Vitrindeki Bilim Adamı ve Sanatçıları Neden Ciddiye Almamalıyız?

0
populerkultur

Ahlak ve hukukun itibarsızlaşma süreci

Bugün Türkiye’de yaşanan tabloyu bir “çöküş” olarak değil, küçük bir azınlığın eliyle doğallaştırılmış bir yozlaşma süreci olarak görmek gerekir. Medyadan akademiye, bilimden hukuka kadar birçok alan, ahlaki omurgasından uzaklaşmış durumda. Fakat bu durum bir anda ortaya çıkmadı; yıllar içinde bazı uygulamalar, ödüllendirme biçimleri ve ilişkiler ağları üzerinden kendiliğinden yerleşti.
Artık yozlaşma bir istisna değil, “normal” bir toplumsal davranış gibi algılanıyor.

Ahlaki Değerlerin Gizli Aşınması

Sık sık “hukuk yozlaştı” deniyor, oysa hukuk yozlaşmaz; yozlaşan, hukuku temsil eden insandır. Ama bu fark artık ayırt edilmiyor.
Birinin yetkinliğiyle değil, yakınlığıyla bir yere geldiğini gören insanlar, içten içe şu soruyu soruyor: “Demek ki adaletin ya da erdemin bir karşılığı yok.” İşte yozlaşma tam da bu farkındalık yitiminde kök salıyor.

Bugün toplumun büyük bir kısmı, aslında erdemli olmanın değerini yitirdiği kanaatine sahip değil; ama her gün tanık olduğu örnekler, bu kanaatin yavaş yavaş yerleşmesine yol açıyor.
Birinin liyakatsiz biçimde yükseldiğini gören genç, farkında olmadan bu düzenin “doğal” olduğuna inanmaya başlıyor. Böylece yozlaşma dayatılmıyor — örneklerle besleniyor, davranışla yerleşiyor.

Medyadaki Akademisyenler ve Hakikatin yitimi

Bu sürecin en görünür yüzü medya. Ekranlarda hep aynı yüzler, aynı sesler var. Programcılar genellikle fikir üretmekten çok, tanıdıkları çevreyi korumakla meşgul. Kimin konuşacağına, kimin “uzman” sayılacağına çoğu kez üst siyasi mekanizmalar karar veriyor. Bu nedenle medya, hakikatin değil, otoritenin yankı odası haline geldi. Oysa 20–25 yıl önce, farklı görüşlerin çatıştığı, gerçekten entelektüel düzeyi yüksek tartışmalar izlenebiliyordu. Bugün farklılık yalnızca dekor olarak kullanılıyor. Karşıt görüş, yalnızca sistemin çoğulculuk iddiasına malzeme sağladığı sürece var. Gerçek eleştiri ise dışarıda bırakılıyor.

Bu zihniyet akademiye de sirayet etti. Artık bilgiyle değil, sadakatle değer kazanılıyor. Ekranlarda bilimsellikten uzak, ama görünürlükten beslenen akademisyen figürleri boy gösteriyor.
Onların kitapları çok satıyor, çünkü medya onları parlatıyor. Böylece bilimsel üretim değil, görünürlük üretimi önem kazanıyor. Genç akademisyenler bu tabloyu gördükçe, sessiz bir hayal kırıklığı yaşıyor. Birinin unvanını yetkinlikle değil, ilişkilerle kazandığını gördüğünde, bu sistemin normal olduğuna inanıyor.
İşte yozlaşma tam da burada derinleşiyor — inandırıcı örnekler yoluyla.

Vitrindeki Bilim Adamı ve Sanatçıları Neden Ciddiye Almamalıyız?

Türkiye’de “bilim insanı” denilen kesimin büyük bir bölümü, bilimin ruhundan çok, onun dış görünüşüne sahip. Laboratuvarı, unvanı, kadrosu var; ama hakikati arama derdi yok. Bilim, onlar için bir meslek, bir geçim kapısı, bazen de bir statü aracına dönüşmüş durumda.

Ciddiye alınması gereken bilim insanı, yanılmaktan korkmayan, fikrini sınamaya açık, eleştiriyi düşmanlık saymayan kişidir. Oysa bizde çoğu akademisyen, eleştiriden kaçan, düşünceyi değil, konumunu korumaya çalışan bir zihniyetle hareket ediyor. Onlar için asıl mesele bilmek değil, “bilim insanı gibi görünmek.”

Bu yüzden Türkiye’de akademik alan, gerçek düşünürlerin değil, bürokratik bilginlerin egemenliğinde. Bunlar ya mevcut yapıya destekçi ya da muhalif olarak öne çıkıyorlar. Aslında bilimsel açıdan birbirlernden farkları olmuyor. 

Yazıyorlar, okuyorlar; ama hep ya bir şeyi savunmak ya da bir şeye karşı çıkmak refleksiyle hareket ediyorlar. Bu refleksin dışına çıkamadıkları için, okudukları ve yazdıkları şeylerin ruhuna nüfuz edemiyorlar. Düşünceyi bir araştırma alanı olarak değil, bir mücadele aracı olarak görüyorlar.

Bu nedenle ürettikleri metinler, çoğu zaman basit, yüzeysel ve ciddiyetsiz oluyor. Çünkü hakikati arayan bir konumda değiller; ideolojik önyargılarla hareket ediyorlar. Düşünce, onlar için bir keşif değil, bir savunma hattı.

