Üzüntüyü Yenmenin Çareleri
Değerli kardeş, Allah seni bütün hatalardan korusun, her türlü afetten muhafaza etsin ve seni kendi rızasına ve bol sevabına giden yolarda başarılı kılsın.
Üzüntüyü Yenmenin Çareleri
Üzüntünün zıddı görüşleri içeren, onun olumsuzluklarını gösteren ve ona sahip olmakla [kişiyi] acıdan koruyacak olan düşüncelere ilişkin sorunu anlamış bulunuyorum. Senin gibi erdemli bir ruha ve düzgün bir ahlaka sahip olan kimse kötülüklere tenezzül etmez, onların doğuracağı acılara ve yol açacağı zulümlere karşı bağışıklık kazanmak ister. Dilediğin ölçüde sana yetecek bilgileri yazdım. Bütün önemli işlerde Allah yardımcın olsun.
Üzüntü ve Sebepleri
Şüphesiz sebebi bilinmeyen hiçbir acının şifası da yoktur. O halde üzüntüyü tedavi edecek hususları açıkça ortaya koymak ve kullanılmasını kolaylaştırmak için önce üzüntünün ne olduğunu ve sebeplerini açıklamamız gerekir. Deriz ki: Üzüntü, sevilenlerin kaybından ve isteklerin gerçekleşmemesinden kaynaklanan psikolojik bir rahatsızlıktır. Üzüntünün sevilenin kaybından veya isteğin gerçekleşmemesinden kaynaklandığı ifade edildiğine göre. onun sebepleri de ortaya çıkmış oluyor. Bu durum karşısında herhangi bir kimsenin üzüntüye yol açan sebeplerden kurtulmasının mümkün olup olmadığını araştırmamız gerekir. Şüphesiz hiçbir kimsenin bütün isteklerini elde etmesi mümkün olmadığı gibi sevdiği her şeyi [sonuna kadar] elde tutması da mümkün değildir. Zira içinde yaşadığımız oluş ve bozuluş dünyasında değişmezlik ve süreklilik yoktur. Ancak bizim için zorunlu olarak akıl aleminde bulunan değişmezlik ve süreklilik söz konusu olabilir. Öyleyse sevdiklerimizi yitirmemek ve isteklerimize ulaşmak istiyorsak akıl alemini gözetmeli; seveceğimizi, elde edeceğimizi ve isteklerimizi oradan beklemeliyiz.
Eğer böyle yapacak olursak hiçbir kimse bizim edindiğimiz değerleri gasbedemez, hiçbir el bizim aleyhimize onlara sahip olamadığı gibi sevdiğimiz o akli değerleri yitirmemiz de söz konusu olamaz. Çünkü onlar tehlikeye maruz kalmaz ve ölmezler; bir başkasının talip olması bizim onlara sahip olmamızı engellemez. Zira akli kavramlar birbiriyle bağıntılı olup değişmeden sabit kalan ve ortadan kalkmayan yani sürekli idrak olunan şeylerdir. Duyu edinimlerine, duyu haz ve isteklerine gelince bunlar herkes için gelip geçici
ve herkesin ulaşabileceği nesnelerdir. Bu yüzden onları korumak, bozulma, değişme ve ortadan kalkmalarını önlemek imkansızdır. Demek oluyor ki duyu algılarına ait bir alışkanlık peyda ettikten sonra o şey yabancılaşabilir, itaat edeceğine dair güven sağladıktan sonra başkaldırabilir, yüz verdikten sonra sırt çevirebilir. Ç ünkü [insan] tabiatında bulunmayan bir şeyi [onun] tabiatına katmak mümkün değildir. Bozuluşa uğrayanın bozulmaması, şans ve şanssızlıktan sadece şansın var olması ve sürekli değişenin daima sabit
kalması gibi yalnız bir kişiye değil herkese ait olan ortak hal ve huyların bize ait olmasını istersek tabiattan kendinde olmayanı istemiş oluruz. Halbuki tabiaıta olmayanı isteyen kimse var olmayanı istemiş olur. Var olmayanı isteyen arzusunu gerçekleştiremez, isteğini gerçekleştiremeyen kimse de mutsuz olur. Gelip geçici şeyleri arzulayan, edindiği ve sevdiği şeylerin bu türden
olmasını isteyen kimse mutsuz, arzusu tam gerçekleşen ise mutlu olur. O halde mutluluğa karşı çok düşkün olmalı, mutsuzluktan da kendimizi korumalıyız. Şöyle ki; arzuladığımız ve sevdiğimiz şeyler bizim yapımıza uygun olmalı, elimizden gidene üzülmemeli ve bize uygun olmayan duyusal varlıkları istememeliyiz. Aklın uygun gördüğü şeylerden insanların yararlandığını gördüğümüz zaman ondan yeterince ve en güzel şekilde yararlanmalıyız.
