POSTMODERN ATEİZM YA DA İSLAMİ HAREKETTEN ATEİZME

0
Unknown_artist_-_Mephistopheles_(Mephisto)_a_Faust_Illustration_de_Faust_by_Johann_Wolfgang_von_-_(MeisterDrucke-1005453)

Ne yazık! Kendimi öldürürcesine
Felsefe okumuşum, Hukuk okumuşum
Tıp okumuşum giderek ne yazık
Teoloji okumuşum.
Sanki şu sırada bir deliden başka neyim!” Faust

Selçuk ilahiyatta okuyan ismi lazım değil bir arkadaşımız ” bıktık bu tek tanrıcılıktan “ diye masanın üstüne kitaplarını koyup bir çay söyledi. Şaka idi elbette..Kelam dersinden henüz çıkmıştı.

Bir doktora jürisinde İlahiyat Fakültesi kelam bölümünde bir öğrencinin tezini okuyorum. Tez oldukça yoğun bilgi içeriyor. Bir sürü mezhep, akım, görüş. Hepsi de netameli metafizik konular. Asla bir çözüme ulaşılması mümkün olduğunu düşünmediğim; tanrıyla, yaratılışla, tanrının sıfatları ile, ilahi adaletle ilgili çok ciddi konular. O bir şey söylemiş, öbürü bir şey söylemiş, beriki bir şey söylemiş.. Bu tezi savunma makamında öğretmenlik de yapan bir hanımefendi. Aynı zamanda annelik yapıyor..

Sınav sonunda kendisine samimi olarak  “bu tezi hazırlarken acaba inancınla ilgili; düşüncenle ilgili hiçbir kuşkuya kapılmadın mı” diye sordum? Bana verdiği cevap: “Yok hocam bilakis imanım daha çok arttı”  Acı bir tebessümle geçiştirdim. Bana göre cevabı samimi değildi.

Aslında şu çok önemli bir konu; dinin teolojiye ilişkin alanı tekinsiz bir alandır. Bu alan öyle paldır küldür her babayiğidin gireceği bir alan değildir.  Kuran meali okumaya, ya da tefsir okumaya benzemez.

Aslında tarih içerisinde hem inanç probleminin hem de ondan türeyen siyasal, sosyal problemlerin kaynağı din ile kurulan sağlıksız ilişkidir.

 Adam kolayına “Arap Aklının Oluşumu” diye kitap yazmamış… Bedevi algısı ile Medeni algısının dinsel alana yaklaşımı elbette ciddi anlamda farklı olacaktır.

 Kelamdır, felsefedir, tefsir, hadis, İslam tarihi, mezhepler tarihi derken bu tekinsiz alana giren genç dimağların inanç ve düşünce problemleri yaşamaması mümkün değildir.

Hele bir de bu bilgilenme biçimi pozitivist bilgi ve bilim anlayışı ekseninde olursa bu hepten sıkıntılı olacaktır..

Dinsel bilgi dinin kendi insan ve evren algısı ekseninde gerçekleştirlmelidir. Çünkü dinsel konular laboratuara sokulan bir nesne gibi incelenecek konular değildir.

Kadim gelenek bu konuda kendine göre tedbirler almayı denemiş, felsefi gelenek ise önceliğe “kendini bil” öğretisini koymuştur. Kendini bilmek ile çıkılmayan yolda ürettiğiniz her şey bir yıkım ve bozulma getirecektir..

Platonun devletine bilim adamlarını, mühendisleri sokmamasının sebebi budur.

Descartes diliyle konuşacak olursak “avukat aklı” ile “hâkim aklı” farklı mekanizmalar ile çalışmaktadır. Biri haklı çıkmayı öbürü hakikati bulmayı amaçlamaktadır.

Kutsal kitap Kuranda Kalbin anlamanın merkezi olması da böyle değerlendirilmelidir. Zihnin merhamet ve adalet ekseninde kullanılması ile hegemonya ekseninde kullanılması çok farklı sonuçlar üretecektir.

