TARİHE İÇERDEN BAKMAK
Tarih yaşanmış bir süreçten ibaret olmasa gerek… Devam eden hayatta da izlerine ve etkilerine rastlanır.Bir toplumun tarihinin değerlendirmesine günümüzden geriye doğru gitmek bizleri sağlıklı sonuçlara götürür. Sosyal hayatı etkileyen ve etkilemiş olan zaman kesitleri vardır. Toplum bu zaman dilimlerinin korunmasına yönelik yada dayatmalara karşı direnme tepkileri verir. Bu tepkiler tarihin derinliklerinden gelen ve toplumun içselleştirdiği kesitler noktasında sahiplenmenin olduğunu görürüz.
Aşağıdan yukarıya doğru gelenek, örf, adet, değer adını ne koyarsak koyalım ‘biriktirdikleri’ insan topluluklarını sosyolojik anlamda ‘millet’ yapar.Aynı zamanda millet olma bilincini pekiştiren etkenlerden biri de üzerinde yaşadığı coğrafyadır. Bir kısım topluluklar bilindik tarihleri boyunca aynı coğrafyada varlıklarını sürdürürken bir kısım topluluklarda çeşitli nedenlerle yeni coğrafyaları yurt edinmişlerdir. Coğrafya değiştiren topluluklar kendilerinde bulunan birikimler ile geldikleri coğrafyadaki birikimleri sentezleyerek daha güçlü geleneğe sahip oldukları bir gerçektir. Yaşadığımız yerkürede her ne sebeple olursa olsun sıfırdan yeni coğrafyaları yurt edinmeler pek mümkün görünmüyor, koca dünya küresel bir köye döndü. Ekonomik, sosyal, kültürel sanatsal ve insan sirkülasyonu açısından sınırların bir anlamı kalmadı.
Ortadoğu’nun Tarihi
Ortadoğu ismi ile anılan ve kabul gören, coğrafi ve daha çok siyasi değer taşıyan bölgeyi bu isimlendirme ve nitelendirme ile kabul edersek tarihe içerden bakmış olmayız. Şunu sormak gerekmez mi, hangi merkeze göre Ortadoğu? Bunun cevabı ABD ve Avrupa’nın çıkarları esas alınarak, malum coğrafyaya bu ismi verilmiştir. Dolayışı ile coğrafyanın önemi bölge üzerinde hesapları olan batı ülkelerinin çıkarlarını gözeterek belirlenmiştir.
İçerden bakıldığında neresidir Ortadoğu: Yahudi inancına göre Arz-ıMevud’tur. Adem as.in yeryüzüne atıldığı yerdir. Lut kavminin yaptıkları sebebe ile helak olduğu bölgedir. Tahminen Nuh as. Gemisinin bulunduğu yerdir. Musa as.in Kavmi tarafından yalınız bırakıldığı, Yusuf as.in Kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı, sonra da uğradığı iftiradan dolayı zindana atılıp daha sonra ekonomi bakanlığı yapıp kavmini kıtlıktan kurtardığı coğrafyanın adıdır. İbrahim as.in ateşe atıldığı ve en son evrensel mesajlarla gelip ilahi vahyin son halkasını oluşturan Muhammet as.in yaşadığı coğrafyadır.
Vahye kaynaklık yapmanın yanında Mazdeizm gibi beşerî dinlere kaynaklık etmiş coğrafyadır. Sümerlerin, Akadların, Etilerin, Hititlerin, Arapların, Farsların, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Berberilerin yaşadığı kadim coğrafyanın adıdır. Adeta medeniyetler hazinesinin ve Müslümanların yaşadığı coğrafyadır.
Son Bin Beş Yüz Yılda Ortadoğu
Her coğrafya gibi Ortadoğu da yerleşik kavimler yaşadıkları coğrafyayı muhafaza etmekle beraber iktidar anlamında yönetimler zaman zaman el değiştirmiştir. Millet olarak hala Ortadoğu da varlığını sürdürenler Araplar, Türkler, Farslar, Kürtler ve Ermenilerdir. İmparatorluk yada geniş coğrafyalara uzun zaman hükmeden Araplar, Farslar ve Türkler olmuştur. Bu milletler tarihte savaş anlamında karşılaşmaları çok az olmuş, yüzleşmeleri sayılı ve biri diğerinin varlığını kabullenmiştir. Aralarındaki savaşlar daha çok coğrafyaya hakim olma şeklinde olmuş, fakat zaman içerisinde yaşadıkları coğrafyada biri diğerinin varlığının kabullenmişlerdir. Türk komutan Alparslan’ın Malazgirt savaşı sonunda en köklü yerleşim Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleridir. Batı (Hıristiyan alemi) Anadolu’dan Osmanlı’nın yıkılışına kadar elini eteğini çekmiştir. Bilindiği gibi Osmanlılar İstanbul’un fethi ile bir süre Avrupa’nın bir kısmında belli bir süre hakimiyet kurmuştur. Orta doğudaki son bin beş yüz yıla da yaşanmış tarihi malumatları, yakın olsun uzak olsun öğrenmek mümkündür.
