mekruh-ne-demektir-hukmu-nedir

Sözlükte “çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk içermek” gibi anlamlara gelen kerh (kürh, kerâhet, kerâhiyet) kökünden türeyen mekrûh kelimesi “içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü görülen şey” demektir. Aynı kökten türeyen kerîhçirkin görülmüş, hoşa gitmeyen şey”, ikrâh da “bir kimseyi istemediği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zorlamak” anlamına gelir. Usûl-i fıkıh terimi olarak mekruh genellikle “şâriin (kanun koyucunun) yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil” şeklinde tarif edilir. Fıkıh usulünde “teklifî (sorumluluk gerektiren) hüküm” başlığı altında şâriin mükelleften bir işi yapıp yapmamasını istemesi veya onu serbest bırakması beş ana ihtimale göre ele alınır. Kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmasını istedikleri vâcip (farz), kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmasını istedikleri mendup, kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını istedikleri haram, kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmamasını istedikleri mekruh ve serbest bıraktıkları mubah terimiyle ifade edilir. (DİA. Mekrûh md.)

Mekrûh kelimesi Kur’an’da sâdece bir yerde geçmektedir. “Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir (mekrûha).“(İsra 17/38). Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de kerh kökünden türemiş kelimeler çok kullanılmıştır. “Hoşunuza gitmediği halde (kürhun) savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz (tekrahu) mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(Bakara 2/216). “Ey iman edenler! Kadınlara zorla (kerhen) vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (kerihtumuhunne) (biliniz ki) Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış (tekrahu) olabilirsiniz.”(Nisa 4/19).

Mekruh tenzîhen mekruh ve tahrîmen mekruh olmak üzere iki kategoride değerlendirilmiştir. Tenzîhen mekruh helâle yakın mekruh, tahrîmen mekruh ise harama yakın mekruh demektir. “Kişi, kardeşi izin vermedikçe, kardeşinin alış-verişi üzerine alış-verişe girişmesin ve dünürlük üzerine dünürlük yapmasın.” (bk. Buhârî, Nikâh, 45; Müslim, Büyü’, 8, Nikâh, 38, 49). Allah ve Rasûlü’nün bir fiilin yapılmamasını, kesin ve bağlayıcı tarzda istemiş olmakla birlikte, bu istek haberi vahit gibi zannî bir delil ile sabit olmuşsa, buna “tahrîmen (harama yakın) mekruh” denir. Bu hadiste tahrîmen mekruha işaret edilmektedir. Tahrîmen mekruh işlenmesi cezayı gerektireceği ancak delil kati olmadığı için inkâr edilmesinin küfrü gerektirmedigi belirtilmiştir. “Soğan ve sarmısak yiyen kimse, mescidimize gelmesin, evinde otursun.” (Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvud, Et’ime, 41). Allah ve Rasûlü’nün koyduğu yasağın, kesin ve bağlayıcı nitelikte olmaması halinde, fiil “tenzihen (helâla yakın) mekruh” adını alır. Camiye gidecek kimsenin soğan ve sarmısak vb. kokusu çevreyi rahatsız edecek şeyleri çiğ olarak yemesi gibi. Tenzîhen mekruhu işleyen cezalandırılmaz ve kınanmaz. Ancak her ikisini terkeden övülür.

Mekruh ile haram arasında biraz yakınlıklar bulunmaktadır. İkisi de yasaklanmış, çirkin görülmüş ve yapılması hoş karşılanmamıştır. Haram Allah ve rasulünün kesin, kati delille yasakladığı fiilleri kapsamaktadır. Size…haram kılındı (Nisa 4/23), öldürmeyiniz (En’am 6/151), haram kılmayınız (Mâide 5/87), helâl olmaz (Bakara 2/230), “Müslüman bir kişinin malını onun gönül rızası olmaksızın (almak) helâl olmaz” (Ahmed b. Hanbel, V, 72) gibi kesin ifadeler harâm olduğunu gösterir. Mekruhtaki yasaklık ise haramdaki kadar kesin ve bağlayıcı değildir. Bir fiilin kerahet derecesinde yasak oluşu ayet ve hadislerde kullanılan bazı ifadelerden ve kastedilen kavramlardan anlaşılır. Kerahet lâfzının veya kesin haramlık bildirmediğine dair bir karine bulunan nehiy sıygasının kullanılması, ya da nassla fiili yapmamayı özendirici ifadelerin yer alması, mekruhu haramdan ayıran belli başlı özelliklerdir. Bir fiilin mekruh olarak değerlendirilmesi için bazı temel şartlar vardır. Genel olarak şöyle sıralanmaktadır:

