildir. O mutlak tarihte kendini gösterecektir.

Hegel felsefe geleneğini yadsırken aslında kendisi Heraklitos’un oluş teorisini esas almaktadır. Oluş ve devim meselesi varlık felsefesinde çok kadim bir mesele olarak tartışılmıştır. O halde yeni olan şey Hegel’in bu teoriye yeni bir anlam bulma çabasıdır. Bu da yadsımayla değil kabullenme ile gerçekleşmiştir.

Hegel Varoluştan değil sadece oluştan sözeder. Oysa oluş dönüşme değildir. Dönüşme bozuluştur. Bozuluş değişme ve dönüşmedir. Oluş cevhersel bozuluş ise arızidir.

Hegel yeni bir felsefi anlayış geliştirmiş olmaktan ziyade mutlakı kabul eden bütün felsefi eğilimlere karşı durmuştur. Gerçi kendisi de mutlakı kabul eder ancak mutlakı tarih içine yayar. Yani Mutlak tarih içerisinde kendini aşama aşama geliştirerek görünür.

Ona göre mutlak’ın kendisini değil sadece görüngüsünü kavrayabiliriz? Görüngü ise burada ve şimdidir.

Hegel de bir mutlak olduğunu kabul ettiğine göre ; “mutlak kabulümüz nereden geliyor?” sorusunu sormak gerekiyor.

Hegel’in cevabı hemen hazırdır. Ona göre Mutlak bizzat Din’in kendisindedir. Zamanında dini temsil eden Kilise olduğuna göre mükemmel de oradadır. Tin kendisini Ruh olarak bu çağda (Hegel zamanı) Kilise olarak ortaya koymuştur. Mükemmel Din bu yüzden kilisenin temsil ettiği Hıristiyanlıktır. Kilise dışı mutlak tasarımları sapkındır ve bozuktur.[80]

O zaman şu soruları sormak gerekmektedir. Her anlama çabası mutlaka bir bozma mıdır? Anlama çabasında sağaltım olamaz mı? 

Anlamanın kendisi zaten üst bir amaç taşır. Yani anlama yöneliminin kendisi de bir değer içermektedir. Bu değer doğruya ulaşma istencidir. Varlığın ne olduğunu kavrama çabasıdır. Eğer bu çaba ile biz gerçeği bozuyorsak o zaman gerçek olan, doğru olan olarak algılanmak durumundadır ki Hegel de aynı şeyi söylemektedir. Ona göre her gerçek doğrudur. Bu anlayış doğru yoktur demekle aynı anlama gelir. O halde doğru zamansal ve çevresel olmak durumundadır. Oysa iyi ve kötü burada ve şimdi olmamalıdır. Herkese göre ve zamanlarüstü olmalıdır. Çünkü süreç üzerine değer bina edilmez. Süreç değeri belirleyemez. Değer yoksa anlam da yoktur. Anlam yoksa insan da yoktur. Eğer böyle anlarsak her şey aynıdır ve her şey birdir dememiz gerekecektir.

Mutlak’ın ruhu ile mutlak’ın yorumu farklıdır. Her yorum bir kendileştirme çabasıdır. Kendileştirme ötekinden bağımsız değildir. Her insanda bulunan ortak değerlerin oluşunu ele veren tarihte insanlığın peşinden koştuğu yüce bildiği kimi değerlerdir. Ancak yorum ruha uygun oldukça kalıcı, ruhtan uzak oldukça ani ve ömürsüzdür.

Mutlak’ın ruhu olmasa idi yorumu da olamayacaktı. Anlama çabası da olmayacaktı. Kendileştirmek ile ötekileştirmek aynı ruhtan beslenmektedir. Kendim ötekinden başka değildir. Her kendileştirme çabası aynı zamanda ötekinin nazarında da kabullenilmeyi barındır. Ötekinden tamamen bağımsız bir kendileştirme zaten mümkün değildir. Çünkü ötekinden ontolojik olarak farklıyızdır ancak asla başka değilizdir.

Ben saltık değilim, ötekiler de öyle. Ama eğer beni ve seni birleştiren bir biz varsa o bizi oluşturan elbette saltık olmalıdır; yani saltıktır. Saltık olmazsa ben ve öteki arasında herhangi bir birlik anlaşma bütünlük olamaz. Bu noktada bilim de, sanat doa, felsefe de beğeni de imkânsızdır. Eğer her çağın doğrusu farklı olsaydı ne bilmeden, ne medeniyetten hatta ne de insanlık ilişkilerinden sözedebilirdik.