“Okuma”da Özne nesne Önceliği

Modern bilgi kuramı bilgiyi suje obje ilişkisi olarak tanımlamaktadır. Burada merkeze insan aklını oturtmaktadır. Ancak bu yaklaşım felsefi anlayışın tarih içerisinde ortaya koyduklarına bir karşı duruş olarak öne çıkmaktadır. Felsefi anlayış içinde ne bilgi böyle tanımlanmış ne de akıl sujenin duruşundan bağımsız ele alınmıştır.

Aydınlanma dönemi ile beliren akıl tanımı ahlaksal eylemleri anlamlandıramadığından dışlıyor ve onu anlamsız hatta saçma görüyordu. Akıl sadece Ratio’ya hapsedilmişti. Ratio ise hesaplamak anlamına gelen matematiksel bir akla işaret ediyordu. Biz buna matematiksel akıl da diyebiliriz.

Oysa bir değer sistemine tabi olmayan öznel akıl bir çok kavramı izah etmekte zorlanacak ve çoğu kere de bunu başaramayacaktır. Adâlet, özgürlük, hoşgörü vbg. kavramlara bir anlam veremeyecektir. Bilinmelidir ki çoğu kere bu kavramlar belki de akıldışı bir çerçeve içerisine sokulabilecektir.

Ratio’ya indirgenmiş öznel akıl insanın ontik bütünlüğünü, insanın evrenle, kendi geçmişiyle ve kendi içsel eğilimleri ile bütünlüğünü dikkate almayan akıl olarak anlaşılmalıdır. Bu akıl tamamen biçimselleştirilmiş bir akıldır. Öznel akıl, akla uygun olanı, insan zihninin çıkarsamaları sonucu ortaya çıkan sonuç olarak görür. Bu bağlamda anlık şartlardan ve anlık duygulanımlardan türer. Ayrıca Öznel aklın bağlandığı mutlak bir değer bulunmadığından büyük ölçüde rölativist yaklaşıma dayanır. Aslında öznel aklın kendisi aklı temsil etmemekte, akıl kavramını aklın dışına taşıyarak anlamlandırmaya çalışmaktadır. Bu noktada Akılcılığın ne ölçüde Akıldan yana olduğu sorusu da sorulabildiği gibi akılcılığın aklı yeterince sağlıklı değerlendirip değerlendirmediği de tartışılabilir? Burada rasyonalite ile rasyonalizmi ayırmak gerekmektedir. Rasyonalizmi sorgulamak rasyonaliteyi sorgulamak değildir. Çünkü aklın kendisini ve fonksiyonlarını eleştirmek ayrı, akılcılığı eleştirmek ayrıdır.

Logos ilkedir. Ancak bu ilke rasyonalite ile sınırlandırılamaz. Din de Myth de ahlak da bu ilkeden beslenebilir. Bu bağlamda Din de myth de ratio ile değil ilke ile değerlendirilir.

Ratio değil Logos- Kelam

Logos anlam demektir. Anlam ma’na kelimesinden gelmektedir. Mana da maneviyat demektir. Manevi olan şey bu dünyaya ait olmayan fizik âlemde görülmeyen şeydir. Anlam fiziksel değildir. Anlam akıl yürütme ile bozulup çarpıtılabildiği gibi akıl yürütme ile sağlam temellere de oturtulabilir. Akıl yürütme anlama uygun işlemelidir. Anlamı bozan akıl değil, temeli olmayan arzu ve isteklerdir.[*]

O halde her anlam verme manevi bir eylemdir.[**]

Logos birlik düzen veren temel ilke, kök, besleyen kök anlamında da kullanılmıştır. Logosun iki yönü vardır. Birinci yön konuşma ikinci yön ise akıldır.[***] Çünkü konuşma ancak bir anlam ile mümkün olabilir. Anlam yoksa konuşma da yoktur. Ortak anlam ortak eğilimler olmasa idi konuşma da olmazdı. [****]

Konuşma olarak logos

Konuşma gerçekliği hakikatten ayrı ele aldığında tek yönlü bir yanlış bakışı dayatarak cehaletin oluşmasına zemin hazırlar.

