MUTLULUĞUN TEHLİKELERİ-3 : ÖTEBERİ-ABUR CUBUR
Materyalizm, gerçekliği maddi olanla bir tutan felsefi bir yaklaşım aslında. Alvin Toffler’in, Future Shock adlı eserinde “insan-nesne bağlantısı” olarak betimlediği şeyin de büyük ölçüde temelini oluşturuyor. Nesnelere olan doğal düşkünlüğümüz, özünde yıkıcılık barındırmaz; hatta tam tersine. Fakat, hayatta kalmamız için büyük önem taşıyan öteberi edinme becerimiz, aşırı tüketimle, “kullan-at” devrimiyle ve gıpta edilmeye duyduğumuz sürekli ihtiyaçla beslendiğinden, hep daha fazla şeye sahip olma arzusu duyuyoruz.
Eşya, kıskançlıktan kaynaklanan arzularımızın en olağanı ve belki de en dolaysızıdır. Çünkü eşyaya sahip olmak bizi güvende hissettirir. Azap içindeki ruhlarımıza fısıldadığı tatlı yalanlar içindir ki eşyaya sahip olmayı arzularız. O kusursuz, o ışıltılı nesneye sahip olduğumuzda, biz de bir bakıma kusursuz olur, kısacası ölümsüzleşiriz. Orta yaş krizine girenler bu yüzden sürekli bir şeyler edinme ihtiyacı içindedirler. Bunun aptalca olduğunu biliriz, ama yine de, henüz üretilmiş bir nesnenin ışıltısı, yeniliği ve masumiyetiyle bize hayat vereceğini hissederiz. Ve gerçekten de, bir süreliğine öyle olur. Bir tür somutlaşmış enerji olan para karşılığında, kısa süreli bir ölümsüzlük enerjisi satın almış oluruz. Giderek artan maddi zenginlik saplantımızın bilgi devrimi ile aynı zamanda gerçekleşmesi ironiktir. Bilgi devriminin, bizi nesnelerin şey-liğinden koparıp sanal nesnelere bağlayacağı öngörülmüştü. Oysa bunun tam tersi gerçekleşti. Belki de , maddi dünya ile ilişkimizin niteliğindeki bozulmanın bize kaybettirdiklerini, nicelikle telafi etmeye çalışıyoruz. Bu yüzdendir ki, her yerde karşımıza çıkan alışveriş merkezleri Batılı yaşam tarzının belirleyici bir özelliği haline geldi. Hatta öylesine bir arsızlık derecesine vardı ki, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde belirtildiğine göre, “Alışveriş merkezlerinin sayısı sinema salonlarının, okulların, otellerin ya da hastanelerin sayısını aşmış durumda. Şehirlerden, üniversitelerden veya televizyon istasyonlarından daha fazla alışveriş merkezi var. Alışveriş merkezlerinin toplam alanı son 40 yılda 12 kat arttı.”
Amerika’nın ve belki de dünyanın tümüyle kapalı bir alana sahip ilk alışveriş merkezi olan Southdale Center, 1956’da Minnea- polis dışındaki Edina’da açıldı. Binayı tasarlayan Avusturya göçmeni mimar Victor Gruen, geleneksel Viyana meydanlarının samimi atmosferini burada yeniden yaratmayı amaçlamıştı. Ama gelin görün ki tam tersi gerçekleşti. Gruen, insanları çekmek ve alışveriş etmelerini sağlamak üzere, bu klimalı baloncuğa bir kuşhane, bir orkestra, bir asma bahçe ve yapay ağaçlar ekledi. “Daha çok insanın burada daha fazla vakit geçirmesi,” diye yazıyordu 1973’te , “yazarkasaların daha sık ve daha uzun süreyle işlemesi demektir.” Ve bunda o derece başarılı oldu ki, günümüzde alışveriş merkezleri
sahip oldukları “Gruen transferi” katsayısına göre alınıp satılıyor. Gruen transferi, bir müşterinin alışveriş merkezine adım attığı andan itibaren kaç saniyede ya da nanosaniyede amacını unutarak (“yönlendirilmiş kaybolma” etkisiyle) salına salına gezinmeye başladığını hesaplar. Bu, bir bakıma, avcının toplayıcıya ve kurdun kuzuya dönüşme süresidir.