Bilindiği gibi insanın insanla ve eşyayla ilişkisi hep bir amaca; amacı gerçekleştirmeye dönüktür. Bu amaç sabittir. Eğer her çağın her dönemin amacı farklı olsaydı o zaman bilimsel ilerleme olmazdı. Tekeri bulurken de, ateşi bulurken de hep aynı hedefi gözlemiş olmalıyız. Ayrıca eğer bir tecrübe edinmişsek bu tecrübe ve birikim ortak noktalar olduğu içindir. Tecrübeyi tecrübe yapan tarihsel süreç içindeki ortak hedeflerdir. Ortak hedef olmasa tecrübe de olamaz; tarih de.

Mutlak değer yoksa ne tecrübeden ne de tarihten sözedebiliriz.

Zamansal olan, öz’e ait olmayan şeylerdir. Varoluşsal olmayan şeylerdir. Hiç birimiz acı çekmek ve zulme uğramak istemeyiz. Zulüm yapan bile kendisine zulüm yapılmasını istemez.

İnsan mutlak’ı tümüyle kuşatamaz ise Mutlak’ın insana kendini bildirmesi gerekmez mi? Mutlak insanı kuşatabilir. Bunu neden bütün bir insanlık sürecinde yapma gereği duydu?

Mutlak olmasaydı kavrayış da olmazdı. Mutlak’ı kavrama yönelimi sabit değil mi?

Doğru ve yanlış öz olarak her dönemde yok mu? Acı çekmek ve acıya karşı durmak özlemek sevmek neslin devamı vesaire. Bunlar zamansal olabilir mi? Acıkmak susamak zamansal olabilir mi/ bunlar zamansal değilse neden -öz olarak- değer zamansal olsun.

Kısacası bu dünyada mutlak’ın kavranamayacağı şeklindeki yaklaşım da düşüş gibi kurmaca bir doktrinden kaynaklanmaktadır.

d-Din, Aydınlanmanın dini ve İslam

Hegel İslamı Aydınlanma dini olarak görmektedir. Aydınlanmanın bakışaçısının buraya dayandığını söylemektedir.[81] Dünyevilik ve kesinliğin bulunmasının bu dinin temel özelliği olduğunu vurgulamaktadır. Tanrının oğlunun yani İsa peygamberin insan olarak kabul edilmesi Tanrının maddileştirilip dünyevileştirilmesi anlamına geldiğini vurgulamaktadır.

 Hegel’in bu yaklaşımları karşısında şu sorular ortaya çıkmaktadır. Aydınlanma Tinden pay almıyor mu? Aydınlanmanın Tin’i doğru değerlendirmediğini hangi şey belirliyor. Rasyonel teolojinin bir sapma olduğunu; bir bozma olduğunu belirleyen hangi kriter? Eğer bu kriter zamansa, bu Hegel’in kendi zamanı değil mi? Her doğru gerçeklikse o halde rasyonel teoloji de doğru olmalı değil mi? Felsefe mutlakla uğraşma gibi bir sapmaya; mutlak’ı ve onu kuşatma iddiasına nasıl ulaştı. Mutlak’ı nasıl bildi? Bu bir gelişim miydi?

Bu sorulara verilecek cevap bir çelişkinin de ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Zaman mı Kilise mi doğruyu belirliyor. Zaman belirliyorsa o zaman kiliseyi de zaman belirlemelidir. Kilise belirliyorsa o zaman kilisenin doğruları ile zamanı anlamak ve algılamak gerekecektir. Ki Hegelin yaptığı da budur. Hegele göre dinden kopan, dini esas almayan yaklaşım özbilinçten uzaklaşmıştır. Ona göre esas olan dindir; akıl yürütme değil.

Hegel’in mutlak’ın kavranamayacağı iddiası eğer “mutlakı biz aklımızla belirleriz, bizim söylediklerimiz mutlaktır” şekline dönüşürse bu yaklaşım yanlış olur. Ancak mutlak salt rasyonel bir yönelimle elde edilebilecek bir şey değildir. Bu noktada hikmet kavramı önemli açılımlar sunmaktadır önümüze. Akıl anlama yetisi bağlamında önemlidir. Anlama yetisi sadece rasyonel (rational) olarak çalışmaz. O duyum deney ve sezgiyi de içine alır.[82]

d-Kilise Teolojisi Çevresinde Köle Efendi Diyalektiği

Kölelik ve Efendilik değer duygusu ile alakalı bir durumdur. Ayrıca her boyun eğiş bir kölelik, her egemen olma bir efendilik değildir. Çünkü köleliğin de, efendiliğin de ötesinde bir değer duygusu vardır. İnsanda kendini kabul ettirme yönelimi varsa ötekini kabul etme yönelimi de vardır. Bu kabullenmeyi Korku gibi sübjektif bir unsura bağlamak ne derece doğrudur.