İlkesi olmayan her tür konuşma kandırmaca için düzülmüş uydurulmuştur. Kelimeleri kullanarak insanlardan kişisel çıkar elde etmeyi deneyenler de bir tür yanlış okumanın kurbanıdırlar.

C.G.Jung  “Ortaçağdaki Veba ve çiçek salgınları bile 1914 yılındaki belirli fikir ayrılıkları ya da Rusya’daki bazı politik görüşlerin neden olduğu kadar çok insanın ölümüne yol açmamıştır”[1] demektedir.

Doğruyu konuşmak ile inandırmak farklıdır. İnandırırken doğrular bir araç olarak kullanılır. Burada hakikat anlamından soyulup işlevsizleştirilir. İnsanda hakikate ilişkin bir yönelim olmasa idi hakikatin çarpıtılması da olmayacaktı. İşte felsefe geleneği süslü sözün karşısında (ki bu sözler daima kişisel menfaate dayanır.) ilkeli konuşmayı yani Logosu ortaya koyma çabasıdır. Başka bir ifade ile felsefe insanda bulunan hakikati logos temelinde ilke temelinde ortaya koyma çabasıdır. Hayatın yönünü Logos ile uyumlu kılma çabasıdır.

Sokrates bu yüzden Georgias’a zenginlikten değil “namusla kazanılmış zenginlik”[2] ten Yaşamaktan değil, ölçülü yaşamaktan [3] başkasını gütmekten değil, kendini gütmekten sözeder[4]

Çünkü konuşulan söz Bilgiye iyi niyete ve açık kalpliliğe dayanmalıdır[5] Bu noktada sözün hem maddi hem de manevi boyutu bulunmaktadır.

Yalan bile bir ilke olmaksızın söylenemez.

Logosla Nutk arasında ilişkiyi irdeleyen Heidegger “Logos sözle sözü edilenin açığa çıkarılması olarak ele alır..Ona göre “ Aristoteles nutkun bu işlevine apophainesthai diyerek onu daha keskin biçimde dile getirmiştir. Buna göre logos, bir şeyi (nutkun ne hakkında olduğunu)görünür kılar(phainesthai)”[6] demektedir. Logos, hakkında konuşulan şeyi içinden elde etmektir. Her söz bu işleve sahip değildir. O halde logos “phone meta phantasias”tır: yani sayesinde bir şeylerin görünür hale geldiği sesli beyandır.”[7]

Logos ilkedir. Ancak bu ilke rasyonalite ile sınırlandırılamaz. Din de Myth de ahlak da bu ilkeden beslenebilir. Bu bağlamda Din de myth de ratio (matematiksel akıl) ile değil ilke ile değerlendirilmek durumundadır.

Descartes bu konuda avukat ve hâkim örneğini verir. Avukat akıl yürütmelerle bir doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterebilir ancak hâkim hakikati bulma peşindedir. Avukat da hâkim de yargılarında doğru olanı bilmekte ancak aklı yönlendiren ilkeye uygun davranıp davranmama; ilkeye uygun akıl yürütüp yürütmeme noktasında ayrılmaktadırlar.

