Neoliberalizm: Siyasetsizliğin Teolojisi
Siyasetin Ölümü ve “Müşteri Toplum”un Ontolojik Sefaleti
Neoliberal teoloji, insanı tarihsel ve manevi bağlarından koparıp onu sadece “tüketen bir birim” (homo economicus) parantezine hapsetmeyi hedefler. Filistin’de 90’lardan bu yana izlediğimiz o trajik tiyatroda —Oslo’dan Feyyadizm’e kadar— yapılmak istenen buydu: Filistinliyi bir siyasi özne olmaktan çıkarıp, düşük faizli konut kredisiyle veya serbest bölgedeki asgari ücretli işle “terbiye edilen” bir müşteriye dönüştürmek.
Bu yaklaşım, siyaseti “yönetişim” (governance) denilen o soğuk ve teknokratik aygıtın içine gömer. Siyasetin tasfiye edildiği yerde, hak arayışı yerini “şikâyet yönetimine”, egemenlik talebi ise “güvenlik koordinasyonuna” bırakır. Neoliberalizm bize şunu fısıldar: “Ekmek bulabiliyorsan, haysiyetini sormaktan vazgeç.” Ancak sosyolojik bir hakikattir ki; karnı doyurulan ama ruhu mülksüzleştirilen yığınlar, eninde sonunda o “parıltılı” barış adacıklarını birer nefret volkanına dönüştürürler.
Şimon Peres ve “Yeni Orta Doğu”: Bir Mühendislik İflası
Peres’in 1990’larda büyük bir şatafatla sunduğu “Yeni Orta Doğu” vizyonu, aslında neoliberalizmin coğrafya üzerindeki en kibirli mühendislik denemesiydi. Peres, bölgeyi bir “inanç ve tarih coğrafyası” olarak değil, bir “lojistik ve pazar ağı” olarak kurgulamıştı. Ona göre, İsrail’in teknolojik sermayesi ile Arap dünyasının petrodolarları ve ucuz iş gücü birleştiğinde ortaya çıkacak olan refah, çatışmanın köklerini kendiliğinden kurutacaktı.
Peres’in Projesi Neden ve Nasıl Çöktü?
Bu proje, üç temel ontolojik hata nedeniyle iflas etti:
Haysiyetin Fiyatlandırılamaması: Peres, Filistin meselesini “ekonomik entegrasyon” yoluyla çözebileceğini sandı. Filistinlilere iş, yatırım ve yaşam standardı vaat ederek onları siyasi bir topluluk olmaktan çıkarıp birer “iş gücü havuzuna” indirgedi. Ancak halkın haysiyet, toprak ve aidiyet arayışını bir maliyet kalemi olarak gördüğü için, İkinci İntifada’nın patlak vermesiyle bu sahte refah rüyası bir gecede kâbusa döndü. Siyasetsiz bir ekonomi, öfkeyi sadece erteledi; onu yok etmedi.
Mekânın Ruhu ve “İsrail Merkezli” Tahakküm: Peres’in vizyonunda İsrail, bölgenin ekonomik ve teknolojik “beyni” konumundaydı. Bu durum, Arap toplumları için bir barıştan ziyade “neoliberal bir boyunduruk” anlamına geliyordu. Bölge halkları bu projeyi, işgalin tanklarla değil bankalarla tahkim edilmesi olarak okudu. Mekânın ruhu (genius loci), dışarıdan dayatılan bu yabancı ve hiyerarşik ağı reddetti.
Kurumsal İllüzyon (Feyyadizm’in Sonu): Peres’in açtığı yoldan giden Tony Blair ve Selam Feyyad gibi isimler, “devlet inşa etmeyi” sadece kurum binaları dikmek ve GSYİH artırmak sanıyorlardı. Fakat işgalin devam ettiği bir vasatta “devletçilik oynamak”, toplumda sadece derin bir yabancılaşma yarattı. Finansal elitler ihya olurken, sokaktaki insan mülksüzleşmeye devam etti. Sonuç; yolsuzlukla malul bir yönetim yapısı ve halkın bu teknokratik yalandan kopuşu oldu.
Seçkinlerin Kopuşu ve Oligarşik İstikrarın Kırılganlığı
Bu “ekonomik barış” masallarının asıl kazananları halk değil, “çatışma ekonomisine” eklemlenmiş yerel elitler ve küresel sermaye komisyoncularıdır. Toplumun genelinden ve tarihsel ufkundan kopan bu teknokratik zümre, barışı kendi konfor alanlarını koruyan bir “statüko yönetimi” olarak görür. Bir yanda küresel ağlarla bütünleşmiş steril “Yeşil Bölgeler”, diğer yanda ise geleceği ipotek altına alınmış geniş yığınlar… Bu uçurumun üzerine inşa edilen barış, aslında bir “oligarşik istikrar” modelidir ve tarihin sert rüzgârlarına karşı savunmasızdır.
Teknokratik Nihilizm ve Sahici Siyasetin İmkânı
Sonuç olarak karşımızdaki tablo, bir “teknokratik nihilizm” tablosudur. Barış artık devlet adamlarının değil; proje yöneticilerinin ve yatırım danışmanlarının “uzmanlık alanı” haline getirilmiştir. Ukrayna’nın sanayi kalbi Donbas’ı veya stratejik Golan’ı birer “ekonomik tampon bölge” olarak tasarlamak, oradaki gerilimi dindirmez; sadece o gerilimi piyasanın spekülatif hareketlerine açar. Bu, barışın değil, çatışmanın özelleştirilmesidir.
Tarihin ve Adaletin Dönüşü
Sahici bir barış; piyasanın değil, adaletin ve tarihin konusudur. Gazze, Donbas veya Golan’da kalıcı bir huzur; ancak halkların tarihsel haklarını, onurunu ve kolektif kimliğini tanıyan bir siyasi iradeyle mümkündür. Neoliberalizm, barışı bir “ticari sözleşme” zannetme hatasından dönmedikçe, inşa ettiği yapılar ruhsuz birer beton yığını olmaktan öteye gidemeyecektir.
Toplumlar sadece tüketici yığınları değil; adalet ve aidiyet bilinciyle nefes alan canlı organizmalardır. Siyasetsiz bir ekonomi tasarımı, en nihayetinde ruhsuz bir coğrafya, köksüz bir toplum ve çözümsüz bir gelecek vaat eder. Gerçek bir huzur, insanın sadece midesine değil, haysiyetine hitap edildiği gün kapımızı çalacaktır. Zira tarih, onu yok sayan piyasa oyunlarını her zaman en sert şekilde cezalandırmıştır. Peres’in çöken rüyası, bugünün “emlakçı diplomatları” için en büyük ibret vesikasıdır.