Kendini kabul ettirme yönelimi varsa, kabul etme yönelimi de vardır. Yani insan kendini kabul ettirmek için ötekini yok etmek, köleleştirmek, eritmek yolunu her zaman seçmez. Kendini kabul ettirme aslında ötekini kabul etmenin ön koşuludur. Kabul ettirme yönelimi, ötekini kabul etmenin temelidir. Kendini kabul etmek ötekini reddetmeyi gerektirmez. Kendini kabul ettirmek de öteki üzerinde hegemonya kurmayı ifade etmez. Belki kendi varlığını öteki ile paylaşmak, kendisinin de bir değer olduğunu ortaya koyma yönelimidir. Kendini kabullendirmek bu anlamda bir değere ulaşma ile sonlanır.

Oysa köle edinme yönelimi kendinin bir değer oluşu anlayışını aşıp kendini mutlaklaştırmak ve sadece kendini üstün görmek gibi hastalıklı bir duruma işaret eder.

İnsanın özünde kendini kabul ettirme vardır ama bu, “ben bir değerim” temelindeki bir anlayıştır. Öteki ise hastalıklı bir yönelimdir. Beslendiği nokta kendini bir değer olarak görmektir ama bu yönelim sapmıştır. Sapmasının sebebi mutlak’ın devre dışı bırakılmasıdır. Mutlak olmadığı zaman; mutlak bir ölçü olmadığı zaman değer duygusunun da anlamı yoktur.

Bu yüzden insanın kendini bir değer olarak görme anlayışını, kendini kabul ettirme duygusu olarak tanımlamak ve buradan da insanı köle ve efendi gibi çok özel ve spekülatif kategorilerle adlandırılmak çok önemli bir yanılsamadır.

Köle ve efendi gibi tarihsel adlandırmalar insanın temel yönelimini açıklamada kaynak olamazlar.

Kölenin başkaldırısı kölece başkaldırı ile birbirine karıştırılabilir. Kölece başkaldırı koşullarla ve zamansal olanla sınırlıdır. Ancak insanca başkaldırı başkasının köleliğine de başkaldırmak başkasının kötü durumuna da itiraz etmektir. Oysa her kölece başkaldırı özgürlük isteyerek başlar hükümran olmakla son bulur. Asli olmamasının sebebi budur. Camus’un dediği gibi, “köle başkaldırdığında aslında başkaldıran insandır.”

Maalesef Hegel bunu bir asli durum imiş gibi ortaya koyar. Ayrıca O, bilince ermek için ölme ya da öldürme dışında bir seçenek sunmaz bize.[83]

Hegel’in yukarıda da belirttiğimiz gibi köle için “yaşamını koruma korkusu onu köle yapmıştır ama çabası/emeği onu özgür kılacaktır”.şeklindeki anlayışı da oldukça kapalı bir yaklaşımdır. Bir kere insansal eylem amacı ve hedefi olan bir eylemdir amaçsız ve hedefsiz eylem insansal eylem olarak değerlendirilemez. İnsansal eylem ile içgüdüsel eylem arasındaki fark burada ortaya çıkar. Hayvansal eylem içgüdüseldir ve tarih boyunca asla değişmeden gelmiştir. İçgüdüsel eylem özgürce değildir. O programlanmıştır. Oysa insansal eylem insanın seçme yeteneğinden doğar. Şunu ya da bunu seçeyim ikilemi varsa özgürlük; özgürlük varsa eylem vardır. Çünkü bir şey insansal eylemse bir amaç ve hedef taşımakta ve insan özgürlüğünün tezahürü olmaktadır. İçgüdüsel eylemler spontanedir ve insanı özgürleştirmez. Bu bağlamda insan için özgürlüğün eylemi ürettiğinden sözedebiliriz, ancak eylemin özgürlüğü ürettiğini söyleyemeyiz.[84]

Kısacası İnsanın içgüdüsel olarak yaptığı her davranış zorunlu olduğu için onun insana herhangi bir kazanım sunması düşünülemez. Yeme içme uyuma, cinsellik insana insanlık bağlamında bir şey kazandırmaz. Kazanım sunacak eylemler bilince dönük eylemlerdir. Bilinçle yapılan eylemlerdir. Özgür istence yaslanan eylemlerdir.