Orta doğu coğrafyasında yaşanan son bin beş yüz yıllık tarih Müslümanların tarihidir. Tarihin bu kesitinde hakimiyet kuran devletler Arap olsun Fars veya Türk olsun mensubu oldukları kabile veya boyların isimleri ile anılmıştır. Ta ki Selçuklu ve Osmanlıya kadar, bu devletler kurucusu olan liderlerden isimlerini almıştır. Anlaşılan o ki devletin kuruluş felsefesinde değişime olmuş daha geniş bir perspektiften bakılarak İslam öncesi ve sonrasının sentezinden yeni bir anlayış doğmuştur. Nitekim bazı tarihçiler İslam dünyasında ‘laikliği ’in Türklerin Müslüman olmasıyla başladığını söylerler.
Tarihin bu döneminde bu devletler arasında hakimiyet alanlarını genişletme savaşları olmuştur. Yönetici sınıfları bazen bir mezhebin görüşünü öne çıkarttıkları, farklı görüşlerinden dolayı muhalif durumda olan din alimlerinin baskı gördükleri ve bunu hayatları ile ödediklerine dair vakalara rastlanır. Ancak devletler arası mezhep savaşlarından sözedilemez. Bu tür hadiseler toplumsal düzeyde ve insaflı ilim dünyasında karşılık bulamamış, hatta sağduyulu Müslümanlar tarafından telin edilmiştir. Bu noktada İslam dünyasının ilmi disiplinleri çok güçlü bilgi elde etme yöntem ve usullerine sahiptir. Mezheplerin kaynaklardan (Kur’an, Sünnet) çıkarsama (istinbat) içtihat yapma usul ve esasları bu türden bağnaz tutumlara müsaade etmez, Müslümanların tarihinde kara leke denecek sayfalar yok mesabesindedir. Kadim Yunan felsefesinin Arapçaya tercüme edilmesiyle bazı İslam mezheplerinin kaynaklardan faydalanma yöntemleri üzerinde etkili olmuştur. Ancak unutulmaması gereken İslam’ın fıtri telkinleri ile felsefenin bilgi kaynağı olarak kullandığı güçlü mantık ve akılın birleşmesi ilimde pik noktasına ulaşılmış, günümüze kadar bazı seviyelere bir daha ulaşılamamıştır.
Vasat Yolu Tutmak
Vasat olan bizatihi İslam’ın kendisi ve bu düzlemde yaşayan Müslümanların tutumudur. Vasat davranmaktan önce gerekli olan vasat düşünmektir. Zihinsel olarak çizginin bir ucundaki ifratta ya da diğer ucundaki tefritte karar kılınırsa, davranış olarak ortayı (vasatı) bulmak mümkün değildir. Nitekim inançta vasatı yakalamak hayatın her evresinde orta yolda olmak anlamına gelir.
İslam öncesi diğer peygamberlerin getirdiği kitaplar tahrif e uğrayarak inananları vasatı kaybedip ifrata veya tefrite düşmüşlerdir. İslam’ın avantajı Müslümanların anlayış ve davranışlarındaki hatalara rağmen teoriğini oluşturan kitabın korunmuş olmasıdır ki, bu korumanın teorik anlamda sonsuza kadar devam edeceği Allah’ın vadidir. Buna rağmen itikadi anlamda zorlama bazı anlam arayışları ve yorumlar da yok değildir. Ancak bu zorlama yorumlar günümüze kadar varlığını sürdürmüş, kişilerin zafiyetinden ve önceki kültürlerin imtizacından kaynaklandığı bilinmekte olup İslam’ın evrensel perspektifini etkileyememiştir.