1). Kesin yasak anlamına gelmeyecek bir bağlamda “kerh, kerâhe, mekruh” lafzını kullanması: Hz. Peygamber’in, “Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi -ödenmesi gereken hakkı- önlemeyi ve -hak edilmeyen şeyi- istemeyi haram kılmıştır. Onun bunun dediklerini (dedi-kodu) aktararak vakit geçirmeyi, (gereksiz) çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için mekruh görmüştür (Buhârî, Zekât, 53; Müslim, “Akzıye”, 10, 13, 14)  hadisin son cümlesinde “mekruh” kelimesi kullanılmıştır.

 2). Yasaklayıcı bir sîga kullanmakla beraber bunun haramlığı değil, mekruhluğu ifade ettiğini gösteren başka bir delil bulunması.Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın.” (Cum’a 62/9). Burada alışverişi bırakınız emri alışveriş yapmayınız mânasına gelen, cuma namazı esnasında bu işi yasaklayan bir ifadedir. Ancak başka deliller ve ayetin bağlamı, bu yasağın bizzat alışverişin kötü görülmesi sebebine değil, sorumlu kimseyi cuma namazının edasından alıkoyması gerekçesine bağlı olduğunu göstermektedir.

3). Bir fiilin yapılmaması için özendirici ifade kullanması. “Mehrin (veya nikâhın) en iyisi kolay olanıdır.” (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 31). Bu hadiste mehirde kolaylaştırma yolunun özendirilmesi, zıt anlamıyla mehir miktarında aşırıya gitmenin hoş olmadığını, mekruh olduğunu göstermektedir.

Mekruh; Müslüman’a yakışmayan, hoş görülmeyen, çirkin kabul edilen şey demektir ama haram düzeyinde değildir. Mesela; haram yüz ağırlıklı bir kabahat demekse mekruh duruma göre yetmiş, seksen, altmış, elli, kırk düzeyinde görülebilir bir kabahat kâbul edilebilir. Haram ayıp, yakışmayan, çirkin, ölçüyü aşmak gibi kavramlarla ifade edilebilir. Bu sebeple haram işleyen birisi çok ağır bir suç işlemiş, cehenneme girmeyi hak etmiştir. Tevbe istiğfar etmelidir. Mekruh işleyen birisi ise o hatayı düzeltmesi gereken bir iş yapmıştır, denir. Esasen Müslüman ne haram işler ne mekruh işler. Aslında haram çizgiyi aşmaktır, mekruh çizgiye yakın yerlerde dolaşmak demektir. Ancak şunu da bilmemiz gerekiyor ki mekrûh yapılmaması gereken bir iştir. Genel olarak mekrûh denildiği zaman sanki mübah imiş gibi algılanıyor. Bu doğru değildir. Mekrûhtan da kaçınılması gereklidir. Çünkü mekrûh, kötü görülen, hoş olmayan, zor olan, zorlama gibi olumsuz mânalar içermektedir. Hele tahrîmen mekruh, harama yakın anlamındadır. Dolayısıyla mutlaka uzak durulması gerekir.

Tahrîmen mekruh; Harama yakın olan mekruhtur. Aslında tahrimen mekruhun da haram gibi yapılmaması kesin ve bağlayıcı olarak istenmiştir. Ancak, bunu isteyen delil, haramı belirleyen delil kadar kesin değildir. Tahrimen mekruh, sonuç bakımından harama yakın derecede bulunduğu için buna amelî haram da denilmiştir. Tahrîmen mekrûh: Dinde ayetlerin yorumlanması veya hadislere göre yapılmaması istenen şeydir. Yapılması helalden çok, harama yakındır. Ancak, açık ayet gibi kesin olmayan bir delile dayandığından veya delaletindeki bir kapalılıktan dolayı haram sınıfına alınmamıştır.  Tahrîmen mekruha, başkalarının devam etmekte olan akid müzakeresine katılıp yeni bir teklif yapmak, başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak fiilleri örnek verilebilir. Tahrimen mekruh açıklaması, davranışın daha çok haramla ilişkisinin olmasıdır. Haramla ilişkisi, harama yakın olan bir fiilin, davranışın terkedilmesi gerekir. Bu tür fiil ve davranışlardan uzak durmak, kişinin samimiyetinin, iyi bir insan ve müslüman olmasının göstergelerindendir.