Sonuç

Hegel felsefesi Batı dünyasında üzerine çokça söz söylenmiş bir felsefedir. Ancak eleştirenler de savunanlar da Hıristiyan teolojisinin alanından dışarı çıkamamışlardır. Örneğin Feuerbach Hegeli Hıristiyanlığı merkeze alarak dinsel anlayıştan bahsettiği için eleştirir ve “başka dinler de vardır” der. Ancak aynı şeyi kendisi de yapmaktan geri durmaz.[85]

Batı düşüncesi hem Ortaçağ hem de Yeniçağda Kilisenin etkisinden kurtulamamıştır. Bu yüzden Batı düşüncesini sağlıklı değerlendirmek Hıristiyan paradigmasını doğru bir biçimde anlamaya çalışmaktan geçmektedir. Bu paradigmayı anlamadan Batıdaki felsefi çabaları sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.[86]

Dipnotlar

*Gelenek: Gelenek (tradition) “miras kalmış ve inşa edilmiş şey, düşüncenin, eylem veya davranışın alışılmış kalıpları” olarak tanımlanmaktadır. Biz Gelenek derken tarih içerisinde insanın bağlı olduğu temel ve değişmez değerler dizgesini anlamaktayız. İnsan her dönemde bu değişmez değerler üzerine yeni şeyler bina etmiştir. Bu yeni şeyler insanın tecrübe birikiminin ürünüdür. Bu değerler dizgesini reddettiğini söyleyenler bile çoğu kere varlıklarını bu değerler dizgesi ile ifade edebilmişlerdir.

 [1]-Sönmez Bülent, Modern batı Düşüncesi Hıristiyanlık ve Din Algısı, s.15, İst. 2008

[2]-Feuerbach Hegel’in görüşlerini Megaralı Stilponun lahanası olarak tanımlamaktan çekinmez.(Geleceğin Felsefesinin ilkeleri, Türkçesi, Oğuz Özügül, s.28, İst.1991 ) Stilpon, Kynik ekolü ile Megara ekolünü birleştirmeyi denemişti. Platonun idealar teorisine itiraz ederken ahlaki alanda ılımlı bir Kynikliği savunuyordu.

[3] Cassirer Ernst, An Essay On Man, Yale Üniversity press, s.10, London–1974

[4]-Cassirer Ernst, a.g.e, s.12, London–1974

[5]-Condillac, İnsan Bilgilerinin Kaynağı Üzerinde Bir Deneme, çev. Miraç Katırcıoğlu,s.22,İst.1989

[6]-Condillac,a.ge,s23

[7]-Burada biz özellikle Kilise teolojisini esas alan anlayışa dikkat çekmek istemekteyiz. Ancak Kilisenin ürettiği paradigma dışında kutsal kitaba eğilen, İncili Kilisenin ürettiği paradigma dışında algılayan anlayışlar da bulunmaktadır; ki biz de ileriki satırlarda Hegel’in Kilise eksenli İncil yorumlarına karşı İncili Kilise paradigması dışında anlamayı deneyeceğiz. Batı düşüncesinde Kutsal kitap eksenli çok değişik yaklaşımlar bulunmaktadır. Örneğin John Locke içimizdeki kutsal mumdan sözederken Tevrat’ta geçen “insan ruhunun Tanrının mumu” olduğu yolundaki sözünü esas alıyordu. (Süleymanın Meselleri XX,27) Locke göre “İnsanoğlu Tanrının onun için uygun gördükleriyle yeTinmeyi bilecek akla sahiptir, çünkü Tanrı insanları yaşamı kolaylaştırıcı şeyler ve bir erdem bilgisi ile donatmış; bu dünyada rahata erdirici koşulları ve daha iyiye giden yolu keşfedebilecekleri bir noktaya koymuştur. Şeylerin kusursuz ya da evrensel kavranışı için bilgileri ne kadar yetersizse de yaratıcılarının ve kendi yükümlülüklerinin ayırdına varmada duydukları büyük kaygılarını ayakta tutmaya elverişlidir. Yaradılışlarına arsızca başkaldırmaz ve ellerindeki nimetlerde savurganlık yapmazlarsa insanlar zihinlerini dolduracak yeterince malzeme bulabilir ve yeteneklerini çeşitli hoş ve doyurucu alanlarda kullanabilirler.”(İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Türkçesi, Meral Delikara Topçu, s.35, Ankara,1999,)

