MERHAMET VE ADALET İLKELERİ BAĞLAMINDA SAVAŞ AHLÂKI VE SİVİL DOKUNULMAZLIĞI
Savaş, insanlık tarihinin değişmeyen bir olgusu olmakla birlikte, hiçbir dönemde mutlak sınırsızlık alanı olarak kabul edilmemiştir. Dinî, ahlâkî ve hukukî gelenekler, savaşın dahi belirli ilkelere bağlı olarak yürütülmesi gerektiğini savunmuştur. Bu çalışmada, savaş ahlâkı merhamet ve adalet ilkeleri çerçevesinde ele alınmakta; özellikle sivil dokunulmazlığı kavramı, İslâm ahlâkı ve hukuk düşüncesi merkezli bir perspektifle incelenmektedir. Savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda dahi insan onurunun korunmasının ahlâkî ve dinî bir zorunluluktur.
Savaş olgusu, tarih boyunca siyasî, ekonomik ve ideolojik nedenlerle varlığını sürdürmüş; ancak yol açtığı yıkım ve insanî trajediler sebebiyle her zaman ahlâkî sorgulamalara konu olmuştur. Özellikle modern çağda savaş teknolojilerinin gelişmesi, sivil-asker ayrımını belirsizleştirmiş ve masum insanların savaşın doğrudan hedefi hâline gelmesine yol açmıştır. İslâm düşüncesinde savaş, mutlak bir meşruiyete sahip olmayıp, belirli şartlara bağlı olarak caiz görülen istisnaî bir durumdur. Bu şartların temelinde adalet ve merhamet ilkeleri yer almaktadır. (Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, çev. Kemal Kuşçu, Beyan Yay., İstanbul 1998).
- Savaş Ahlâkı Kavramı ve Teorik Çerçevesi
Savaş ahlâkı, savaşın nedenlerini, yürütülme biçimini ve sonuçlarını ahlâkî ölçütler ışığında değerlendiren normatif bir alandır. Bu bağlamda savaşın ahlâkı, yalnızca savaş öncesi meşruiyet tartışmalarıyla sınırlı olmayıp, savaş sırasında uyulması gereken kuralları da kapsar. İslâm ahlâk düşüncesinde savaş, zulmü ortadan kaldırma ve adaleti tesis etme amacıyla sınırlı bir araç olarak görülür. (Ebû’l-Hasan el-Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Dârü’l-Fikr, Beyrut 1989). Bu nedenle savaşın kendisi değil, yol açtığı zulüm ve haksızlıklar asıl problem olarak değerlendirilir. Adalet ilkesi, savaşın ancak meşru savunma ve zorunluluk hâllerinde yapılabileceğini belirtirken; merhamet ilkesi, savaşın icrasında insanî sınırların korunmasını zorunlu kılar. İslam düşüncesinde savaş, bağımsız ve sınırsız bir eylem alanı olarak değil; ahlâk, adalet ve merhamet ilkeleriyle kayıtlı istisnaî bir durum olarak ele alınır. Kur’ân ve Sünnet’te savaş (harb/kıtâl), esas itibarıyla barışın (selâm) alternatifi değil; barışın imkânsız hâle geldiği şartlarda başvurulan zorunlu bir araçtır. Bu nedenle İslam’da savaş ahlâkı, sadece “savaşın nasıl yapılacağı” sorusunu değil, “savaşa neden ve ne zaman başvurulabileceği” sorusunu da kapsayan bütüncül bir çerçeve sunar.