Bu hepimizin başına geliyor. Devasa Westfield’ın ya da WalMart’ın koridorlarında dolanırken, bütün o öteberinin -şarap termometreleri ve duş radyoları, araba için telefon setleri ve yatağınızdan da geniş televizyon ekranları- gerekli olabileceğini, hatta gerçekten arzulanabileceğini insanın aklı almıyor. Kim bunların hepsini satın alabilir ki? Yine de nasıl oluyorsa, gizemli bir şekilde , alıcı buluyorlar. Bu durum nüfusla açıklanamaz, zira Batılı toplumların çoğunda nüfus neredeyse hiç artmıyor, hatta göçmenler olmasaydı yerinde bile sayamazdı. Hal böyle iken, biz yığınla şey satın almaya devam ediyoruz. Satın alma, elde etme ve kurtulma döngüsüne bağımlı bulimik bir yaratığın bağırsakları gibi, istediğimiz ya da günün birinde isteyeceğimizi düşündüğümüz şeyleri özümlüyor, artakalanı ise -ambalaj, geri dönüşüm, yarı sindirilmiş abur cubur- dışarı atıyoruz.
Bununla birlikte , bağımlılığımız yüzünden acı çekerken bile, sahip olmanın bir külfete dönüşebileceğinin giderek daha fazla farkına varıyoruz. Sahip olmamak stresli bir durum olabilir belki ama sahip olmak daha da fazla strese yol açabilir. Eğer kaybetmenin veya kaybetme korkusunun olumsuz etkisi, sahip olmanın hazzından büyükse , bu duruma “sahiplik etkisi” adı veriliyor. Zirveye bir kere ulaştınız mı, sonrasında sadece aşağı doğru gidebilirsiniz. Hepsi bu kadar da değil. Psikolog William james’in 1958’de yazdığı gibi, “Sahip olmaya önem veren kişiler, yapmaya ya da olmaya önem verenlere kıyasla daha az özgürdürler.” Bu sadece Hıristiyanlığın değil, çoğu dinin ve felsefenin de binlerce yıllık ana mesajını oluşturur. Günümüzde birçok araştırma, artık sorgusuz sualsiz inanmaya yanaşmadığımız gerçeklere bilimsel bir kanıt veya en azından bilimsel bir destek bulmaya adanmış durumda.
MÜKEMMELLİK
Batılı orta sınıfa mensup olanlarımızın çoğu, hayatını mükemmelliğe ulaşmak için amansız bir mücadele vererek geçiriyor. Doğru ev, çocuklar için doğru okullar, doğru estetik ameliyat, doğru ışıltılı bakış. Bu tür lüksler çoğumuz için birer zaruret haline geldi.
Bunlarsız bir hayatı -başarısızlık sayılacağından- düşünemiyoruz bile. Deniz manzarası olmayan bir ev, gizlenmemiş yaşlanma belirtileri, birer müzik dehası olmayan çocuklar; bunlar başarısız olduğumuz anlamına geliyor.
Fakat, mükemmellik bizim için gerçek bir seçeneğe dönüştüğünde ne yapacağız? Mükemmellik için gereken ilaçların ya da genetik mühendisliğin er ya da geç kullanıma gireceğini düşünürsek, şu soruyu sormamız gerek: Gönlümüzden geçen her şeye sahip olabileceğimiz bir dünya nasıl bir yer olurdu? Yaşamımızı, bizzat kendimizi, bedenimizi ve algılarımızı nasıl tasarımlardık? Neleri bu tasarımın dışında bırakırdık ya da bırakacağız? Acıyı mı, Çirkinliği mi? Kederi mi? Mükemmel olmayı gerçekten istiyor muyuz acaba?