[8]-Hegel Tinin G., a.g.e, s.23

[9]-Hegel, Lectures on The Philosophy Of Religion, I, Edited by, Peter C.Hodgson, Translated by, R.F.Brown, P.C.HODGSON and J. M. Stewart, s.87, University of California Press, s.113 London–1995

[10]-Hegel, a.g.e, s.113–114

[11]-Hegel, Tinin G,s.35

[12]-Hegel, Tinin G., s.66

[13]-Hegel Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, s.76, İst.2004

[14]-Hegel Din Felsefesi üzerine derslerinde İslam’dan Aydınlanma Dini olarak sözeder. Yani Aydınlanmanın temel anlayışının bu dinden kaynaklandığını ima eder.

[15]-Hegel, Tinin G., s.34 

[16]-Hegel, Lectures, III, s.63

[17]-Hegel Lectures, III, s.368 Bu ayet John(Yuhanna) İncilinde şu şekilde geçmektedir.Ya Rab bize Babayı göster ve bize o yeter. İsa ona dedi Bu kadar zaman sizin ile beraberim de beni tanımadın mı ey Filipus? Beni görmüş olan Babayı görmüş olur; sen nasıl Babayı bize göster diyorsun? İman etmiyor musun ki ben Babadayım, Baba da bendedir. Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem fakat bende duran Baba kendi işlerini yapar”

[18]-Hegel tarihten değil tarih kavramından da sözeder.

[19]-Hegel, Lectures III,s.64, Lectures,II.s.93,

[20]-Hegel, Lectureas, III, s.204, 205, 206

[21]-Hegel, Tinin Görüngübilimi, s.66

[22]-Hegel, Tinin Görüngübilimi, a.g.e, s.145

[23]-E.Bloch’tan, Bumin Tülin, Hegel, ,s.15,İst.2001

[24]– Hegel, TininGörüngübilimi, s.49

[25]-Hegel, Tinin G., s.51–52

[26] -Hegel, Tinin G.,s.43

[27]-Hegel, Tinin G.,s.52

[28] -Hegel, Tinin G.,s.54

[29]– Hegel, Tinin G.,s.43

[30]– Hegel, Tinin G., s.24

[31]– Hegel, Tinin G., s.38

[32]-Töz arı yalın olumsuzluktur. Hegelde olumsuz kavramı oldukça sık kullanılmaktadır.Örneğin “Olumsuzun emeği, Olumsuzun gücü s.40,42 ayrıca bkz. s.30,31,38..39,40, 52

[33]-Kant, Religio­n Within The Limits Of Reason Alone,                 

[34]-Hegel Tinin G.,s.36

[35] -Lectures,III, s.77

[36]-Hegel,Tinin G.,132

[37]– Hegel Tinin G., s.139

[38] Bkz. Lectures: II, 424,Bkz. Lectures-II, Editorial intruction :s.50,268,

[39]-Gillespie Michael Allen, Descartes And The Orıgın Of Modernıty, Copyright 2002, Cited in John R. Cole, The Olympian Dreams and Youthful Rebellion of René Descartes (Urbana and Chicago: University of Illinois Press, 1992), 23.

[40]-“Her hikmeTin başı Allah korkusudur.” [Taberani, Beyhâki] Hâkim, Tirmizî ve İbn Lâl, İbn Mes’ûd’dan rivayet etmişlerdir. Feydu’l-Kadîr 3/574

[41]-Bkz. Tevrat TEKVİN-Bab–3/ 17,19

[42]-bkz. Tinin Görüngübilimi, s.135

[43]-Tanrı olan İsanın yani Tanrının çarmıha gerilmesi.

