Zorunlu i̇le Mümkün Olanın Eşi̇ği̇nde
İnsanı tarif eden yer, iki kıyının arasıdır: zorunluluk ile mümkün olan. Doğduğumuz yer, yüzümüzün çizgisi, ana-babamızın adı, hikâyemizin başlangıcıdır; yani verilmiş olan. Fakat başlangıç, sonu tayin etmez; çünkü her başlangıç yalnızca bir yön gösterir, zorunlu bir kader çizmez. İnsan, yol boyunca aldığı kararlarla, açtığı patikalarla ve bazen de beklenmedik dönüşlerle o yönü değiştirebilir, hatta bütünüyle başka bir istikamete çevirebilir. Bize düşen, verilmiş olanın içinde açılan imkân kapılarını fark etmektir. Her hikâye ve her anlatı, bu yüzden bir çağrıdır: “Bak, burada değiştirilebilir bir şey var. Gel, bir de buradan bak.” Bu iki kıyı arasında insanın salınımı, aslında onun varoluşunun tam merkezini oluşturur. Zorunluluk, insana sınırlarını hatırlatırken, mümkün olan ise ufkunu genişletir. Bir yanda değiştirilemez olanın ağırlığı, öte yanda insanın iradesiyle açılabilecek yolların daveti vardır. Bu yüzden hikâyeler, yalnızca anlatı değil, aynı zamanda varoluşun pusulasıdır; bize hangi yönde yürüyebileceğimizi, hangi yönde yeni bir bakış kazanabileceğimizi fısıldar.
Zorunluluklar hayatın zeminiyse, mümkün olanlar yönüdür. Zemin olmadan adım atamayız; yön olmadan yürüyemeyiz. Zorunluluğun ağırlığı, çoğu zaman bizi olduğu yerde tutar; mümkün olanın fısıltısıysa “kıpırda, harekete geç” der. Aradaki bu gerilim, insanın beşiğidir. Biz bu beşikte sallanarak büyür, olgunlaşır, karar veririz. Zorunluluk, insana hayatın verili yanını, değiştirilemez sınırlarını hatırlatır; bu hatırlatma çoğu zaman ağır ve kaçınılmaz bir yük gibi gelir. Mümkün olan ise, bu yükün altında ezilmeden insanın iradesiyle açabileceği yolları, yeni ihtimalleri gösterir. Zorunluluk, insanı yere sabitler; mümkün olan, gözünü göğe kaldırır. Bu ikisi arasında yaşanan gerilim, aslında insanın en derin tecrübesidir. Çünkü insan, ne tamamen edilgen bir kader mahkûmudur, ne de sınırsız kudrete sahip mutlak bir özne. İnsan, işte bu iki uç arasında sürekli denge arayan, sınırlarda yürüyen bir varlıktır.
Hikâyelerin gizli işlevi, imkânı hatırlatmaktır. Bir anlatı bize sadece ne olduğunu söylemez; başka nasıl olabileceğini de işaret eder. Anlatı, kader diye donmuş sandığımız satıhta ince bir çizik açar. O çiziğin altından sızan ışık, işte imkânın kendisidir. Hikâyeler, böylelikle insana yalnızca bir teselli sunmaz; aynı zamanda yön, çıkış ve dönüşüm vaat eder. Çünkü her hikâye, insanın kendi hayatına bakarken göremediği bir pencereyi aralar. Hikâyeler, bize görünmeyeni görünür, imkânsızı mümkün kılarak, içimizde saklı duran potansiyeli uyandırır. Kırığın içini altınla dolduran kintsugi gibi, hayatımızdaki çatlaklar da imkânın kanallarıdır; kırık olmasaydı, altının yolu olmazdı. Yani her hikâye aslında içinde bize mümkün olanı ve değişimi vaat eder. Keloğlan örneğini de ver mesela; Keloğlan gider padişahın kızıyla evlenir. Bu sahne, ilk bakışta sıradan bir masal motifidir ama aslında çok daha derin bir mesaj taşır. En güçsüz, en yoksul, hatta çoğu zaman alay edilen bir karakterin, aklını ve temiz kalbini kullanarak en erişilmez görünen imkâna ulaşmasıdır bu. Keloğlan’ın hikâyesi, insana dayatılan yazgının mutlak olmadığını, nedensellik zincirinin kırılabileceğini gösterir. Yani hikâyeler, insanı o nedensellik zindanından kurtarır ve yeni bir yol açar. Masallar da bu yüzden böyledir; her masal insana daima mümkün olanı, umulmadık ihtimalleri ve değişimin kapısını hatırlatır.