Gerçek bilimsel üretim, insanın kendi kanaatleriyle de hesaplaşabilme cesaretini gerektirir. Bizde ise “düşünmek” çoğu zaman zaten inanılanı doğrulama çabası hâline gelmiş durumda. Bu da bilimi, bilmekten çok “taraf olma” işine indirgemiştir.

Gerçek bilimsel üretim, özgürlüğü ve eleştiriyi gerektirir. Oysa burada çoğu akademisyen, hem özgürlükten hem eleştiriden korkuyor. Çünkü eleştirinin olduğu yerde konfor kalmaz; sorgulamanın olduğu yerde makamlar sarsılır.

Bu yüzden Türkiye’de bilimsel üretimin büyük bölümü, aslında statü koruma refleksiyle yazılmış metinlerden ibarettir. Bilimsel makale sayısı artar, ama düşünce kalitesi düşer. Üniversiteler üretir gibi görünür, ama aslında “dosya doldurur.”

Sanat alanında da aynı şey var. Mesela egemen paradigma – bu sadece iktidara ait bir şey olarak söylemiyorum – egemen düşünsel yapı diyelim ona biz, ki bu çoğu kere maddeci pozitivizm ekseninde gelişiyor.
Bunların eserleri, hatta sanat alanında, müzik alanında da bu böyle. Kendi mentalitelerine uygun insanların eserleri televizyonlarda reklam ediliyor, marketlerde eserler satılıyor.
Ya da sanatçı olarak, gençlere rol model olarak öne koydukları birkaç tane aykırı tip oluyor. Bunların da zaten daha sonra hayatlarına baktığımızda çok ciddi sıkıntılı yaşamları var.
Kumar bağımlısı olanlardan, uyuşturucu müptelası olanlardan, hayatı kaymış insanlar var. Yani vitrinde sanatçı olarak öne çıkarılanların çoğu hayatı kaymış insanlar. Ve bunlar magazin programlarıyla parlatılıyor; sanki çok renkli bir hayat varmış gibi. Yani bu da ayrıca sanat alanında da çok ciddi bir yozlaşma olduğunu gösteriyor.

Aslında sanat alanında yozlaşma yok. Sanatta asla yozlaşma yok. Gerçek sanatçılar her zaman var bu toplumda. Ama sanat diye üretilen şeyler, radyolarda dinlediğimiz şeyler, hep belli kesimlerin ürettiği şeyler. Ve gençlere bunlar sunuluyor.

Şimşirgilin Hezeyanları

En son örnek, bu Şimşirgil denilen bir tarihçiye ait. Bu tarihçi, Sumut filosuna katılan insanları, kadın ve erkekleri, son derece çirkin bir biçimde fuhuş yapmakla suçlayarak bir eleştiri getiriyor. Güya bunu da din adına yapıyor. Bu adam, yakın zamanlara kadar muhafazakar ya da iktidara yakın televizyon kanallarında “büyük tarihçi” diye parlatılıyordu. Ama çektiği bir videoda homo sapiens kavramını bile bilmediğini açıkça ortaya koydu. Bir tarihçinin, üstelik profesör unvanına sahip, yetmiş yaşına dayanmış bir akademisyenin homo sapiens kavramını bilmiyor olmasının anlamını varın siz değerlendirin. Bu bile ne kadar trajik bir durumda olduğumuzu ve burada söylediklerimizi doğruluyor.

Değerin Dönüşümü

Bugün insanlar için değerli olan bilgi değil, görülmek. Eskiden bir yazarla, düşünürle, sanatçıyla fotoğraf çektirmek bir onurdu; şimdi herkes siyasilerle, bakanlarla, il başkanlarıyla poz veriyor.
Çünkü o fotoğraf, sosyal medyada paylaşıldığında kişiye bir “itibar görünümü” kazandırıyor. Bir arkadaşımın imza gününde bunu çıplak biçimde gördüm: Oraya gelen bir siyasetçiyle herkes fotoğraf çektirirken, kitabını yazanla kimse ilgilenmedi. Bu tablo, düşüncenin değil, gücün etrafında dönen yeni bir itibarı anlatıyor. Siyasal iktidar artık bir amaç değil, kişisel yükselişin basamağı hâline gelmiş durumda.

Sonuç  

Türkiye’de yaşanan sorun, ahlakın ve hukukun gerçekten yok olması değil; onların etkisiz olduğu düşüncesinin davranışlar içinde yerleşmesidir. Bu inanç, yukarıdan dayatılmadı; örneklerle, ödüllendirme biçimleriyle, sessiz kabullerle hayatın içine sızdı. Fakat bu sürece rağmen toplum bütünüyle teslim olmuş değil. Hâlâ düşünen, üreten, hakikati savunan insanlar var.
Ve her ne kadar onların sesi gürültü içinde kaybolsa da, bu sessiz direniş, yozlaşmanın en büyük karşılığıdır. Gerçek ahlakın gücü, yasayla değil, davranışla; sloganla değil, temsiliyet ile yayılır.
Bir toplumun yeniden ayağa kalkması da, tam burada temsilin gücünden doğar.

Bir yanıt yazın