[44]-Hegel, Tinin G. s.135

[45]-Aydın Mahmut, Yahudi Bir Peygamberden Gentile Tanrıya: İsanın Tanrısallaştırılma Süreci/ İslamiyat, III, 2000, sayı 4, s.72)

[46]-Rab Arapça terbiye eden, düzenleyen, mürebbi anlamına gelir. Eski Araplar Babalarına Rab derlerdi. Çünkü Baba onların hayatlarını düzenlemede yol gösterir; onları eğitirdi. Daha sonra Tanrının bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Bu kavram Tanrının bir beşer gibi evlenip çocuk yaparak Baba olması anlamına gelmez. İnsanlardan Tanrının çocukları olarak sözeden ayetler de bu şekilde anlaşılmalıdır. Bunlar dinsel metaforlar; alegorilerdir. Edebi dilde de çokca rastlanır. Tanrını çocukları demek Tanrının kulları yarattıkları demektir.

[47]-Yuhanna,14: 8,9,10

[48]-Yuhanna,14: 10

[49]-Yuhanna: 14:16,17,25

[50]-Sönmez Bülent, Modern Batı Düşüncesi Hıristiyanlık ve Din Algısı, s.160

[51]    Platon/Eflatun Parmenides’de (çev.Saffet Babür, İst.1996) Bir(biricik varlık) kavramını tartışmaktadır.. O birliktir kendi kendindedir, bir baş­kası tarafından var kılınmamıştır, tükenmeyecektir, değişmeyen ve parçalanmayandır..

[52]    Durkheim-s.96

[53] Cassirer Ernst, An Essay On Man, Yale Üniversity press, 1974, Ayrıca bu konuda Durheim E. “Dini Hayatın ilkel Biçimleri, ve Bouatroux E.nin “Çağdaş Felsefede İlim ve Din” adlı eserlerinde çok daha detaylı açık­lamalar bulunmaktadır.

[54]    Armstrong Karen, Tanrının Tarihi, çev. Oktay Özel, Hamide Koyu­kan, Kudret Emiroğlu, s.18, Ankara,1998

[55] -Cassirer Ernst, İnsan Üstüne Bir Deneme, çev. Necla Arat, s.94 İst.1980 –“Sumpatheia ton holon” ifadesine yakından eğildiğimizde Sym ifadesinden yola çıkarak şu sonuçlara varırız. Symbio-nt: Ortakyaşar Symbiosis: Ortak yaşama, müşterek hayat, Symbol: Remiz, simge, temsil, Symmetr-ic(al):Uyumlu Sympath-etic: Başkalarının duygularına ka­tılan, acıyan, sevimli, sıcak. Symp hon-ic: Senfonik, uyumlu Smphy­sis: Bitiştirme Symposium: İçki âlemi, çeşitli yazarlar taraftarlarından aynı konuda yazılmış makaleleri bir araya getiren kitap..

[56]    Kutsal kitap Kuran’ın bu konuda çok önemli vurguları vardır.

[57]    Armstrong Karen,a.g.e, s.15

[58]-Bu konuda Modern Batı Düşüncesi Hıristiyanlık Ve Din Algısı adlı kitabımıza bakılabilir, İst.2008

[59]-Hegel, Tinin G, s.22

[60]-Hegel, Tinin G. s.27

[61]-bkz. Suruş Abdulkerim, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Türkçesi, Hüseyin Hatemi, s.40,İst.,1984

[62] -Suruş Abdulkerim, a.g.e,s.40-50

[63]-Suruş abdulkerim,Evrerin Yatışmaz yapısı, s. 56-57,,75.Ayrıca ayrıntı için bkz. Sadra, Hikmet-i Mütealiye,c.II, Beyrut tarihsiz,

[64]-Stalin Diyalektik Ve Tarihsel Materyalizm adlı eserinde bunu vurgulamaktadır. Ona göre köleliğin egemen olduğu toplumda kölelik normal ve ileri bir durumdur. Burjuva toplumunda ise burjuvanın egemenliği normal ve ileri kölelik sistemi kötü ve geridir. (Bkz. s.14–15,Eriş yay. İst 2003)

[65]-Camus A., Başkaldıran İnsan,çev.Tahsin Yücel, s.136, Ankara-1985

[66]-Bu konuda detaylı bilgi için bkz. -Rubenstein Richard L.,İsa Nasıl Tanrı Oldu,Çev.,Cem Demir­kan İst.,2004-Ataurrahim Muhammed,Bir İslam Peygamberi Hz.İsa, Çev., Kürşat Demirci, İst.,1985

[67] İsa peygamber için Hıristiyanlık tarihinde üretilmiş birkaç isim vardır. Bunların başında Mesih gelir. Kelime anlamı atanmış, kutsanmış ve takdis edilmiş kişi anlamına gelmektedir. Atanma ifadesi kimi kere krallar kimi kere rahipler için kullanılmıştır. Bu ifade genellikle tanrısal bir varlık olma şeklinde anlaşılmamıştır. Paul kimi kere Jesus kimi kere Christ isimlerini kullanmıştır.[67]

İkinci ifade Tanırının oğlu (The son of God)  ifadesidir. Bu ifade de önceleri asla ilahi bir varlık ya da tanrısal bir varlık olarak değerlendirilmemiştir.

