Türkiye’de Bilimsel Zihniyet Neden Gelişmez?

0
musluman-kulturde-cemaat-olgusu-ve-cemaatcilik-3-3952

Türkiye’de bilimsel düşüncenin gelişmemesinin ardında birkaç temel neden var. Her şeyden önce ideolojik şartlanmışlık ve kamplaşma, düşüncenin önünü tıkıyor. Akademik ortam, özgür düşüncenin değil, hizalanmış fikirlerin alanına dönüşmüş durumda. Birçok akademik ünvan sahibi şahıs, bir grubun, bir çevrenin, bir düşünce çizgisinin temsilcisi olmayı başkasını dışlamayı gerektirdiğini sanan bir anlayışa sahip. Bilimsel tutumun gerektirdiği tarafsızlık, merak ve sorgulama isteği bu ortamda giderek yok oluyor.

İkinci olarak, köksüz bir bilim anlayışı egemen. Bilgi, kendi tarihsel ve kültürel bağlarından koparılmış durumda. Böyle olunca bilimsel üretim, yüzeysel ve mekanik bir hâl aldı. Bilim, sadece teknik fayda üreten bir alan olarak görüldü; oysa kökleriyle bağını kaybeden bir düşünce ne derinlik kazanabilir ne de kalıcılık. Modernleşme sürecinde bilim, geleneğin devamı olarak değil, adeta onun alternatifi olarak kurgulansa da kendi hatalarını farkeden bir gelişme gösterdi.. Bizde ise böyle bir bilim geleneği Osmanlının son dönemlerinden itibaren asla olmadı..Sadece bireyse sıçramalar ile yol alındı..

Üçüncü olarak, Batı karşısındaki aşağılık kompleksi hâlâ belirleyici. Kendi imkânlarına güvenmeyen bir zihniyet, başkasının yöntemini ve bakışını sorgulamadan benimsiyor. Özgün düşünceye cesaret edilemiyor. Kökü kendinde olmayan bir bilim, ister istemez başkasının onayına muhtaç hâle geliyor.

Dördüncü neden ise kendi geleneğine yabancılaşmış bir akıl. Kendi kültürünü, dilini, düşünce mirasını tanımayan; hatta ondan utanan bir akıl… Böyle bir akıl, ne taşıyıcı ne de dönüştürücü olabilir. Sonuçta üniversiteler, biçimsel olarak varlıklarını sürdürse de, entelektüel yaratıcılık ve derinlik üretemiyor.

Ama bütün bunların ötesinde, Türkiye’de bilimin gelişememesinin asıl sebebi hakikat talebinin kaybolmuş olmasıdır.
Bugün akademide bir şey öğrenmekten çok, kendi düşüncesini doğrulatma anlayışı hâkim. Hakikati aramak yerine herkes kendi hakikatini ilan ediyor. “Bu bendense doğrudur, değilse yanlıştır” mantığı neredeyse refleks hâline gelmiş durumda. Böyle bir zeminde, farklı düşünen, eleştiren, sorgulayan kimseye yer kalmıyor.

Her grup, her ideoloji, her cemaat, kendi dışındakini “sapmış”, “yobaz”, “kâfir” ya da “din dışı” diye yaftalıyor. Düşünce, bu etiketlerin gölgesinde kısırlaşıyor. Oysa bilim, tam tersine, farklı olana yaklaşma cesaretidir. Eleştiri ve diyalog olmadan, hakikat karşısında kendini riske atmadan düşünce gelişmez.

Hele ki üniversitelerde bu ideolojik kamplaşma, belli grupların ve cemaatlerin eline geçmişse, artık orada bilimin değil, tek tipleştirme ve kontrol etme arzusunun egemen olduğu bir düzen kurulur. Yönetim, liyakat yerine sadakati ölçü alır. Sorgulayan insanlar sistemin dışına itilir. Bu da kaçınılmaz olarak çeteleşmeyi ve gruplaşmayı hızlandırır.