Kıssaların Tuttuğu Ayna
Kur’ân kıssaları bu anlamda çıplak bir ayna gibidir. Ayna, sana senden başka bir şey göstermez; yalnızca bakışının istikametini değiştirir. “Gel, bir de buradan bak” diyen kıssalar, zorunluluğu inkâr etmeye değil, imkânı keşfetmeye çağırır. Bu davet, yüzeyin ötesine, görünmeyen detaylara, olayların ardındaki ince işaretlere bakmamızı ister. Her kıssa, insanın kendi hayatına farklı açılardan bakabilmesi için bir mercek sunar; sadece olanı değil, olabilecekleri, gizli potansiyelleri ve içsel yolları gösterir.
Hacer’in koşusu: Zorunluluğun içinde doğan imkân
Çöl, Hacer için değiştirilemez bir gerçektir. Su yok, gölge yok, çocuk ağlıyor. Zorunluluk budur. Fakat kıssa, zorunluluğun içine yerleştirilen imkânı gösterir: adım. Safa ile Merve arasında atılan her adım, “mümkün”ün dilidir. Su, koşunun sonunda değil; koşunun içinde açığa çıkar. Zemzem, adımla açılan bir kapıdır.
Yunus’un zikri: Kaçınılmazın içinde dönüş
Balığın karnı, kapalı ve kaçınılmazdır. Fakat Yunus’un “La ilahe illa ente” diye içeriye çevirdiği bakış, dışarıyı değiştirecek dönüşümü başlatır. Kıssa der ki: koşulların içinden çıkmadan önce, içinden geç. Değişim dışarıdan içeri değil, içeriden dışarı doğru yayılır.
Yusuf’un zindanı: Darlığın okul oluşu
Zindan, hayatın dar koridorudur. Ama kıssa, darlığı bir mektebe çevirir. Rüya yorumu, sabır, sebat… Zorunluluğun duvarları arasında öğrenilen bu dersler, imkân kapısını devletin kapılarına kadar aralar. Darlık, genişliğin muallimi olur.
Meryem’in susuşu: Sözün eşiği
Doğumun ağırlığında “Keşke unutulup gitseydim” diyen bir yürek… Fakat kıssa, “hurma ağacını sars” diyen emirde, susuşun içindeki eylemi gösterir. İmkân, çoğu zaman küçük bir ‘sarsıntı’dır: elinle ağacı yokla, gerisi akacaktır. Duanın yanında eylem, eylemin içinde dua…
Kıssalar böyle konuşur: “Zorunluluğu inkâr etme; onu zemin bil. İmkânı ihmal etme; onu yön bil.” Biz bazen zorunluluğu bahane, bazen imkânı mucize zannederiz. Oysa imkân, mucize değil; davettir. Zorunluluk ise kader değil; emanet. Kader bizi dondurmaz; emanet bizi uyandırır.
İnsanın iradesi, bu iki kıyı arasında kurulan köprüdür. İrade, büyük bir sıçrayıştan önce, küçük bir tercihin adıdır. Her gün seçtiğimiz bir kelime, uzattığımız bir el, vazgeçtiğimiz bir cümle… Hayatın devrini değiştiren dişli, çoğu zaman görünmez kadar küçüktür. Hikâyeler bu küçük dişliyi gözümüze yaklaştırır: “Bak, burası dönüyor; burayı çevir.”