İyi herkesin istediği şey olduğuna göre İyinin kişisel menfaatlerin ötesinde bir değeri bulunmaktadır. Aristoteles  “Her insani eylem bir iyiyi hedefler” der. İyileri de dış iyiler, bedene ait iyiler ve ruha ait iyiler olmak üzere üçe ayırır. Asıl iyilerin ruha ait olan iyiler olduğunu çünkü bu iyinin evrensel ve mutlak olduğunu belirtir.[8]

Kötü insan kendi doğasına aykırı insandır. Bile bile kötülük yapılamaz. Yani kötülüğün kötülük olduğunu bilerek yapar kötü insan. Ya kötü olanı iyi zannederek yapar, ya da kötü olduğunu bildiği halde sırf anlık yönlendirmelerle daha az kötüyü seçer. [9] Her iki durumda da insan iyiyi bilir. Pişmanlıkların sebebi budur. İnsanların birbirlerine bakışı da hakikate ulaşma noktasında problemler üretebilir.[10]

O halde iyinin istenmesi ilkedir. İlke değişmez, sabit, evrensel ve zamanlarüstü olmalıdır.

Kindi, arzu ve istekleri yönlendiren şeyin nefs olduğunu söyler. Öfke ve arzu ile idrak arasında fark olduğunu belirtir. “insanın öfke gücünün öfkeye engel olan nefisten başka olduğunun açık bir delilidir. Çünkü engel olan, engel olunandan başkadır. Ayrıca bir şey kendisine zıt olamaz. Arzu gücüne gelince o da zaman zaman bazı şehevi şeyleri arzular; fakat akli nefis bu konuda onun hata ettiğini ve bu halin kendisini bayağı durumlara sürükleyeceğini (hatırlatarak) engel olur.”[11]

Bu ilkeler soru sormayı sağlayan ilkelerdir. Sorunun cevabının ilkeye uygun olup olmaması insanın idrak edebileceği bir şeydir. Mutlak olan gördüğümüz ve işittiğimizin ötesinde idrak ettiğimiz şeydir. Görme ve işitme sadece nesnelerin görünmesi ya da işitilmesi değil nesnelerin anlamlandırılmasıdır. Anlamlandırılma olmadan görmek ve işitmek mümkün değildir. Duymak ve işitmek anlam verme ile bize belli hakikatleri sunabilirler. O halde duymak derken salt işitmekten değil idrak etmekten de sözetmek durumundayız.

Maddi duyuş ile manevi duyuşu birbirine karıştırmamak gerekmektedir.  Maddi duyuş hayvansal evrende de bulunmaktadır. Duyuların bilginin kaynağı olduğunu söylemek bu bakımdan insanın sadece gerçeklikle ilgisine vurgu yapmaktadır. Oysa görmek sadece maddeyi görmek değildir. Maddi bakış gerçekliği, manevi bakış gerçekliğin arkasındaki anlamı idrak etmektir.

İşitme için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Eğer maddi işitme işitilen şeyin hakikatine kanaatle bütünleşmezse bu işitmeye duyuş deriz ama duymak ile işitmek farklıdır. Duyuşun işitme olması anlam ile mümkündür.

İdrak, görme ve işitmeyi yönlendiren şeydir. Aklı ratio (hesaplayan) olarak ele alsak bile hesaplamayı yapan hesaplamanın ötesinde bir şeydir. Hesap yapabilme ve şeyler arasındaki bağlantıları kurabilme hesaplamanın ötesinde bir durumdur. O halde felsefe ilkelerin üstünü örten akılsal çıkarımlara karşı ilkelerin perdesini aralama çabasıdır.

Bir ilke yoksa düşünmek bile mümkün değildir. Düşünmeyi sağlayan varlığa ilişkin ontolojik önyargılardır. Bu ilkeye akıl yoluyla ulaşılmış değildir.

Aklı yönlendiren bu ilkeye ontolojik önyargı diyebiliriz.