The Edge, “üçüncü kültür”ün -namı diğer “yazmayı bilen bilim insanları”nın– entelektüel çalışmalarına ayrılmış bir internet sitesi. Bu sitede, bilim insanlarından yazarlara dek, dünyanın önde gelen düşünürlerine her yıl farklı bir sorunun yöneltildiği “Dünya Meselesi” başlıklı bir bölüm yer alıyor. 2006’daki soru şöyleydi: “Hangi fikri tehlikeli -yanlış olduğu için değil, doğru olabileceği için tehlikeli- buluyorsunuz?” Verilen yanıtlar çeşit çeşit. Yale Üniversitesi’nden psikolog Paul Bloom, “ruh diye bir şey yok [ve] tüm insan edimleri sadece beyin süreçlerinden ibaret” şeklindeki düşünceyi tehlikeli buluyor. Diğer yandan, Arkansas Üniversitesi’nden psikolog jesse Bering’in yanıtı ise şöyle: “Bilim asla tanrıyı susturamayacak.” Sorunun ilginçliği, elbette herkesin kendine göre bir “tehlikeli” anlayışı olmasından, dolayısıyla da herkesin farklı bir yanıt vermesinden kaynaklanıyor. Bana göre ise, insanlığın mükemmel olabileceği fikri gerçekten de tehlikeli -ve doğru olmaya yaklaştığı ölçüde daha da tehlike arz eden- bir fikir.
Harvard Üniversitesi’nden psikolog Dr. Robert Epstein, kısa süre önce “dünyanın en çekici androidi” ile buluşmasını anlattı. Osaka Üniversitesi’nden bilgisayar mühendisi Hiroshi lshiguro’nun yaptığı Repliee adındaki bu robot, silikon tenli bir Avrupa-Asya melezi. Repliee konuşuyor, göz kırpıyor, gülümsüyor, başını hareket ettiriyor ve yüz ifadesini değiştirebiliyor. Alıcılar sayesinde çevresindeki seslere ve hareketlere ustaca tepki verebiliyor. Epstein, Repliee’nin soğuk tenine ve sınırlı sohbetine rağmen, güzel olmakla kalmayıp “ikna edici bir insaniliğe” de sahip olduğunu belirtiyor. Ama Repliee mükemmel değil. Ünlü bir televizyon sunucusu model alınarak hazırlanan yüzü, Epstein’ın dediğine göre, “En ufak kusuruna dek tümüyle gerçekçi.”
Bu önemli bir nokta, zira kusurdan bahsedilmesi tesadüf değil. Zarif İran halılarındaki kasıtlı hatalar gibi, her kusur tanrıların işine öykünmediğimizin bir güvencesidir. Oysa dünyevi etkinliğimizin büyük bir kısmı, mükemmel olmak gibi erişilmesi imkansız bir amaca yönelmiştir. Moda, sağlık, otomotiv, barınma, sigorta ve reklamcılık bunlardan sadece birkaçı. Yine de, mükemmelliğin yaşam eğrimizde bir tür asimptot olduğunu derinlerde bir yerde seziyoruz sanki. Mükemmellik, ulaşmak için çabaladığımız imkansız bir hedef; Platon’un mükemmel güzellik, mükemmel adalet, mükemmel mutluluk idealleri gibi. Ama aynı zamanda, kendi iyiliğimiz için asla varmamamız gereken bir hedef, zira mükemmel olmak ölümle eşdeğerdir.
Psikolog Viktor Frankl’ın belirttiği gibi, “Eğer herkes mükemmel olsaydı, o zaman her bir bireyin yeri bir başkası tarafından doldurulabilirdi. İnsanlar kusurlu oldukları içindir ki her birey eşsiz ve vazgeçilmezdir.” Kusurlarımızdan mahrum kalmakla aslında kendimizi tehlikeye atıyoruz. İnsanlık şu anda mükemmelliği gerçek bir seçeneğe dönüştürmenin eşiğinde bocalıyor olmasaydı, tüm bunlar sadece akademik bir tartışmadan ibaret kalırdı.