Bununla, belirlenmiş süre içinde kişinin kendi varlığını sürdürmesi ve verimli kılması için gerekli olan şeyle ızdırabını giderip onu rahata kavuşturacak miktarı kastediyorum. Görüp dokunmadan önce, sahip olduğumuz şeylerin hayaliyle avunmamalıyız.
Elimizden çıktıktan sonra da artık üzülmemeli ve düşüncemizde onlara yer vermemeliyiz. İşte bu anlayış muhteşem kralların ahlakıdır; zira onlar her geleni ağırlayıp her gideni uğurlamazlar, aksine gördükleri her şeyden yerli yerinde ve tokgözlülükle yararlanırlar. Bunun zıddı ise ayak takımından bayağı, açgözlü ve haris kimselerin ahlakıdır. Bunlar her geleni ağırlar vo hor gideni uğurlarlar. Akıllı kimselere düşen, muhteşem krallar dururken ayak takımından bayağı kimselerin ahlakını tercih etmemektir.
Yine diyoruz ki, istediğimiz olmadıysa olanı istemeli, olanla yetinmeli ve böylece üzüntünün devamında.nsa sevincin devamını sağlamalıyız. Çünkü elde edemediklerine ve var olmayan şeylere üzülen kimsenin bu üzüntüsü asla bitmez; zira o hayatının her aşamasında bir sevdiğini yitirmek ve bir arzusunu gerçekleştirememek durumunda kalacaktır. O halde üzüntü ve sevinç
iki zıt olup ruhta birlikte bulunamaz; kişi üzgünse sevinçli, sevinçli ise üzgün olamaz. Demek oluyor ki, elden gidenlere ve sevdiğimiz şeylerin kaybına üzülmemeliyiz. Daima sevinçli olmamız için güzel alışkanlıklar edinerek her hali gönül hoşnutluğuyla karşılamalıyız.
Alışkanlıkların Ahlaka Etkisi
Bu anlatılanların alışkanlıklarda ortaya çıktığını ve insanların davranışlarının, arzu ve isteklerinin farklı oluşunun da buna açıkça delalet ettiğini görmekteyiz. Nitekim yeme, içme, giyinme, evlenme ve benzeri duyu bazlarıyla mutlu olan kimsenin, bu yaşantısına aykırı düşen şeyleri eksiklik ve musibet saydığını; bir kumarbazın da malının soyulmasına, günlerinin boşa gitmesine ve kumarbazlığın verdiği üzüntünün sürüp gitmesine rağmen yaptığı bu işten mutluluk ve sevinç duyduğunu, kendi yaşantısına aykırı
düşen ve bu duruma engel olan her şeyi eksiklik ve musibet saydığını görmekteyiz.
Aynı şekilde eşkıyanın kırbaçlama, organ kesme, ızdırap veren yaralar açma, sürekli çatışma gibi adi tutum ve felakete yol açan vahşi davranışlarının kendisini idama götürdüğü anda bile, bunlardan övünç ve şeref duyduğunu, bütün bu yaptıklarıyla mutlu olduğunu görürüz. O, buna ters düşen huzurlu yaşamayı bir eksiklik ve musibet sayar. Y ine sakalını tıraş edip kadın kılığında dolaşan bir sapık da herkesin nefret ettiği ve hiçbir düşüncenin tasvip etmediği bu yüz kızartıcı adi huyundan gurur ve neşe duymaktadır. O bu haliyle herkesten üstün olduğunu, başkalarının bu üstün hazdan yoksun bulunduğunu, onlara nispetle kendisinin çok özel bir mutluluk ve büyük bir nimete sahip olduğunu kabul eder. Yaşantısına ters düşen her şeyi bir eksiklik ve musibet sayar.
