Viyana Günlükleri–1 :Avrupa birliği ve Avrupadaki Türkiye imajına Bakış

0
viyana

 

Haziran 20 /2011

“Bu şehrin insanı saygı duyulmayı hak ediyor diyorum kendi kendime.” Bu kadar düzenli bu kadar ferah bu kadar temiz bir şehri hayatımda hiç görmedim desem abartmış olmam. Uçakta yanımda oturan Türk asıllı arkadaş, Viyana semalarına geldiğimizi, altımızda kalemle çizilmiş hissini veren tarlaları göstererek vurguluyor. Tarlaların düzenli parçalara bölünmüş olması Avusturya sınırları içinde olduğumuzu gösteriyor. Bu ülkenin insanı kendisine saygı duyulmayı hak ediyor…evet..

Aklıma kendisine saygı duyulması için her tür insanlık dışı yöntemi mubah gören kimi Ortadoğu halkları geliyor. Tarihin beşiği olan şehirlerde asfalta akan lağım sularıyla nasıl bir saygınlık beklentisi olabilir bilmiyorum. Saygı duyulmayı hak etmedikçe kimseden saygı beklenmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Bulutlu hava

Bulutlu bir havada iniyorum Viyana’ya. Haziran ayında çok da alışık olmadığım bir durum bu. Kadim dostum Bekir, bir arkadaşıyla karşılamaya geliyor beni. Bir saat sonra da inceden bir yağmur başlıyor.

Çok sakin ve sessiz bir şehir Viyana. Bulutlu hava bu sessizlik ve sakinlik ile birleşince derin bir yalnızlık ve yabancılık hissi kuşatıyor beni. Gurbete ilk çıktığım zaman hissettiğim o yabancılık ve yalnızlık duygusunu yeniden yaşıyorum. Birkaç günden fazla kalamam diye düşünüyorum aniden.

Bekir beni kalacağım yurda götürüyor. Genelde üniversitenin her aşamasında okuyan Türkiye’den gelen öğrencilerin kaldığı bir yer burası.. Temiz, nezih ve sevimli bir yer..

Proje

“Modern çağ Ve Ahlak” konulu bir proje çalışacağım. Kafamda her şeyi inceden inceye kuruyorum. Çalışacağım Enstitü İslamische Pedegogy..

Viyana’da dikkatimi çeken ettiğim en önemli hususlardan birisi Enstitülerin kuruluş ve işleyişi. Hükümet her yere üniversite açma gibi bir yaklaşımdan ziyade Üniversiteye bağlı ihtiyaca dayalı Enstitüler açılmasına destek veriyor. Enstitüler belli projeler yürütüyor ve bu projeleri gerçekleştirdikleri oranda hayatiyetlerini sürdürüyorlar.

Bizde genellikle isim olarak varlıklarını sürdüren enstitüler Viyana üniversitesinde sosyal problemlerin tespiti ve çözümünde çok önemli işlev görüyorlar..

İslamishe pedegogy

Bu bölümün başkanı olan zatın mektubu ile buraya geldiğim için bir an kendimi bölümün bir parçası gibi gördüğümü fark ediyorum. Bölümle ilgili bir sürü proje geçiyor aklımdan. Ama bölüme Türkiye’deki üniversitemin şartları ile baktığımı çok sonra fark ediyorum.

İslamishe pedegogy bölümünde kendime ait bir küçük mekân hayal etmeme rağmen bırakın mekânı, orada bulunmamızın bile sorgulandığı bir durumla karşılaşıyorum. Bunu ayrıca yazmalıyım; belki de yazmamalıyım….

Ben de Viyana yaşamında çuvalıma bir şeyler doldurmanın telaşı ile Almanca öğrenmeye başlamanın iyi bir tercih olacağını düşünüyorum. Ayrıca kendime orada bir çalışma alanı yaratmaya çalışıyorum.

Kütüphane ve okuma mekânları çok yaygın bu şehirde. Hemen her yerde insanların rahatlıkla oturup çalışabilecekleri bilgisayar kullanıp internete girebilecekleri çok nezih yerler var.  Enstitünün kütüphanesine mesaiye gelir gibi hergün gelip kitap okumaya ve kimi kitapları incelemeye çalışıyorum.

Kütüphanede çalışan birçok öğrenci var. Araştırma yapanlar, tezlerini yazanlar. Tez konularını merak ediyorum. Genelde Viyana’nın sosyal ekonomik ve kültürel sorunlarına odaklı çalışmalar bunlar. Bir de bizim üniversitelerimizin yaptıkları çalışmaları düşünüyorum. Kendi toplumuna ilişkin analiz yapan kaç tane sosyolog ve psikologa sahibiz diye düşünmeden edemiyorum.

Türkiye’de sosyoloji bölümünden mezun olmuş sosyolog öğrencilerimden yurtdışına master için giden bir öğrencimin “Hocam bu Şiilik ve Sünnilik nedir” diye sormasının bilimsel anlayışımızın niteliğini ele veren çok önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Neden ve niçin sosyoloji okutuyoruz, kime ve nereye sosyolog yetiştiriyoruz? anlamakta zorlanıyorum..

Sünniliği ve Şiiliği(Aleviliği) bilmeyen bir sosyologun kendi toplumuna ne tür bir hizmette bulunacağını düşünmek bile istemiyorum..

Bizim eğitimimizin iki tane önemli açmazı olduğunu anlıyorum. Birincisi Batının konu değil kaynak olarak alınması; ikincisi kendi sosyal sorunlarımızdan çok ideolojik yönlendirmelerin yer aldığı elden düşme bir bilimsel anlayış. Sadece Marks’ın Elyazmaları ile memlekete sosyolog yetiştirdiğini zanneden bir tuhaf bilimsel anlayışın hala üniversitelerimizde fiyaka yapmasını anlamakta zorlanıyorum..

Bir yanıt yazın