Ontolojik Önyargı

Önyargı herhangi bir inceleme olmaksızın bir şey hakkında bir anlayışa sahip olma olarak tanımlanabilir. Bu tanımdan yola çıkarsak önyargının iki türlü olduğunu söyleyebiliriz. Biri ontolojik önyargı öteki dogmatik önyargı. Bunlara önyargı dememizin sebebi deney, gözlem ve incelemeye yaslanmıyor oluşudur. Örneğin adalet istenci, doğruyu açığa çıkarma çabası olarak “doğruyu ortaya çıkarmak zorundayız” yargısını da herhangi bir deneyden ya da gözlemden çıkarmış değiliz. O halde bir şeyi yargılamamızı (hüküm vermemizi) sağlayan ontolojik önyargılara sahip olduğumuz söylenebilir.

Okumayı değerli kılan bile okuyanın okuma ile elde edeceği verimdir. Bu verim ise en üstün iyi ekseninde anlamlı ve önemlidir. O zaman aslolan okumak değil okumaya yönelenin duruşudur. Bu duruş okumadan önceki bir durumdur. 

Kuranı anlama çabaları bu modern anlayış ekseninde sujeden çok metni öne çıkarma ekseninde geliştiğinde çok ciddi inanç ve ahlak sorunları yanlış anlamalar ve çürütücü sonuçlar ortaya çıkacaktır. 

Mürşid

En üstün iyiyi şahsında ve anlayışında öne çıkaran bir mürşid şarttır. Nefis terbiye ve tezkiyesinin anlamı budur. Peygamber gönderilmesinin anlamı da..Peygamber bir metinden değil bir duruştan sözetmektedir.

Kur’an hiçbir zaman bir metinden veya bir okuma nesnesini okuyanın duruşundan bağımsız ele alarak bir anlamadan söz etmez. Daima özneyi, insanı eksene alarak bir anlamadan söz eder. Mesela “takva sahibi olursan anlarsın”, mesela “yaratan rabbin adıyla okursan” anlarsın mesela “kibirden arınırsan anlarsın” gibi …Oysa modern felsefi anlayış obje eksenli bir okumayı öne çıkarmıştır. Oysa metin sana bir şey söyleyecekse bu senin duruşun ile ilgili olacaktır.  Platon da bunu fark etmiştir.. Objeyi anlamak için yola koyulan sujenin durumu “kendini bil” ilkesi ekseninde önemli ve anlamlı olacaktır.

Sahabelerden Cündüb bin Abdullah (ra) der ki: “Bizler ergenlik çağında iken üç-beş genç olarak Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber bulunduk. Biz, Kur’ân’ı öğ­renmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur’ân’ı öğrendik. Bu sayede de imanımız arttı.”

Aslında kitap yazılı metinlerin çok ötesinde bir anlama sahiptir. Evren de bir kitaptır, insan da bir kitaptır. Mesele evrene ve insana doğru yaklaşmayı bilmektir. Bu da insanın varoluşunun saflığı ekseninde mümkün olacaktır.

Metinler evren kitabının bir parçası olduğumuzu bize hatırlatıyorsa, evren kitabı ile aramızda bağ kurmamızı sağlıyorsa, varlığa değer vermemiz gerektiğini; doğaya saygı duymamız gerektiğini anlatıyorsa bu metinler  bizi yabancılaştırmayacaktır. 

Çünkü hepimiz; evrende yaşayan herkes kainat cümlesinin harflerinden ibaretiz.  Bu yüzden okumak yazılı metinler okumak ile ilgili değildir. Okumak anlamaya çalışma çabasıdır. Bazen iki kapak arasına alınmış metinler, okuma yetimizi elimizden alabilir, bizi kör, sağır ve dilsiz kılabilir.. Bu yüzden metinleri fetiş haline getirmek yanlıştır..İki kapak arasına alınmış her şey değerli değildir..

Anlamaya çalışmak da öncelikle ahlaki bir duruşa sahip olmakla mümkündür. Bu ahlaki duruşun özünde anlama istenci ve”kendin için istemediğini başkası için de isteme” öğretisi vardır..İki kapak arasına alınmış fikirleri bile anlayabilmek için doğru bir duruşa sahip olmamız gerekir.