O halde duyu bakımından hoşa giden ve gitmeyen şeylerin, [insan] tabiatı gereği değil, tam tersine, adet ve alışkanlıkların ürünü olduğu anlaşılmıştır. Mademki görüp yaşadıklarımızla mutlu olmanın ve kayıplarımızın üzüntüsünden teselli bulmanın yolu alışkanlıkla kolaylaşacaktır, o halde buna yönelmeli ve bunu kendimiz için bir eğitim konusu yapmalıyız. Böylece bizim için o, yerleşik bir adet ve kazanılmış bir huy haline gelmiş olur. Bununla, bizzat tabiatımızda bulunmayan ve başlangıçtan beri adet edinmediğimiz şeyleri huy haline getirmeyi kastediyorum. İşte bu sayede hayat, yaşadığımız sürece daha güzel olur.
Ruh Sağlığının Önemi
Üzüntü psikolojik bir rahatsızlık olduğunu göro lıize düşen, bedeni rahatsızlıkları acı ilaçlarla, dağlama, kesme, sargı, perhiz ve vücuda iyi gelen benzeri şeylerle tedavi etmektir. Bu hastalıkları tedavi edenin hizmeti büyük, mali külfeti yüksekse de buna katlanmak zorundayız. Zira ruhu tedavi etmenin ve onun acılarını dindirmenin, bedeni gözetip tedavi etmeye üstünlüğü ruhun b edene olan üstünlüğü gibidir. Çünkü ruh yöneten, beden yönetilendir; ruh ebedi, beden ise çürüyüp gidendir. O halde ebedi
olanı gözetip kollamak, onu güçlendirip sağlığına kavuşturmak için çaba harcamak çürüyüp gidenin, Labialı gereği bozuluşa uğrayanın ıslahıyla uğraşmaktan daha iyidir. Dolayısıyla bizim için ruhu iyileştirmek ve şifaya kavuşturmak, bedenimizi iyileştirmekten daha önemli bir görevdir. Çünkü biz bedenimizle değil, ruhumuzla biziz. Cisim olması açısından bedenimiz
cisim olan her şeyle ortaktır. Canlılar alemindeki her varlık ruhu sayesinde canlıdır. Bizim ruhumuz ise kişiliğimizdir. O halde kişiliğimizi gözetip korumak, bize yabancı olan şeyleri gözetmekten daha önemli bir görevdir. Bedenimiz, ruhumuzun üzerinde fonksiyonlarını gerçekleştirdiği bir araçtır. Öyleyse bizim için kişiliğimizi iyileştirmek araçlarımızı iyileştirmekten daha önce gelir. Buna göre bedenimizi sağlığa kavuşturma konusunda kallandığımızdan kat kat fazlasını ruhumuzu sağlığa kavuşturmak üzere ilacın acılığına, güçlük ve sıkıntısına katlanarak göstermeliyiz. Kaldı ki, ruhumuzu ıslah ederken katlanacağımız acı ve sıkıntı, bedenin tedavisi sürecinde katlandıklarımıza göre daha hafif kalır. Çünkü ruhumuzun iyileştirilmesi yalnız bizim yararımıza olan şeye tam bir kararlılıkla yönelmemizle gerçekleşir; burada ilaç içme, dağlama, yakma ve mal sarf etme söz konusu değildir. Aksine bu,
bize kolay gelen hususlarda ruhun güzel alışkanlıklar edinmesiyle olur. Sonra oradan daha güç olanı benimseme düzeyine yükseliriz. Ruh bu alışkanlığı kazanınca kolayca alıştığı gibi derece derece çıkarak daha önemli olan hususlara yükselir ve nihayet önemli alışkanlıkları edinir. İşte alışkanlık kazanmak, anlattığımız bu yöntemle kolaylaşır ve böylece elden gidenlere sabretmek, kayıplardan dolayı teselli bulmak kolay hale gelir.