Üçüncü ifade ise insanoğlu (The son of Man) ifadesidir. Bu ifade de İsa peygamber için kullanılmıştır. İncillerde İsa’nın kendini bu isimlerle adlandırdığına dair sözler bulunmaktadır.

İsa’nın kendisini insanoğlu olarak nitelemesi Tanrının oğlu ifadesinin bu ifadeye bağlı olarak yorumlanmasını gerektirir. İsa’nın insanoğlu olduğunun kabulü Tanrının oğlu ifadesinin bir mecaz olduğunu anlatır.

Bu konudaki ayetler şu şekildedir:

Başkâhin ayağa kalkıp İsa’ya, «Hiç cevap vermeyecek misin?» dedi. «Nedir bunların sana karşı ettiği bu tanıklıklar?»/İsa susmaya devam etti. Başkâhin ise O’na, «Yaşayan Tanrı adına sana yemin ettiriyorum, söyle bize, Tanrı’nın Oğlu Mesih sen misin?» dedi.
/İsa, «Söylediğin gibidir» karşılığını verdi. «Üstelik size şunu söyleyeyim, bundan sonra İnsanoğlu’nun, kudretli Olan’ın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde geldiğini göreceksiniz./Bunun üzerine başkâhin giysilerini yırtarak, «Tanrı’ya küfretti!» dedi. «Artık tanıklara ne ihtiyacımız var? İşte küfürü işittiniz./Buna ne diyorsunuz?» «Ölümü hak etti!» diye cevap verdiler./Bunun üzerine İsa’nın yüzüne tükürüp O’nu yumrukladılar.Bazıları da O’nu tokatlayıp, «Ey Mesih, peygamberliğini göster bakalım, sana vuran kim?» dediler. (Matta/26: 62–68)

Ayrıca Markos incilinde de benzer ayetler bulunmaktadır.

İsa, İnsanoğlu’nun çok acı çekmesi, ihtiyarlar, başkâhinler ve din bilginlerince reddedilmesi, öldürülmesi ve üç gün sonra dirilmesi gerektiğini onlara anlatmaya başladı./Bunları açıkça söylüyordu. Bunun üzerine Petrus O’nu bir kenara çekip azarlamaya başladı./Ama İsa dönüp diğer öğrencilerine baktı. Petrus’u azarlayarak, «Çekil önümden, Şeytan!» dedi. «Senin düşüncelerin Tanrı’nın değil, insanın düşünceleridir.» 34Öğrencileriyle birlikte halkı da yanına çağırıp şöyle konuştu: «Ardımdan gelmek isteyen, kendini inkâr etsin, çarmıhını yüklenip beni izlesin. 35Canını kurtarmak isteyen onu yitirecek; canını benim ve Müjde’nin uğruna yitiren ise onu kurtaracaktır. 36İnsan bütün dünyayı kazanıp da canından olursa, bunun kendisine ne yararı olur? 37İnsan, kendi canına karşılık ne verebilir? 38Bu vefasız ve günahkâr kuşağın ortasında, kim benden ve benim sözlerimden utanırsa, İnsanoğlu da, Babasının görkemi içinde kutsal meleklerle birlikte geldiğinde o kişiden utanacaktır.» Markos/8:31-38

[68]-Hick John, Hıristiyanların İsa’yı algılama biçimi ve bunun İslamın anlayışıyla karşılaştırılması, çev.Şaban ali Düzgün, İslamiyat,cilt3 s.4,ekim aralık/ 2000

[69]-Kuranda mesele şu şekilde betimlenmektedir. “Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır dedik” Bakara 2/36

[70]-“Âdem, Rabbi’nden emirler aldı; onları yerine getirdi. Rabbi de bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o tövbeleri daima kabul edendir, merhametli olandır.” (Bakara 2/37)Burada Âdemin dünyada da doğruyu yanlıştan ayıran bir ölçüsünün olduğunu göstermektedir. Bu yüzden “Rabbi yine de onu seçip tövbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.” (Taha 20/122)

“Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara “Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz dedik. “İnin oradan hepiniz, tarafımdan size bir yol gösteren gelecektir; Benim yoluma uyanlar için artık korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik. İnkâr eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır, onlar orada temelli kalacaklardır.” (Bakara 2/36–39) “Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz.” Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız” dedi.(Araf 7/24–25)

“Onlara şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size Benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur.

