Kutsalın kokusu: İbn Arabi’yi not etmek
Çoğu modern yazar, Tanrı’nın modern insan için erişilmezliğinden yakınır. Yakın tarihte kutsalın haklarının tartışmasız en önde gelen savunucusu olan Frithjof Schuon’un dediği gibi, modern insan kutsalın kokusunu kaybetmiştir. Ancak bunun nedeni Tanrı’nın saklanmayı seçmesi mi yoksa insanın lütuf almaktan yoksun olması mı? Kutsaldan arındırılmış bir dünya öngören günümüzün baskın düşünce biçimleri karşısında kutsal ya da aşkınlık duygusunu geri kazanmak mümkün müdür? Önemli modernist ve postmodernist düşünürlerin çoğu aşkınlık/kutsal seçeneğinin kendileri ve modern eğitimli insan için kapalı olduğunu düşünmektedir. Ancak bu durumda yapılması gereken, tüm geleneklerden sayısız insan kuşağının tanıklık ettiği bin yıllık sezgileri ifade eden aşağıdaki gibi ifadeleri anlamaktır:
– Tanrı’da yaşıyor, hareket ediyor ve varlığımızı sürdürüyoruz. (Elçilerin İşleri 17:28)
– Allah hakkında hiçbir şüpheye yer yoktur. (El-Kuran)
– Allah apaçık gerçektir. (El-Kuran)
– Varlıklar varlıklar uğruna değil, Benlik uğruna sevilir. (Brihadaryanaka Upanisad)
– Ne kadar küfrederlerse, Tanrı’yı o kadar överler. (Meister Eckhart)
– Tanrı’nın olmadığı yerde insan var olamaz. (Berdyaev)
– Biz her şeyi Tanrı’da görürüz. (Melebranche)
– Önce Allah’ı görmeden hiçbir şey görmüyorum (Ebu Yezid Bistami)
Eğer tüm gelenekler kişisel Tanrı’ya olmasa da Mutlak/Tanrı’ya/Ruh’un aşkınlığına olan inancı sürdürdüyse, aynı şeyin doğruluğu ya da önemine ilişkin modern çekinceleri nasıl anlamlandırabiliriz?
Sanırım İbn Arabî’nin Tanrı’yı Hakikat ile özdeşleştirmesine dikkat edersek, bu tür ifadeleri seküler akademi için daha anlaşılır kılabiliriz.
İbn Arabî Tanrı’yı Mutlak için kullandığı isim olan El-Hak dediği Hakikat ile bir tutar. Teolojide ön plana çıkan kişisel Tanrı’yı, Yüce İlke’nin kendisinden ziyade Mutlak’ın ilk belirlenimi -vahidiyet mertebesi- olarak görür ve bu hamlesi onu literalist ve düalist teolojiye yönelik modern eleştirilerin çoğuna karşı savunmasız kılar. Tanrı’nın yaratıcılığına herhangi bir faydacı motif atayamayız. Gerekirse estetik bir fenomen olarak dünyaya rıza gösterebilir ya da onu meşrulaştırabiliriz (Nietzsche’nin aksine, her şeyin içsel ilahi gerçekliğini gördüğü için hiçbir yerde leş ya da çöp görmeyen bir adam için her şeye koşulsuz evet demek mümkündür). İbn Arabî’ye göre Tanrı, yaratıcılığın kendisidir; yaratmaktan asla vazgeçmez ve onu yok etmekten veya yeniden yaratmaktan / sürdürmekten asla vazgeçmez ve her şey benzersiz, tekrarlanamaz olduğu için asla kopyalar yaratmaz. Güzel ve İyi, ışıma ve ifade arayışındadır. Tanrı saf sevinçtir ama cömerttir ve bu nedenle onu paylaşmaya ihtiyaç duyar ve bu nedenle bilenlerin çoğulluğunu ya da bu sevinci bir dereceye kadar paylaşan dünyayı yaratmıştır. Tanrı Her Şeye Gücü Yetendir ve yaratılışın aynası aracılığıyla Kendisini ifade eder veya Kendisini tefekkür eder.
İbn Arabi için dünya nihayetinde bir Gizemdir, Gizemlerin Gizemidir ve hiçbir rasyonel veya bilimsel yaklaşım onu nihai olarak ve tamamen gizeminden arındıramaz. İnsanın son durağı şaşkınlıktır ve kaderi durmaksızın seyahat etmektir. Dünya sürekli olarak gizemini korumaktadır ve bir merak nesnesi olmaktan asla vazgeçmeyecektir. Aşk hiçbir zaman doyuma ulaşmayacağı ve insanın Mutlak’ı arayışı sonsuza dek durmayacağı için insan durmaksızın seyahat etmelidir.