Üzüntüyü Yenmenin Çareleri
Söz konusu kolaylığı sağlamanın çarelerinden birisi, üzüntünün ne olduğunu düşünmek ve onu bölümlerine ayırmaktır. Deriz ki, üzüntü ya bizim veya bir başkasının yaptığı bir şeyden kaynaklanır. Eğer bizden kaynaklanıyorsa bizi üzen o şeyi yapmamalıyız. Şayet bizi üzen şeyi yapmamak lehimize olduğu halde onu yaparsak, yapılmaması lehimize olan bir iş yapmış oluruz. Onu yaptığımıza göre ya istediğimiz ya da istemediğimiz bir şeyi yapmış oluruz. Üzülmemek istediğimiz halde üzen şeyi isteyerek yapıyorsak o zaman istemediğimizi istiyor durumuna düşeriz. Bu ise aklını yitirmiş olanlara has bir davranıştır. Bu durumda biz de akılsızlardan sayılırız. Eğer bizi üzen başkasının yaptığı ise, onu önlemek ya lehimizedir veya değildir; eğer lehimize ise onu önleyip üzülmemeliyiz, lehimize değilse üzücü olay meydana gelmeden önce üzülmemeliyiz; zira bir yetkili çıkıp bize zarar vermeden
önce onu engelleyebilir. Belki de gerçekleştiğinde üzüntü vereceğinden korktuğumuz şey bizi etkilemeyeceklir. Şayet üzücü olay gerçekleşmeden önce üzüntüye kapılacak olursak, belki de üzüntüleri önleyen [Allah] veya bize zarar vermesini engelleyen bir yetkilinin engel olmasıyla olay gerçekleşmez ve biz de yok yere üzülmüş oluruz. Böylece başkasının vermediği üzüntüyü biz kendimize vermiş durumuna düşeriz. Halbuki ruhunu üzen ona zarar vermiş olur; ruh una zarar veren ise kara cahil ve tam bir zalimdir. Şayet bunu bir başkası yapmış olsaydı cahil ve zalim sayılırdı; fakat kendi ruhuna zarar verdiği için daha büyük suç işlemiştir. O halde cahilin cahili, katının da katısı ve zalimlerin zalimi olmaya rıza göstermemeliyiz.
Eğer üzüntü kaçınılmaz bir hal ise, o meydana gelmeden önce sebebinin belirmesi sırasındaki üzüntümüz yeter. Zaten o ortaya çıkmadan önce duyduğumuz üzünlü bir çeşit kötülüktür; ayrıca üzüntü sebebini giderme çabası gösterilmeden olayın tasası çekilmemelidir. Çünkü önceki anlattığımız zarar burada da söz konusu olduğundan, sebebin orlaya çıkışını zorunlu olarak önlemek gerekir. Şayet üzünlüyle yaşayan veya üzüntü kaynağına yakın olan kimseyi üzüntü yıkmamışsa teselli vermek bir dereceye kadar onu korur. Üzüntü onun tabiatındaysa o takdirde üzüntünün süresini kısaltmaya çalışmalıyız; çünkü oluşa tabi nesneler sürekli değişmektedir. Eğer bu konuda kusur edecek olursak [başımıza gelmesini] önleyebileceğimiz belayı önlemekte kusur etmiş oluruz; bu ise bahtsız ve zalim olan cahilin alametidir. Zira zalim, üzerinden bela eksik olmayan kimsedir. En büyük bahtsız
da önleme imkanı bulunduğu halde kendini beladan korumayandır. O halde mutlu olma gücüne sahipken bahtsızlığa rıza göstermemeliyiz.
*el-Kindi
Ebu Yusuf Ya’kub ibn İshak es-Sabbah el-Kindi, 801 yılında Kufe’de doğmuştur ve 866 yılında vefat etmiştir. Kindi felsefe, tıp, matematik, astronomi ve psikoloji alanlarında eserler vermiştir. Yukarıda Resailü felsefiye adlı eserinin içinden seçilen Risale fi’l-hile li-def’i’f-ahzan (Üzüntüyü Yenmenin Çareleri) başlıklı bir bölüm sunulmaktadır. BİZEYÖNVEREN METİNLER Derleyen: Alev Alatlı