Zamanla bilim tamamen bir yana bırakılır; üniversite, rant paylaşımının döndüğü bir alana dönüşür. “Dava” ve “hizmet” söylemleriyle hareket eden yapılar, kısa sürede menfaat ağlarına evrilir. Başlangıçta bir inanç ya da ideolojik dayanışma görüntüsü altında hareket eden gruplar, sonunda çıkar ortaklıkları etrafında toplanır. Bilimsel üretim, etik sorumluluk ve kamu yararı unutulur; geriye sadece güç, makam ve para kalır.

Eğer bu yapılar, siyasal iktidarla da bağ kurarlarsa, artık “dokunulmaz” bir statü kazanırlar. Devletin bilime, araştırmaya, eğitime harcadığı kaynaklar bu çevrelerin cebine akar. Üretilen işler göstermeliktir: birkaç konferans, birkaç formalite yayın… Ama gerçekte üniversite bir rant merkezine, tabiri caizse Ali Baba’nın çiftliğine dönüşür.

Bu tablo, yalnızca bilimin değil, toplumun vicdanının da yitimidir. Çünkü üniversite, toplumun kendini sorguladığı ve yenilediği son sığınaktır. Orası yozlaştığında, hakikatle bağ kopar.

Bugün ciddiye alınması gereken şey unvanlar değil, düşüncenin özgünlüğü ve içtenliğidir.
Bilim, ancak kendini sorgulayabilen, farklı olana kulak verebilen bir akılda gelişebilir. Aksi hâlde üniversiteler duvardan, kürsüler ise dekorasyondan ibaret kalır.

Bir ülkenin gerçek ilerlemesi, biliminin özgürlüğüyle ölçülür.
Bilim özgür değilse, hiçbir gelişme kalıcı değildir.

Ne Yapmalı?

Artık bu düzenin sorgulanması ve yeniden yapılanması bir tercih değil, zorunluluktur.
Bu ülkede bilimsel üretimi gerçekten değerlendirecek bir mekanizma kurulmalıdır. Üniversite yöneticilerinin, siyasal iktidara bağlılık ekseninde değil, liyakat ve bilimsel yetkinlik temelinde seçilmesi gerekir.

Üniversitelerdeki yöneticileri, dekanları, rektörleri ve yönetim kadrolarını denetleyecek bağımsız bir üst denetim yapısı oluşturulmalıdır. Çünkü üniversiteleri kaybettiğimizde, aslında özgürlüğümüzü kaybederiz. Bilimsel özgürlüğünü yitiren bir toplumun, siyasal gücü de uzun sürmez.

Bugün seçimlerde kazanılan başarılar, bilimsel alanlardaki yozlaşma nedeniyle, bizzat üniversiteler eliyle heba ediliyor. Mevcut yapı, sadece bilimi değil, siyasal istikrarı da tüketen bir hâl almış durumda.

Bu yüzden acilen, bütün üniversite yönetimlerinin yeniden denetlenmesi, YÖK’ten ÖSYM’ye kadar bütün yapının ıslah edilmesi gerekir. Cemaat, grup veya örgüt bağlantısı üzerinden hiçbir yönetici atanamamalı; atamalarda tek ölçü liyakat, etik duruş ve bilimsel yeterlilik olmalıdır.

Üniversiteler, sadece belli çevrelerin gücünü pekiştiren yapılar olmaktan çıkarılmalı; yeniden düşüncenin, özgürlüğün ve ortak aklın mekânı hâline getirilmelidir.

Unutmayalım:
Bugün görev yapan pek çok yönetici, bir zamanlar kendileriyle aynı fikirde olmayan hocaların yönettiği üniversitelerden mezun oldular. Bu bir tehlike değil, tam tersine demokrasinin gücüdür.
Her insan yönetici olabilir, her görüş temsil edilebilir; yeter ki hukuk işletilsin, liyakat esas alınsın ve istismar edenler hesap versin.

Bu ülkenin geleceği için, üniversitelerin denetlenebilirliğini sağlayacak akil heyetlerin kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur.
Çünkü bilim özgür değilse, hiçbir gelişme kalıcı değildir.

Bir yanıt yazın