Benim Kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu görmeyen olarak haşr ederiz.” (Taha 20/123–124)

[71]-Yaratılış Böl.2/15,16,17

[72]-Yaratılış Böl.3/5,6

[73]-Şimşek Said, Yaratılış Olayı, İst.1998

[74]-bkz. Kuran-ı Kerim, Araf(7)11–25

[75]-Schuon Frithjof, Varlık, Bilgi Ve Din, Der. Ve çev. Şahabeddin Yalçın, s. 55, İst.1997

[76]-Hegel, Tinin G., s.28

[77]-Hegel, Tinin G s.31

[78]-Hegel, Tinin G s.31, (Oluş eğer bir süreç ise burada kendi den sözedebilir miyiz?)

[79]– Tez,antitez ve sentez için teslis ifadesini bizzat Hegel ifade etmektedir.

[80] -Hegel, Lectures-I, s.122,123

[81]-Hegel, Lectures III, s.244

[82]-Bu konuda ayrıntı için Peygamber ve Filozof adlı eserimize bakılabilir. Ank.2002

[83]-Tinin G.,s.135,136

[84]-Eylemi salt insanın dış dünya ile kurduğu fiziki bir ilişki oarak almamak gerekir. eskiler aklın eyleminden sözederler. Aklın eylemi felsefe yapmaktır. Aklın ve ruhun eylemlerini kavramaksızın insanın dışsal eylemini temellendirmek kısır bir yaklaşımdan öte anlam taşımaz.

[85]– Feuerbach “Hıristiyanlığın Özü”nde dini sadece Hıristiyanlık bağlamında değerlendirmektedir.

[86]-Hatta Marxı eksene alarak felsefe yaptığını zannedenler bile bu gerçeği asla gözden uzak tutmamalıdır. Örneğin Hıristiyanlığın kurtarıcının gelmesini dünyadaki kargaşa ortamının oluşması ve kötülüklerin artmasıyla ilintilendirmesi ile Marx’ın Sınıf çatışmalarının devrimin gelişini hızlandıracağı şeklindeki yaklaşımının örtüşmesi şaşırtıcı değildir.

KAYNAKÇA

BUMİN Tülin, Hegel,-Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi-İstanbul, Mayıs–2001

CAMUS Albert, Başkaldıran İnsan, Türkçesi, Tahsin YÜCEL, Ankara–1985

CONDİLLAC Etienne Bonnet De, İnsan Bilgilerinin Kaynağı Üzerinde Bir Deneme Çev. Miraç Katırcıoğlu, İst.1954

FEUERBACH, Geleceğin Felsefesinin ilkeleri, Türkçesi, Oğuz Özügül, İst.1991

HEGEL, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İst.2004

HEGEL, Lectures on The Philosophy Of Religion, I,II, III, Edited by, Peter C.Hodgson, Translated by, R.F.Brown, P.C.HODGSON and J. M. Stewart, University of California Press, London–1995

KANT, Religio­n Within The Limits Of Reason Alone,                

KİTAB-I MUKADDES, Tevrat, Zebur, İncil,Kitabı Mukaddes Şirketi

KOJEVE Alexandre, Hegel Felsefesine Giriş, Çeviren: SelahatTin Hilav, İstanbul–2000

KURAN’I KERİM TÜRKÇE MEALİ, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır

LOCKE J. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Türkçesi, Meral Delikara Topçu, Ankara,1999,

MARX, Özel Mülkiyet Ve Emek, Üçüncü Elyazması-Hegel Diyalektiğinin Ve Genel Olarak

Hegel Felsefesinin Eleştirisi-

Molla SADRA, Hikmet-i Mütealiye, Beyrut tarihsiz,

SÖNMEZ Bülent, Modern Batı Düşüncesi Hıristiyanlık Ve Din Algısı, İst.2008

SURUŞ Abdülkerim, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Hüseyin Hatemi, İstanbul,1995

 

Bir yanıt yazın