İslam’ın toplumsal düzeyde hayatın her aşamasında yaşanır olması, zaman dilimi olarak kısa sürmüştür. Klik haline gelmiş gelenekler, İslam’ın her halükarda bireysel düzeyde insanlar tarafından yaşana bilirliğinin yanında, yönetimsel alanda toplumun sevk ve idaresine gelenekten tevarüs eden unsurları ile ortak olmuşlardır. İlk kopuş hilafetin anlamı ve gerçekleştirilmesi ile ilgili yöntem ve anlayışlardaki değişim olmuştur. Şura ve biat yöntemlerine dayalı İslam’ın toplumu sevk idare yönetimi olan hilafet yerini gelenekten gelen saltanat yönetimi almıştır. İslam Hukuku bu yönetimi gerçekleştirenlerin gelecekteki hataların da ortağı olduğunun içtihadı yanında, toplumun maslahatı için şartlı meşruiyet içtihatlarına da sahne olmuştur. Nitekim belli bir dönem saltanat yönetimini meşrulaştırmak adına, Sultan yerine Halife kavramı kullanılmıştır. Vasat kaybedilerek İslam’ın evrensel ilkelerinden birinin ortadan kaldırılması ile İslam’ın temsil gücünde büyük kayıplara sebep olunmuştur. Yönetimin temel argümanları vahiy ile belirlenmiş geriye kalan kısmı insana bırakılmıştır. Çünkü sonuçta toplumları idare etmek hukukun işidir, hukuk da temel ilkeleri dışında şartlar ile kaimdir ve devingendir. Peygamberin vali olarak tayin ettiklerine de temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnet) sonra akılları ile hüküm verme tavsiyesinde bulunmuştur. İslam ile gelenekten gelen birikimin sentezinde, gelenekçi yapı kendine alan açmakla kalmayıp baskın çıkmaya, kendi görüşlerini de İslam gibi sunma çabasına girmiş, sonuçta İslam’ın hayata dair teklifleri yok sayılmıştır. İslam tarihi diye yazılan aslında sentezci kültürün etkisinde kalmış Müslümanların tarihi olmuştur. İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak(vasat) bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” Bakara 143 Ayette vasata (aşırılıktan uzak) altı çizilerek vurgu yapılmıştır. Peygamber vasatı bozacak olan halleri Veda hutbesinde Müslümanları şahit tutarak ilan etmiştir. Peygamberin dikkat çektiği konu başlıklarına insanların uymaması insanlık adına büyük hatalara sebep olmuş ve Müslümanların tarihi böyle oluşmuştur. Özet olarak Veda Hutbesinde şu konulara vurgu yapılmıştır. ‘‘Rabbiniz de atanız da birdir, hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü yoktur. Kadınlar emanettir, onların size karşı sizin de onlara karşı görevleri vardır. Faiz ve kan davası kaldırılmış ve haramdır. İnsanın canı malı, namusu mukaddestir, korunmuştur. Bütün cahiliye adetleri (ata dini) kaldırılmıştır, şeytan artık kendisine tapınılmasından umudunu kesmiştir, onu memnun edecek küçük gördüğünüz şeylerden sakının, onu cesaretlendirecek işler yapmayın. Varisin diğer mirasçıları mahrum etmesi helal değildir. İslam’ın şartlarını yerine getirin, sizi yönetenler Allah’ın Kitabına uydukları sürece itaat edin. Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve peygamberinin sünneti, onlara sarıldığınız müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız.” Ey İnsanlar yarın beni sizden soracaklar, o zaman ne diyeceksiniz? Oradakiler “Allah’ın Risâlet’ini tebliğ ettin, görevini yaptın, bize nasihatte bulundun diye şahitlik ederiz” dediler. Müslümanların görevi de bu ilklere sahip çıkarak insanlara şahitlik etmekti, ama öyle olmadı.
Peki Ne Oldu?
Sosyal hayatımızı düzenlemesi gereken İslami kurallar kültürel birer değer olarak kitaplardaki yerini alırken, gelenekten tevarüs eden küçük gördüğümüz şeyler bir şekilde İslam ile sentezlenerek hayatımıza hakim oldu. Müminler kardeştir ilkesi Türk, Kürt, Arap olma şartına bağlandı, kadınlar bugün dahil erkek karşısında egemenlik (özellikle ekonomik bağımsızlık) savaşı verir hale getirildi. Faiz kurumsallaştı, kan davaları çağdaşlaşamamış bağnaz Müslümanın hukuk anlayışı görünümünü aldı.
İçtihat kapısı kapatıldı, içtihadı kimlerin yapabileceği ile ilgili gökten haber beklenirken Müslümanlar nerede ise her gün kendi hayatları ile ilgili olur olmaz içtihatlar yaptılar. Önemli noktalardan bir tanesi ‘içtihat kapsı kapalı’ ilkesi ile Müslüman bireyin ve toplumun kendisine olan güveni yok edildi. Oysa önünde anlaşılması ve uyulması için gönderilmiş bir kitap (Kur’an), yanında bu manada öncekilerin sahip olmadığı tarihi bir miras ve yanında tedvin edilmiş bir sünnet külliyatı vardır. Ne yazık ki asırlardır içtihat kapısı kapalıdır anlayış her anlamda ilmi gelişmenin önüne çekilmiş bir set oldu. Beraberinde istişare ve icma ilkeleri de Müslümanların hayatından çıktı, yerini kırmızı çizgisi olmayan bireyin entrikalara müsait ‘çoğunluk yönetimi’ ilkesi aldı. Çoğunluk ilkesinin, her bir halkı Müslüman ülkede ayrı bir ironi dolu tarihsel hikayesi vardır.