İnsan kendinden yola çıkarak doğayı, tarihi, toplumu sağlıklı bir biçimde okuyabilir. Kur’an’da evrenin tarihin insanın doğanın ayet olduğu söylenir. Bunlar varlık kitabının cümleleridir. Bu kitabı doğru okuyabilmek yaratan Rabb’inin adıyla yola çıkmakla olur. Yaratan Rabbin adıyla okumak demek madde ötesi bir duruşa sahip olmakla ilgilidir , bu konuda çok sayıda ayet bizi uyarır.

En uyarıcı ayet Araf suresi 146. ayettir. Kuranın insanın ahlaki duruşuyla anlamak arasında kurduğu bağ önemlidir. Orada “yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden(evrendeki işaretlerimden) uzaklaştıracağım” ifadesi bu durumu vurgulamaktadır.  Dolayısıyla kitap okuyup da hem insanlığa, hem kendine bir hayrı olmayan birçok insanı görmemizin sebebi bu ahlaki duruştan yoksun olmalarıdır.

Batı dünyasında “anlamak için inanıyorum” ya da “saçma olduğu için inanıyorum” ifadeleri aslında anlamanın inançla alakalı olduğunu vurgular ama bu inanç çok belirgin bir kavram olmadığı için; -yani dogma ile dejenere olabilme potansiyeli olduğu için- bu tarz bir inanç da insanı yanlış yönlendirebilir ve bir yanlış üzerinden hayata yabancılaştırabilir.. Bu yüzden ahlaki okuma, anlamanın özüdür. Çünkü ahlaki okuma bütün insanların üzerinde anlaştığı ortak bir zemindir. Bunun alfabetik okuma yazma bilmeyle alakası yoktur.

Okumak doğru yola ulaşmada  kılavuz olacaksa (hidayet) temelinde herkesin iyisini isteyen bir üst bakışa ihtiyaç bulunmaktadır . Bunun da takva kelimesi ile de ortaya konulduğu görülür. Saygı ile boyun eğme durumudur bu. Herkes değil, takva sahipleri doğru yolu bulabilir.

Kısacası Metin saltbaşına bir değer ifade etmez. İki kapak arasına alınmış cümleler salt başına bir anlam ifade etmez. Kainat kitabını ve onun içindeki ayetleri, insanı, doğayı, tarihi okumak saygıyla boyun eğmek ve kibirden; ötekileştirmeden uzak durmakla olabilir.

İki kapak arasına alınmış öyle kitaplar vardır ki insanı hem kendisinden, hem evrenden, hem insanlıktan, hem tarihten koparmaktadır. Birçok ideolojik kitapların özünde bu vardır. İnsanı insana yabancılaştıran; insanı fantazi dünyasında yaşatan, insanı gerçeklerden koparan faraziyelerle, gerçek olmayan gündemlerle, hayali korkularla yabancılaştıran metinlerdir bunlar. Bu yüzden Carl Gustav Jung ” kötü fikirler veba ve çiçek salgınından daha fazla insanin ölümüne sebep olmuştur” demektedir.

İki kapak arasına alınmış eserleri okumak kadar okumamak da değerlidir.

Din Temsiliyeti ve Ateist Eğilim

Elbette dinin kötü temsiliyeti dine karşı tutumları besleyebilir. İslam peygamberinin peygamberlikten önce “emin” olma sıfatı onun dini temsil etme noktasındaki yetkinliğini sağlamıştır.

Özellikle son yirmi yılda İslam dinine ilişkin temsiliyet iddiasında olan cemaatlerin, örgütlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ille de hükümet taraftarı olanların tutumlarındaki olumsuzluklar insanları belli noktalarda savrulmaya itmiş olabilir. Bunlar ayrıca uzun sosyolojik ve psikolojik araştırmaların konusudur.
Kendi çevremde bu tarz söylentilerin olduğunu gördüm ancak şunu da unutmamak gerekir ki bazı insanların  inanmamak için bahaneler aramaları da sözkonusu olabilir.