Epstein soruyor: “Mükemmel androide ne zaman sahip olacağız?” lshiguro’ya göre , bu alanda uzmanlaşmak için bir otuz yıl daha gerekebilir; belki ancak yüz yıl sonra , evlenebileceğimiz bir androide sahip olabiliriz. Fakat lshiguro uyarıyor: “Robotların asla tümüyle insan olamayacağını düşünüyorum. Star Treh’teki Mr. Data gibi, insan olmayı isteyebilirler pekala, ama insani birtakım özelliklerden her zaman mahrum kalacaklardır.” Burada kastedilen mükemmellik, gerçekçilikle aynı anlamda; yani, bir tür ideale değil de, insani kusurluluğa olabildiğince yaklaşmak.
Her şeyin isteğimiz doğrultusunda şekilleneceği bütünüyle tasarım ürünü bir dünya neye benzeyecek? İstediğimiz çeşit insana sahip olabildiğimizde , onları ne şekilde tasarlayacağız’ Fiziksel olarak mükemmel mi yapacağız? Ya da zihinsel olarak? Mükemmelliğin ne anlama geldiğinin bile farkında olacak mıyız acaba? Bebekler hep sarışın ve mavi gözlü mü olacak? Ya da incecik ve pürüzsüz? Peki bu tür özellikler ender rastlanır olmaktan çıkıp, genetik olarak kolayca üretilebilir hale geldiğinde ne yapacağız? Tasarım ürünü bebekler mesela zebra şeritleriyle ya da parlak pullarla kaplı olarak mı doğacaklar’
SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ VE SEÇENEK BOLLUĞU
İstediğimiz ya da istediğimizi düşündüğümüz şeylerden biri de özgürlük, özellikle de seçme özgürlüğü. Seçmek, çağımızın tanrısı haline geldi. Araştırmalar, ofis çalışanlarının kendi iş ortamları üzerinde denetim sahibi olmak istediklerini gösteriyor: Mobilyadan halıya , havalandırmadan ışıklandırmaya , her şeyi kendileri seçmek istiyorlar. İnternet, neredeyse sonsuz sayıda fikir ve içerik seçeneği sunduğundan, bir demokrasi neferi, hatta bir hakikat neferi olarak gösteriliyor. Serbest piyasa ve liberal ekonomi, tüketiciye sağladıkları öne sürülen seçme özgürlüğü nedeniyle adeta kutsal bir nitelik kazandılar. Irak gibi ülkelere, en azından seçme özgürlüğünü dayatmak adına savaş açıyoruz.
Alvin Toffler, bundan neredeyse kırk yıl önce, şu öngörüde bulunmuştu: “Gelecekte insanlar, seçenek yokluğundan değil, felç edici bir seçenek fazlalığından mustarip olabilirler. Seçenek bolluğunun, süper-endüstriyel toplumlara özgü bu açmazın kurbanlarına dönüşebilirler.” Toffler’ın öngörüsü bugün gerçekleşmiş durumda. Belirttiğine göre , 1950 ile 1963 arasında, “Amerikan marketlerinin raflarında yer alan farklı sabun ve deterjanların sayısı 65’ten 200’e çıktı.” Toffler’dan 34 yıl sonra, Amerikalı sosyolog Barry Schwartz The Paradox of Choice adlı kitabında, sıradan bir mağazada bulunanların sayısını şöyle veriyor: “80 farklı ağrı kesici, 40 diş macunu, 150 ruj … 116 çeşit cilt kremi … Ve 360 çeşit şampuan.” Schwartz’ın iddiasına göre eğitimde, eğlencede, sigortacılıkta, sağlık hizmetlerinde, kozmetik ürünlerde ve hatta dinde de benzer bir seçenek patlaması yaşanmakta. Schwartz’a göre bilinç bir tür filtre gibi çalışıyor. Özellikle küçük ve önemsiz türden farklılıklar sergileyen çok sayıda seçeneğin varlığı -1976’da ekonomist Fred Hirsch’in “küçük kararlar tiranlığı” adını verdiği bu durum- filtrenin tıkanmasına sebep oluyor.