İslam literatüründe savaş ahlâkı çoğunlukla cihad kavramı etrafında şekillenir. Ancak cihad, modern indirgemeci yaklaşımların aksine, yalnızca silahlı mücadeleyi değil; zulme karşı durmayı, adaleti tesis etmeyi ve insan onurunu korumayı hedefleyen çok katmanlı bir kavramdır. Silahlı mücadele ise cihadın sadece bir türüdür ve sıkı ahlâkî ve hukukî şartlara bağlıdır. İslam’da savaşın meşruiyeti, saldırganlık değil meşru savunma ve zulmün giderilmesi esasına dayanır. Kur’ân’da savaş izni, haksızlığa uğrama ve saldırıya maruz kalma şartına bağlanmıştır. “Kendileriyle savaşılanlara, zulme uğramış olmaları sebebiyle izin verilmiştir.” (Hac 22/39). Savaş bir hak değil, zaruret hâlidir. Dolayısıyla; toprak kazanımı, ekonomik çıkar, zorla din kabul ettirme gibi gerekçeler İslam’da savaşın meşru sebepleri arasında yer almaz. İslam savaş ahlâkı, savaşın sona ermesiyle sorumluluğun bitmediğini vurgular. Amaç, düşmanı yok etmek değil; adil ve kalıcı bir barışı tesis etmektir. Bu çerçevede; toplu cezalandırmadan kaçınılır, esirler ya serbest bırakılır ya da fidye karşılığı salıverilir, intikam ve kin kültürü teşvik edilmez. Bu yaklaşım, modern literatürde “jus post bellum” olarak adlandırılan savaş sonrası adalet anlayışıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.
- Adalet İlkesi ve Savaşın Meşruiyeti
Adalet, İslâm düşüncesinde bireysel ve toplumsal hayatın temelini oluşturan merkezi bir değerdir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb). Savaş bağlamında adalet, hem savaş kararının alınmasında hem de savaşın yürütülmesinde belirleyici bir ilkedir. Keyfî, saldırgan ve çıkar temelli savaşlar adalet ilkesine aykırı kabul edilir. Adalet ilkesinin savaş ahlâkındaki en önemli yansımalarından biri orantılılık prensibidir. Buna göre savaş, hedeflenen adaletsizliği ortadan kaldıracak ölçüyle sınırlı olmalı; intikam, toplu cezalandırma ve yok etme amacı taşımamalıdır. Bu ilke, sivillerin korunmasını da doğrudan zorunlu kılar. İslam düşüncesinde adalet (el-adl), hem Allah’ın zatî ve fiilî sıfatlarından biri hem de insanın bireysel ve toplumsal hayatını düzenleyen temel bir ahlâk ilkesidir. Kur’ân’da adalet, yalnızca hukuki bir denge unsuru değil; hak, sorumluluk, ölçülülük ve zulmün reddi anlamlarını içeren kapsamlı bir değer olarak sunulur. “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl 16/90). Bu yönüyle adalet, savaş gibi olağanüstü durumlarda dahi askıya alınamaz bir ilke olarak görülür. İslam ahlâkında “amaç, aracı meşru kılmaz”; bilakis meşru amaç ancak meşru yollarla korunabilir.
- Merhamet İlkesi ve İnsan Onurunun Korunması
Merhamet, İslâm ahlâkında yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal düzeni ayakta tutan kurucu bir ilkedir. (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn). Savaş gibi olağanüstü durumlarda dahi merhametin terk edilmemesi, insan onurunun dokunulmazlığının bir gereğidir. Savaşta merhamet, düşmanın mutlak bir kötülük unsuru olarak görülmemesini, masumların korunmasını ve şiddetin asgarî düzeyde tutulmasını ifade eder. Bu bağlamda kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar ve savaş dışı kalan tüm sivillerin dokunulmazlığı, merhamet ilkesinin doğal bir sonucudur. Merhamet (rahmet), İslam düşüncesinde tali bir erdem değil; varlığın ve ilahî düzenin kurucu ilkesidir. Kur’ân, Allah’ı en sık “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle tanımlar. Bu durum, merhametin yalnızca bireysel bir ahlâk değeri değil, kozmik ve normatif bir ilke olduğunu gösterir. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A‘râf 7/156). İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak bu rahmet ilkesini temsil ve tecelli ettirmekle yükümlüdür.