Ama toplumdaki yozlaşma ile dinin temsiliyeti arasında bir bağ olduğu da söylenebilir. Batıda Dinin çöküşünün bir yönünde Kilisenin yozlaşması ve Tanrı adına ortaya çıkan insanların yetersizlikleri ve tutarsızlıkları bulunmaktadır. 

Dinin İdeolojik Olarak Anlaşılması ve İrtidat

Türkiye’de islami hareketlilik daha çok gençlik döneminde ortaya çıkmış ve ideolojik yönü ağır basan söylemlere yaslanarak savunulmuştur. Daha çok duygusal ve tepkisel temellere dayalıdır. Marxist anlayışın meydanı terketmesi ile oradan ödünç alınan kavramlarla İslami anlayış genç insanlar arasında rağbet görmüştür. Köyden kente göçün beraberinde kendini koruma güdüsü dinsel alanda daha bir kendini hissettirmiştir. Görünürde dinsellik olarak öne çıkan anlayışları dinsel kavramlarla değil sosyolojik ve psikolojik verilerle ele almak gereklidir. “İslamcılık şöyleydi şöyle oldu” gibi tartışmalar ne anlamlı ne de tutarlıdır. 

En çok irtidat olaylarının bu ideolojik din anlayışları eksenindekilerde olması tesadüf değildir. Din salt maddi dünya ile ilişkisi bağlamında ele alındığı için yaş ilerledikçe bunların anlam ve öneminin kalmadığı düşünülebilmektedir. Marxistlerin de aynı akıbeti yaşadıkları herkesin malumudur.. Bernard Shaw “20 sinde komünist olmayanın kalbi 40’ında komünist olanın aklı yok ” demesinin anlamı da sanırım budur.

Bu hareketler insanın en temel yönelimlerinden beslenmediği için Cevheri hareket değil daha çok türedi hareketlerdir.  Aslında dinden dönme (irtidat)  gibi görünen hareketlerin ta baştan yanlış bir zeminden yola çıktığı söylenebilir.

Cevheri Hareket
Güçsüzlüğün ürettiği eylemsellik ile ilkelerin ürettiği eylemsellik  görünüşte birbirine benzeyebilir ama altında çok derin bir insani fark vardır. İlkelere yaslanan harekete “cevheri hareket” diyebiliriz. O halde  insan hareketleri iki boyutta kendini gösterir; birincisi cevheri hareket, diğeri sosyolojik ve psikolojik verilerin yönlendirdiği hareketlerdir.
Cevheri hareket sosyal ve pisişik yapıların üstüne çıkan bir harekettir. Bu yüzden maddeyi; dış dünyayı aşıp bütün insanların ortak problemlerini çözmeye yönelir. Öteki ise sadece kendi bireysel problemleri ekseninde meselelere eğilir ki çoğu kere bu hareketler bir menfaatten pay alma yönelimi olarak öne çıkar.
Aristoteles “iyi” yi üç boyutta ele alır, haz fayda ve erdem. Ona göre erdem (mutlak iyi) insan doğasının dayandığı temeldir. O, haz ve faydayı da iyi kabul eder ama bunların mutlak iyi olmadıklarını belirtir. Çünkü haz ve fayda bizi diğer varlıklardan ayıran ontolojik bir durum değildir. Bizim Ontolojimiz ilkeye dayanmaktadır. İlkeli hareket etmek ise hazzı da faydayı aşabilmektir.  Aristoteles açlık saikiyle; karın doyurma eylemiyle ortaya konan hareketin aç eşeklerde de bulunacağını belirtir. İlkeye dayanmayan her hareket bu bağlamda kişiyi insan ontolojisine yani kendine yabancılaştırmaktadır.  Çünkü insanlık tarihi haz ve faydayı aşan hareketleri alkışlamıştır. Bunun temel sebebi  insani yönelimdir. Biz de insan olarak yemek yiyeni değil, yemeğini paylaşanı üstte tutarız. Dolayısıyla ilke’yi nerede bulacağız sorusunun cevabı da buradadır. Yani İlke hazzı ve faydayı aşan yönümüzdür  ki bizi biz yapan da budur. Hem kendi içsel yönelimiz hem de insanlığın tarih içinde üstte tuttuğu temel değerler neyse bizim ontolojimiz de budur..
O halde cevheri hareket insanın içsel yönelimine ve insanlığın tarih içinde üstte tuttuğu değerlere uygun harekettir….
_________________________________________________________