Peki, kıssaların aynasında nasıl bakacağız? Üç basit usul, çoğu kapıyı aralar:
* İsim ver! İçinde bulunduğun durumu adlandır. Zorunluluk nedir? Mümkün olan nedir? Belirsiz olan, ısrarla aynı kalır. İsimsiz olan şey, zihnimizde gölge gibi dolaşır; ona ad verdiğimizde ise sınırlarını çizeriz. Ad vermek, o durumu tanımak ve kabullenmek değil, üzerinde düşünmeye başlamak demektir. Bir duyguyu, bir korkuyu, bir arzuyu adlandırdığımızda artık onun esiri olmaktan çıkar, üzerinde söz söyleyebilir hale geliriz. İsim vermek, insana kendi hayatının coğrafyasında bir harita sunar.
* Eşiğe gel! Tek bir küçük adım seç. Bir arama, bir ziyaret, bir cümle, bir susuş… İmkân çoğu zaman ilk adımdadır, son adımda değil. Eşik, henüz odanın içine girmemiş ama dışarıda da kalmamış olma hâlidir. Eşiğe gelmek, tüm belirsizliklere rağmen bir karar anına yanaşmaktır. O küçük adımı atmak, bazen büyük bir kapının açılmasına vesile olur. Çünkü eşiğin büyüsü, adım atıldığında ardındaki manzaranın değişmesidir.
* İçten dışa yay! Duanı içeriden başlat, eylemini dışarıda sürdür. İçteki niyet, dıştaki istikameti belirler. İnsanın iç dünyasında şekillenen bir yöneliş, dışarıdaki adımların ruhunu tayin eder. İçten başlayan bir niyet, dışarıya yayıldığında eylem artık mekanik bir hareket olmaktan çıkar; anlam yüklenir. Dua, sadece dudaklardan dökülen söz değil, kalbin merkezinden dışarıya doğru taşan bir yöneliştir. İçten dışa yayılan bu akış, insanın bütün hâlini dönüştüren en güçlü değişim aracıdır.
Her tekrar, aynı kıssayı başka bir pencereden gösterir. “Defalarca okudum” dediğin hikâye, bir gün dönüp seni başka yerinden yakalar. Çünkü sen değişmişsindir. Kıssa aynı kalsa da bakan göz aynı kalmaz. İşte bu sebeple anlatılar sadece geçmişi nakletmez; bugünü kurar. Biz kıssaları okumakla kalmayız; kıssalar bizi okur.
Zorunluluklarımıza kızmadan, imkânlarımızı yüceltmeden yürümek… Dengedir aradığımız. Ne kendimizi edilgen bir akıntıya bırakmak, ne de her şeyi tek başına sırtlanmak. Tevekkül, tembelliğin kılıfı değildir; yön bulmuş gayretin huzurudur. Bu yüzden imkânın sesi her zaman şudur: “Ben senden bir şeyi istiyorum. Küçük, mümkün ve bugünden.”
Bugün, hayatının bir köşesinde dur ve sor: Burada değiştiremeyeceğim ne var? Peki, burada değiştirebileceğim en küçük şey ne? Kıssaların aynası, bu iki sorunun arasında parlar. Çünkü ayna, yüzünü değil, yönünü düzeltir.
Sözün burasında yeniden başa dönelim: Zorunluluk beşik, imkân, nefes. Beşik sarsılmadan uyanış olmaz; nefes açılmadan yürüyüş olmaz. Her hikâye, içimizdeki uykuyu hafifçe sarsmak için vardır. Kur’ân kıssaları ise bu sarsıntının en berrak hâlidir. “Gel,” der, “bir de buradan bak.”
Ve sen, o bakışın eşiğinde, küçük ama gerçek bir adım atarsın. İşte o adım, mümkün olanın kapısıdır; kapı bir kez aralandı mı, zemin bile yürümeye başlar.