Bu da sonunda strese yol açıyor. Çok fazla seçenekle karşı karşıya olan insanlar, kendilerini bir çeşit beyaz gürültüye maruz kalmış hissediyorlar – tıpkı otistik kişilerin kalabalık caddeler ya da alışveriş merkezleri gibi algı yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerde hissettikleri aşırı duyusal yük gibi.
Haddinden fazla seçeneğin bulunması, kişinin yeterince bilgi edinme imkanı olmaksızın karar vermesi gerektiği durumlarda da benzer yıkıcı etkilere yol açıyor. Schwartz, postmodern tıbbi uygulamaları örnek gösteriyor. Eski paternalist modelden vazgeçerek hastalarını birer müşteri olarak görmeye başlayan pratisyen hekimler, hiç soru sormaksızın sadece hastanın talep ettiği hizmetleri sunuyorlar. Bu hiç şüphesiz iyi niyetli fikir, hastayı “güçlendirmek” adına, çok daha kısıtlı bir hizmet sunulması ve daha az sorumluluk üstlenilmesiyle sonuçlanıyor.
Doktor ve ahlakbilimci Jay Katz, güç dengesindeki bu değişikliğin fazla ileri gitmiş olduğunu daha 1984’te söylemişti. “Hastalar, onlara verdiğimiz özgürlüğü çoğu zaman istemiyorlar.” Katz’a göre hasta özerkliği, bu özerklikten feragat edebilme ve denetimi bir başkasına bırakabilme özgürlüğü olarak da anlaşılabilir. Hastalar, özellikle de ciddi bir hastalıktan veya stresten mustarip olanlar, genellikle zor kararları kendileri verecek konumda değildirler. Profesyonel uzmanlık gerektiren durumlarda , kararı kişinin kendisine bırakmanın yerinde olmayacağı açıktır. Hükümetlerin “serbest piyasa uygulaması” olarak sundukları sözüm ona tercihlerin çoğu için de aynı şey geçerli. Özel sağlık sigortası, özel emeklilik ve hatta telekomünikasyon gibi konularda bir tercih yapmak neredeyse imkansız; seçeneklerin bolluğu ve kıyaslanamaz özelliklere sahip “paketler”in fazlalığı, sağlıklı bir karar verebilmek için haftalarca sürecek bir araştırma yapmak gerektiği anlamına geliyor.
YANLIŞ ŞEYİ İSTEMEK
Arzunun tatmin edilmesinin, bize umduğumuz hazzı veya mutluluğu vermemesi, bir ölçüde, yanlış şeyleri istiyor olmamıza bağlanabilir. Bu noktada, son yüz yıl içinde gerçekleşen bir anlam değişikliğine dikkat çekmek ilginç olacaktır: Dickens’ın zamanında istemek, ihtiyacı olmak anlamına geliyordu. Şimdi ise istemek, sadece istemek anlamına geliyor; yani, kaprisli ve az ya da çok keyfi bir arzudan ibaret.
Psikolog Martin Seligman, servet sahibi olmaya yönelik yüksek beklentilerin sürekli boşa çıkmasından kaynaklanan depresyonu ilk belgeleyenlerden biriydi. Barry Schwartz, Amerika’daki “mutluluk katsayısı”nın uzun süredir düşüşte olduğunu yazıyor. Oxford Üniversitesi’nden Avner Offer da aynı olguyu İngiltere’de gözlemliyor: “İkinci Dünya Savaşı’ndan ve özellikle 1970’lerden bu yana, ‘mutlu’ olduğunu söyleyenlerin oranında bir değişiklik yok. .. Hatta bir azalma görülüyor.” Mutluluk paradoksu işte tam da budur. Bizi mutlu edeceğini düşündüğümüz şeyler mutluluk vermiyor; buna rağmen, genç bir aşık gibi, sırf bu yüzden bu şeyleri daha da fazla istiyoruz.