*-Kur’ânda temelsiz arzu ve istekleri karşılamak için Heva diye bir kavram kullanılır. Akletmekten ayrı olan bu kavram aklın önündeki en önemli engellerden birisi olarak görülmektedir. Kur’âna göre ilme tabi olmayan arzu ve istekleri karşılamak için kullanılmıştır. Bu anlamda ilim, heva’nın karşısındadır. Heva insanı doğrudan uzaklaştıran en büyük etkendir. Hevâya tabi olmak hem hazlardan hem de menfaât elde etme arzusundan kaynaklanabilir. Akl’a uymakla(akletmekle) Hevâ’ya uymak arasındaki fark çoğu kere anlaşılamamıştır. Oysa Kur’ân akletmeyi meziyet sayarken hevâya uymayı yermektedir. Arzu ve isteklerin akletmek olarak anlaşılmasının akla uymak olmadığının altını çizmektedir.”. . . Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine (hevâsına) uyandan daha sapık kim olabilir: Muhakkak ki Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez. ” Kasas (28) /50 Menfaât hevânın en önemli uzantılarındandır. İnsanlar çoğu kere menfaatlerini gözeterek doğrudan ve adâletli yaklaşımdan sapmışlardır. **-“Eskatoloji sözcüğü Grekçe’de son şey, nihai değerlendirme ve ölüm anlamına gelen “eschata” veya “eschatos” ile bilim anlamına gelen “logos” sözcüklerinden türetilmiştir. Bu anlamda eskatoloji nihai olanın bilimi veya nihai değerlendirmenin bilimi anlamına gelmektedir (bkz.Mustafa Çevik, Samsatlı Lucıanus’da Eskatolojik Düşünceler Ekim 2007’de düzenlenen Uluslararası Samsatlı Lucianus Sempozyumu bildirisi(www.beytülhikme.org)
***-Hobbes, Levihatan
****-O halde Tanrının Âdeme eşyanın isimlerini öğretmesinin anlamı ortak anlamların öğretilmesi olarak anlaşılabilir.

[1] -Jung.G.C., Psikoloji ve Din,çev Raziye Karabey,s.12,İst. 2010
[2] -Platon, Georgias, çev. Teoman Aktürel, 451-e
[3] -Platon, Georgias, 493-e
[4]-Platon,Georgias, 491-d
[5]-Platon, Georgias, 486-e
[6]-Heidegger, Metafizik nedir, Çev. Suut Kemal Yetkin/ Mazhar Şevket İpşiroğlu, s.33,İst.2009
[7]-Heidegger, a.g.e s.33
[8]-Aristoteles, Nikhamakhosa etik, Saffet Babür, I. Kitap, Ank.1998
[9]-Platon, , Protagoras, çev. Teoman Aktürel, 358-d
[10] -Dostlar tartışır hasımlar ise çekişir diyor Sokrates(s.420) Hasım olmak ötekine karşı kendini kilitlemek demektir. Bu yüzden hasımlar doğruyu aramak yerine birbirlerini yıpratmayı seçerler. Düşmanca yönelim insanın algısını bozabilir.
[11]-Kindi, Felsefi Risaleler, çev. Mahmut Kaya, s.132, İst.1994

Bir yanıt yazın