Şeyleri anlamak için aklı araç olarak kullanan teoloji veya rasyonalist felsefe yalnızca zihinsel yapılarla ilgilenebilirken, derinliği ve bütünlüğü içindeki Gerçeklik onlardan kaçar. Yaşam, Marcel’in iddia ettiği gibi bir sorun değil, bir gizemdir, aksine tadını çıkarmamız gereken bolca neşe ve mutluluktur. Bizden belirli bir mantıksal ya da felsefi problemi çözmemiz değil, derin, neşeli ve estetik bir şekilde yaşamamız istenmektedir. Tek başına Gerçek, tezahür eden ve etmeyen her şeyin gerçekliğidir ve onu oluşturur ve tüm algının, hayal gücünün ve tasavvurun nesnesidir. Gerçek olan, kavramsal düşünce vasıtasıyla inşa edilen her şeyden öncedir ve her şey, düşünülebilir ve hayal edilebilir her varlık yok olduktan sonradır. İhtiyaç duyulan sadece alıcılıktır, cilalı bir kalp aynasıdır ve Tanrı bunu öğretecektir. Tanrı’nın varlığı üzerine salt teolojik ve felsefi perspektiflerden kısır bir tartışmaya gerek yoktur. Bizim işimiz günlük olayların yoğun bir şekilde bilincinde olmaktır. Dünyayı, algı kapılarını temizledikten sonra ardına kadar açık gözlerle görmektir, böylece perdeler kalkar ve “kişi her şeyi kendisi gibi görür, Sonsuz”, ilahi tecelliyatın ya da epifanilerin mekânı olur.
Bilim ve rasyonel düşünce evrenin ve yaşamın üzerindeki gizem perdesini kaldırmamıştır. Bu noktayı kabul edecek kadar alçakgönüllü olunduğu sürece, kişi aşkınlığın düpedüz inkârcısı ya da düpedüz ateist olarak etiketlenemez. Tanrı, kimsenin yok olmasını ya da çözülmesini istemeye gücünün yetmeyeceği bir Gizem ya da Varlığın Derinliğidir. Biz onun tarafından kucaklanırız ya da o bizim Çevremizi oluşturur. Benlik bizim öznelliğimiz, yaşamımızın ta kendisidir.
İbn Arabî dünyaya bakmak için yeni ya da paralel bir teori sunmaz, daha fazlasını sunar – yeni bir algı penceresi açar ve olayları insan gözünden daha büyük bir gözle görürüz – tabiri caizse ilahi gözlerle. Aslında, Som Raj Gupta’nın The Word Speaks to the Faustian Man adlı eserinde belirttiği gibi, Sankara gibi bilgeler için Vahyin işlevi tam da budur – dilsel kavramsal yapılarımızı yapıbozuma uğratmak ve şeyleri oldukları gibi ortaya çıkarmak ya da kendini ortaya çıkaran veya ifşa eden şeye açık olmak. İbn Arabi’nin Üniteryanizm tanımını “İslami Tevhid(birlik) kavramı” ya da benzeri bir şey olarak etiketleyemeyeceğimize haklı olarak işaret edilmiştir.
“Sadece tek bir gerçeklik vardır ve bu gerçeklik tüm insan görüşlerini aşar” tezini kategorilerin en evrenseli olan varlık ya da oluş üzerine inşa eder. Ona göre Kur’an, Hakikat veya Varlık hakkındaki diğer perspektifler arasında bir perspektif değil, sadece Hakikat veya Gerçekliğe açık olmak için bir davettir. İbn Arabî’ye göre sadece Mutlak olan mutlaktır ve bu da hiçbir dinin, felsefenin, ideolojinin veya dünya görüşünün mutlak hakikat iddiasında bulunamayacağı anlamına gelir. İbn Arabî’ye göre, Buda’nın ifade ettiği gibi, görüşlere bağlanmak tavsiye edilemez. Ona göre bir gnostik, sınırlayan tüm inançlara bağlanmayı aşmalıdır. İslam’ın formunu derinlemesine kavrayıp Süpformal Öz’e (Biçimüstü Öze) erişerek, Muhammedan makamı olarak adlandırdığı kavrayışa ulaşır. Bu makamı, hiçbir şeyin sahibi olmadığı ve dolayısıyla Hakikat’i en mükemmel şekilde yansıttığı bir durum olarak alır.. Bu makam, herhangi bir ilahi isim veya sıfata göre tanımlanmaz, ancak bütün bakış açılarını veya makamları bir araya getirir.
Böylece İbn Arabî’de bugün (Heidegger’in şikayet ettiği gibi tanrıların kaçtığı çağda) bize lütuf alma, her şeyi bir teofani ve her olayı Sevgili’den bir mesaj olarak görme imkanını nasıl açabileceğini görürüz. Bu, bugün bizi karşı karşıya bırakan anlamsızlık ve umutsuzluk çıkmazından kurtulmanın muhtemel bir yolu olabilir.