Ülkemizde çokça kullanılan sigara, ilk çıktığında zararı bugünkü kadar bilinmediği için o dönemin âlimleri tarafından tahrîmen mekruh olarak değerlendirilmiştir. Zararların çoğu bilinmemesine rağmen bu hüküm verilmiştir. Günümüzde ise tamamen zararlı olduğu, hiçbir faydasının bulunmadığı söylenmesine rağmen, çok kullanılması ve bu maddenin müslümanlar tarafından da tüketilmesi çok manidardır. Yaygın olduğu için ulaşılması çok kolay, ayrıca taşınması da çok kolay olduğu için gittikçe yaygınlaşmakta ve her geçen gün kullanıcı sayısı artmaktadır. Bu tür maddelerin bütün yönleriyle detaylı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi ve gerekiyorsa hükmün yenilenmesi gerekiyor. Fetvaların zamana ve bölgeye hatta bazen şahsa göre değişebileceği bilinen bir gerçektir. Bu konuda din işleri yüksek kurulunun görüşü de bu yöndedir: “Son yıllarda yapılan birçok araştırma sigaranın insan sağlığı üzerinde pek çok zararlı etkisinin olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuş bulunmaktadır. Bazıları ölümcül olmak üzere çok sayıda hastalığın sebebi olması itibariyle sigaranın mübah görülmesi düşünülemez. Bazı alimler; sigaranın “tahrimen/harama yakın mekruh” olduğunu söylemişlerdir. Günümüzde bir çok alim ve fetva meclisi, kişinin kendisini tehlikeye atmama ve öldürmeme, başkalarına zarar vermeme, zararı giderme, sağlığı koruma yönündeki temel ilkeleri esas alarak sigaranın haram olduğu görüşündedir. Dolayısıyla bir müslümanın, pek çok zararı bünyesinde barındıran sigarayı içmesi caiz değildir.” (Din İşleri Yüksek Kurulu  08.02.2019). İçilmesi câiz olmayan bir maddenin üretimi, alım ve satımı da aynı şekilde câiz değildir.

Doktorlar ile sigarayı ve zararlarını bilen kimseler, sigaranın içilmesi büyük zarar veren şeylerden olduğunda ittifak etmiştir. Ayrıca sigaranın, kanser, kalp krizi vb. birçok hastalığa sebep olduğunu belirtmişlerdir. Zararı bu derece açık olan şeyin haram kılınmasında ve ondan kaçınmanın vücûbunda asla şüphe yoktur. Bir şey yaygınlaşınca normalleşiyor. Akıllı kişi, sigara içenlerin çokluğuna aldanmamalıdır. Allah Teâlâ; “Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Şüphesiz onlar zandan başka bir şeye uymazlar ve onlar yalan söyleyenlerden başkası değildir. ”(En‘âm 6/116). “Sana kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar; de ki “size temiz şeyler helal kılınmıştır.” (Mâide 5/4), “Onlara ma‘rûfu emreder, münkeri yasaklar; temiz şeyleri helal kılar ve pis şeyleri haram kılar”.”(A’râf 7/157).  Cenâb-ı Hak bu iki âyet-i kerimede, kullarına temiz şeylerden başkasını helal kılmadığını açıklamıştır ki bunlar, faydalı, temiz yiyecek ve içeceklerdir. Sarhoş ediciler ve uyuşturucular gibi zararlı yiyecek ve içecekler ile bunların dışında dine, bedene veya akla zarar veren yiyecek ve içeceklere gelince bunların tamamı haram kılınmış pis şeylerdendir.