- Sivil Dokunulmazlığı İlkesinin Dinî Temelleri
Sivil dokunulmazlığı, savaş ahlâkının en somut ve evrensel ilkelerinden biridir. İslâm hukuk geleneğinde bu ilke, doğrudan insan hayatının kutsallığı anlayışına dayanır.(Mâide 5/32). Hz. Peygamber’in savaş uygulamaları, sivillerin korunmasına özel bir önem atfetmiştir. Savaş sırasında kadınların, çocukların ve din adamlarının öldürülmesini yasaklayan rivayetler bu yaklaşımın temel dayanaklarıdır. (Müslim, Cihâd, 25). Hz. Ebû Bekir’in orduya hitaben yaptığı vasiyet de bu ahlâkî yaklaşımın kurumsallaşmış bir örneği olarak kabul edilir. (Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye). Sivil dokunulmazlığı, savaş hâlinde fiilen çatışmaya katılmayan bireylerin can, mal ve onur bakımından korunması ilkesidir. İslam’da bu ilke, modern hukukun bir kazanımı değil; vahiy temelli bir ahlâk ve hukuk normudur.
Kur’ân, insan hayatını dokunulmaz kabul eder. “Kim bir canı haksız yere öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide 5/32). Bu ayet, savaş ortamında dahi haksız öldürmenin meşru görülemeyeceğini ortaya koyar. “Size karşı savaşanlarla savaşın; fakat haddi aşmayın.” (Bakara 2/190). “Haddi aşmamak”, klasik tefsirlerde sivillere zarar vermeme, işkence ve toplu cezalandırmadan kaçınma şeklinde yorumlanmıştır. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş.” (Enfâl 8/61). Bu ayet, savaşın yaygınlaştırılmasını değil; sınırlandırılmasını hedefler. Bir savaş sonrası öldürülmüş bir kadın görülünce Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Bu kadın savaşanlardan değildi.” (Buhârî, Cihâd, 147; Müslim, Cihâd, 25). Bu ifade, fiilî katılımın temel ölçüt olduğunu gösterir.
- Modern Dönemde Sivil Dokunulmazlığının İhlali Sorunu
Sivil dokunulmazlığı, hem klasik dinî-ahlâkî geleneklerde hem de modern uluslararası hukukta savaşın en temel sınırlayıcı ilkesi olarak kabul edilmiştir. Ancak modern dönemde savaşın mahiyeti değişmiş; teknoloji, ideoloji ve güç siyaseti, bu ilkeyi fiilen işlevsiz hâle getiren bir zemine yol açmıştır. Günümüzde siviller, artık savaşın “yan mağdurları” değil, “doğrudan hedefleri” hâline gelmiştir. Yirminci yüzyıldan itibaren gelişen total savaş doktrini, asker–sivil ayrımını bulanıklaştırmıştır. Ekonomi, altyapı, medya ve sivil nüfus, savaşın stratejik unsurları olarak görülmeye başlanmıştır. Devlet dışı aktörler, düzensiz güçler ve terörle mücadele söylemi; “Potansiyel tehdit” kavramını genişletmiş, sivilleri şüpheli unsur hâline getirmiş, ayrım ilkesini zayıflatmıştır. Bu durum, sivil dokunulmazlığını hukukî değil politik bir tercihe indirgemektedir. Drone saldırıları ve uzaktan kumandalı silahlar; savaşın insani temasını ortadan kaldırmakta, karar vereni sonuçlardan ahlâken uzaklaştırmakta, “hata payı”nı siviller aleyhine genişletmektedir. Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokoller sivil dokunulmazlığını açıkça tanısa da; uygulama güç dengelerine bağımlıdır, yaptırımlar seçicidir, güçlü aktörler çoğu zaman cezasızlık zırhına sahiptir. Bu durum, hukukun ahlâkî meşruiyetini zedelemekte; sivil ölümleri “kaçınılmaz yan etki” olarak normalleştirmektedir. İslâm ahlâkı açısından bu tür uygulamalar, hiçbir gerekçeyle meşru kabul edilemez. Zira masum bir insanın hayatı, siyasî ve askerî hedeflerin üzerinde bir değere sahiptir. (Yusuf el-Karadâvî, Fıkhu’l-Cihâd).