İnsanlar, yönetenleri değerlendirirken ne kadar ilkeli, adil olmalarına bakmadan kendi çıkarlarına ne kadar imkan verdiklerine oranla değerlendirme yaparak toplumsal ifsada kapı aralamaktadırlar. Sonrada adaleti, kendilerinden olmayan uluslararası kuruluşlarda arar oldular. Ortadoğu coğrafyasının haritasını çizenler, açık bıraktıkları sorun alanlarını kendi icatları olan ‘terör’ kavramı ile uluslararası kuruluşlarda nitelendirirken, sorunun sürmesi için de açıktan her türlü desteği sağlamaktadırlar. Ortadoğu’da bazı hak arayışlar kanıksanmış aynı coğrafyayı aynı dili aynı dini paylaşan diğer ülkelerin güvenliğini koruma aracı haline gelmiştir. Ortadoğu’da dünya savaşlarından sonra kaşınacak yaralar bırakılarak inisiyatif elde tutulmaktadır. Filistin davası İslam ülkelerinde zaman zaman siyasal duruş ve diplomatik güvenlik amaçlı kullanılır üzücü bir hal almıştır. Gösteriler, nümayişler, sosyal medyada İsrail mallarının listelenmesi sonunda yüzlerce can kaybı ve kısa bir süre sonra unutulması gibi… Kadim devlet geleneğine sahip üç millet ve dört devletin coğrafyasında, yine aynı coğrafyada asırlar boyu kader birliği etmiş bir diğer millet Kürtler sürekli tehdit unsuru olarak değerlendirilmeye çalışılırken, coğrafya bir günün sakin geçmesine hasret… Sorun köklü bir yapı arz etse idi bu kadar istismara açık olmaz ve uzun sürmezdi. Yarayı açık bırakan güçler samimi olsa şimdiye kadar haklı olmanın verdiği güçle yol alınmış olurdu. Belli ki sorun asli olmanın ötesinde sanal ve halkların vicdanında yer bulamamakta.
Önemli hususlardan biri bu sorunlar üzerine Ortadoğu’daki ülkelerin birbirlerine karşı geliştirdikleri diplomatik dil ve ajandadır. Bu dil batıya karşı ortak diplomatik bir dil geliştirmelerine engel olduğu gibi, kendi aralarında tarihsel ortak bağı olan değerler üzerinden ortak payda oluşturmayı da engelliyor. Tarihsel alt yapısı, toplumsal karşılığı ve gerçekliği olmasa da bir coğrafyadaki sorunlar ancak tarihsel değerler üzerinden çözülebilir. Tarihsel değerleri ve değerleri ifade eden kavramları ile çağın beraberinde getirdiği birikimleri telif etmek ve toplum sosyolojisi oluşturmak sorunları ortadan kaldırmanın bir yolu olabilir. İstişareyi, insan ilişkileri açısından aktif tutmak bireye değer vermek, toplumdaki ötekileştirme anlayışlarını ortadan kaldırmak anlamına gelir. İcmaya işlerlik kazandırmak, sorunlar üzerinde insanları ortak paydada buluşturmak sonucunu doğurur. Aynı zamanda bireye farkındalık kazandırmak ve yabancılaştırıldığımız bu kavramların sosyolojik aktivitesini ortaya koyacak toplum üzerindeki olumlu sonuçlarını görmeyi sağlayacaktır. Ayrıca bu kavramlara kazandırılan işlerliğinin olumlu sonuçlarının sadece Müslüman topluluklara değil insanlığa da sağlayacağı faydalar görülecektir. Şuna inanmak gerekir ki bize dayatılan bir dünyanın gerçekliği kadar tahayyül ettiğimiz dünyada o kadar gerçektir.
Görünen o ki kültürel emperyalizmin etkisinde olan yönetim erkleri, varlıklarını sürdürme adına siyasi-itikadi ve ameli İslami mezhep ve görüşleri gerekçe göstererek diplomatik dil geliştirmektedirler. Siyasi-itikadi olsun ameli olsun telkinler sonunda Müslümanların mezhep tercihlerini değiştirdiklerine şahit olunmamıştır. Tercihleri etkilemede bildiğimiz coğrafi, bölgesel ve tarihsel süreçler belirleyicidir. Bütün bunlara rağmen günümüz sosyolojisi insanı ve toplumu ajite etmeye müsait olduğunu da unutmamak lazım.
Yani…
Evet, yani Ortadoğu coğrafyası kendi aralarındaki sorunlar olsun, coğrafya üzerinde emeli olan güçler ile mücadelesinde olsun, İslam müktesebatındaki sorun çözücü kavramları hayata geçirerek ancak üstesinden gelebilirler. Bu literatüre ulaşmak için elimizi uzatmamız yeterlidir.