İyilik güzel ahlaktan ibarettir. Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu hâlde, insanların bilmesini istemediğin şeydir.” (Müslim, Birr 14, 15). Günah ve kötülüğü kolayca anlamamız için bir ölçü getiren Rasul-i Ekrem (sav), bu hadiste bize diyor ki: Şayet yapılan iş gönülde bir huzursuzluk doğuruyor ve o işin başkaları tarafından duyulması istenmiyorsa, o hareket mutlaka çirkindir, günahtır, yapılmasına Allah Teala’nın izin vermediği bir harekettir. Hâlbuki insanların çoğu yaptıkları iyiliğin duyulmasını isterler ve bundan rahatsız olmazlar, aksine memnun olurlar. Bu ölçü, herkesin rahatlıkla kullanabileceği şaşmaz bir ölçüdür. Zaten yapılan bir iş ve amelin günah olup olmadığı hususunda şüpheye düşmek bile, o hareketi terk etmek için yeterli bir sebeptir. Bu sebeple insan bir şey yapmak istediği zaman önce gönlüne bakmalıdır. Eğer o hareketi yapmaktan dolayı gönlünde bir rahatsızlık hissediyor, içini bir kuşku ve bir tedirginlik kemirip duruyorsa, derhal o işten vazgeçmelidir. Çünkü sağlam bir vicdan insana doğru yolu gösterir. Mü’min, bir şeyin iyi mi kötü mü, helal mi haram mı olduğunu netleştiremediği konularda, içini rahatsız eden ve kemiren bir şey varsa, onu da terk etmesi gerekir.

İslâm dininin gerçekleştirmek istediği insanın güzel ahlak sâhibi bir birey olarak yetişmesidir. Bütün emir ve yasakların en önemli amacı bunu gerçekleştirmek içindir. Ahlaksız bir birey istenmemektedir. Aksine ahlâklı, ilkeli, başkalarının haklarına saygılı, her yaptığını ölçülü yapan, aklı selimle hareket eden bireyler istenmektedir. İnsan aklı ile iyiyi kötüyü ayırt edebilir ve iradesiyle de herhangi birini seçip işleyebilir. Bütün bunları yaparken iyi ve doğru olanı yapmak insanı yüceltirken, yanlış ve kötü olanı yapmak insanı küçültür, alçaltır. İslâm dinî insanın yaratılışına uygun, temiz olanı, emreder, kötü ve pis olanı yasaklar. Doğru ve temiz olanı yapmak insanı rahatlatır, huzurlu ve mutlu kılar. Hâlbuki kötü ve pis olanı yapmak -bunu alışkanlık haline getirip bundan menfaat elde eden olsa bile- insanı rahatsız ve mutsuz eder. İnsan iyi ile kötüyü temiz bir kalp sayesinde ayırt edebilir. Dolayısıyla yapılan bir iş kalbi tedirgin ediyor ve insanların onu duyması istenmiyorsa, o iş mutlaka kerihtir, günahtır ve yapılmaması gerekir.

Vâbisa İbni Ma’bed (ra); Rasûlullah (sav)’in huzûruna varmıştım. Bana: “İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu. Evet, dedim. O zaman şunları söyledi: “Kalbine danış. İyilik, nefsin uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice nice fetvâlar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 227-228; Dârimî, Büyû’ 2). Peygamberiz bu sahâbîye iyiliğin ne olduğunu kalbine danışarak öğrenmesini tavsiye ediyor. Günah ve ihtiraslarla zedelenmemiş bir kalbin iyiyi kötüden ayırt edebileceğini söylüyor. “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah’ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.“(Zümer 39/22). Kalbinde İslâm sevgisi bulunan kimsenin bir nûr üzere olduğunu belirtiyor. Günah ile lekelenmemiş kalbin iyiyi kötüden ayırma özelliğini Peygamber (sav) şöyle açıklıyor: “Mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer o günahı hemen bırakıp tevbe ve istiğfâr ederse, kalbi eski parlaklığına kavuşur. Günah işlemeye devam ederse, siyah noktalar gittikçe çoğalır ve kalbini büsbütün kaplar. Bu siyah noktalar, Allah Teâlâ’nın: ‘hayır hayır, onların işlediği günahlar kalblerini paslandırıp körletmiştir’ (Mutaffifîn 83 /14) diye belirttiği pastır” (İbni Mâce, Zühd 29; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 297). Günahlar aynanın üzerinde oluşan kirler gibi, zamanla görüntüyü bozar. Hâlbuki manevi kirlerle kalbi kirlenmeyen kimseler iyi, doğru ve güzeli kolayca tanıyıp farkederler. Kalbin sesi daima doğruyu ilhâm edeceği için yanılma ihtimali iyice azalır ve doğruyu bulma ihtimali artar. Bu nedenle kişi bir işi yaparken kalbinin sesine kulak vermeli, huzursuzluk duyduğu, tereddüt ettiği, tamamen tatmin olmadığı davranışlardan kaçınmalıdır.

Bir yanıt yazın