Sonuç
Merhamet ve adalet ilkeleri, savaşın yıkıcı doğasını sınırlandıran temel ahlâkî referanslardır. Sivil dokunulmazlığı ise bu ilkelerin en açık ve vazgeçilmez sonucudur. İslâm düşüncesinde savaş, insanlığı yok eden bir şiddet pratiği değil; zulmü ortadan kaldırmaya yönelik sınırlı ve denetimli bir araçtır. Bu çalışma, İslam düşüncesinde savaş olgusunun mutlak bir meşruiyet alanı değil; merhamet ve adalet ilkeleriyle sıkı biçimde sınırlandırılmış istisnai bir durum olduğunu ortaya koymuştur. İslam’da savaş, güç ve hâkimiyet üretmenin değil; zulmü ortadan kaldırmanın ve insan onurunu korumanın aracı olarak anlamlandırılmıştır. Bu bağlamda merhamet ve adalet, savaş ahlâkının tali unsurları değil, kurucu ve bağlayıcı ilkeleridir.
Adalet ilkesi, savaşın meşru gerekçesini, kapsamını ve sınırlarını belirlerken; merhamet ilkesi, bu sınırların insanî ve vicdanî boyutunu inşa etmektedir. İslam ahlâkında adalet, haksızlığı engellemeyi; merhamet ise bu engellemenin zulme dönüşmesini önlemeyi hedefler. Bu iki ilkenin birbirinden koparıldığı her durumda savaş, meşru savunma vasfını kaybederek keyfî şiddete dönüşmektedir. Sivil dokunulmazlığı ilkesi, merhamet ve adaletin savaş alanındaki en somut ve bağlayıcı tezahürüdür. Kur’ân ve Sünnet’te sivillerin korunması, taktik bir tercih değil; insan onurunun dokunulmazlığına dayanan ilâhî bir yükümlülük olarak temellendirilmiştir. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve fiilen çatışmaya katılmayan tüm bireylerin korunması, savaşın ahlâkî meşruiyetinin olmazsa olmaz şartı kabul edilmiştir. Bu ilkenin ihlali, savaşın İslamî ölçütlere göre meşruiyetini doğrudan ortadan kaldırmaktadır.
Modern dönemde savaşın teknolojik ve politik dönüşümü, sivil dokunulmazlığını fiilen zayıflatmış; siviller giderek savaşın merkezî mağdurları hâline gelmiştir. Ancak bu durum, ilkenin geçerliliğini yitirdiğini değil; ahlâkî ve vicdanî krizin derinleştiğini göstermektedir. İslam ahlâkı, bu noktada savaşın kaçınılmazlığına değil, sınırlandırılabilirliğine odaklanan güçlü bir normatif çerçeve sunmaktadır. Sonuç olarak İslam’da savaş ahlâkı, merhamet ve adalet ilkeleriyle birlikte düşünüldüğünde; sivili merkeze alan, gücü sınırlayan ve insan onurunu korumayı esas alan bir yaklaşımı temsil etmektedir. Sivilin korunmadığı, merhametin askıya alındığı ve adaletin güç lehine yorumlandığı hiçbir savaş, İslamî açıdan ahlâkî ve meşru kabul edilemez. Bu perspektif, modern dünyada savaşın yıkıcı doğasına karşı, dinî ve ahlâkî değerlerin hâlen zorunlu ve vazgeçilmez olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Adaletten yoksun bir savaş zulme, merhametten yoksun bir güç ise ahlâkî çöküşe yol açar. Savaş şartlarında dahi insan kalabilmek, hem dinî hem de ahlâkî bir sorumluluktur.