Bu paradoksun bir de ismi var: “Cennet Sendromu.” İlk olarak Star Trek’in 1968 yılındaki bir bölümünde gündeme gelen Cennet Sendromu, her şeye sahip olmanın yol açtığı ağır depresyonu ifade ediyor. Martin Amis’in bu sendromu konu edinen romanı Night Train (1998) güzel, zeki ve sevilen biri olan jennifer Rockwell’in intiharını ele alır. jennifer, yaşamını tam da mükemmel olduğu için katlanılmaz bulduğundan, intihar etmeye karar vermiştir.
Amis’in romanı, Amerikalı psikologlar Daniel Gilbert ve Timothy Wilson’ın “yanlış şeyi istemek” olarak adlandırdıkları duruma uç bir örnek oluşturuyor. Sadece ahlaki ya da çevresel açıdan değil, vaat ettikleri tatmini sağlama kapasiteleri açısından da yanlış şeyleri isteme eğilimindeyiz. Bizi neyin mutlu edeceğine dair hatalı bir teorimiz var. Arzuladığımız nesneyi elde ettiğimizde vereceğimiz duygusal tepkinin yoğunluğu ve süresi hakkında yanlış öngörüde bulunmaya programlanmışız. Nesnelerin bizi gerçekte olduğundan daha çok ve daha uzun süre mutlu edeceğini sanıyoruz.
Gilbert ve Wilson’ın araştırmaları gösteriyor ki, insanlar kendilerini neyin mutlu edeceğini doğru bir şekilde değerlendirseler bile (örneğin, ev seçiminde fiziksel etkenlerden ziyade toplumsal etkenleri göz önünde bulundurmak), kararlarını bu doğrultuda vermeme eğilimindeler. Asıl önemli olduğunu bildikleri etkenlerden ziyade, daha dolaysız ve göze çarpıcı (algısal açıdan daha “belirgin”) etkenlere odaklanıyorlar. Değişen koşullara uyum sağlama becerimizle -belirli hazlara ya da haz seviyelerine kolayca alışma eğilimimizle- birlikte düşünüldüğünde , yanlış şeyi istemek bizi sürekli bir tatminsizlik durumunda tutuyor. Bu da bizi psikologların “hedonist döngü” dediği duruma hapsediyor: tatminsizlik ve hayal kırıklığının körüklediği, istemek ve elde etmekten oluşan bir fasit daire. Princeton Üniversitesi’nden Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman ise, sadece belirli hazlara değil, belirli haz seviyelerine de alışmanın yol açtığı bir “tatmin döngüsü”nden bahsediyor.
Bunun temel sebebi, bilincimiz ile bilinçdışımız arasındaki uyuşmazlık. Veda metinlerine göre arzunun kaynağı ruh, düşüncenin kaynağı zihin (ya da “latif beden”), eylemin kaynağı ise “fiziksel beden”in duyu organlarıdır. Arzu, düşüncenin babası ve düşünce de eylemin babasıdır. Arzuları “araçsal” (yeni bir BMW) ve “nihai” (yeni bir BMW’den umduğumuz mutluluk) olmak üzere ikiye ayıran modern hazcılık da benzer bir yaklaşım sergiliyor. Nihai arzularımız doğuştan ve büyük ölçüde istem dışı iken, araçsal arzularımızı bilinçli olarak seçiyoruz. Dolayısıyla, BMW marka bir otomobil ya da Seyşel Adaları’nda bir tatil, aslında bilinçdışımızın öfkeli tanrılarını yatıştırmaya yönelik bilinçli çabalarımız. Ama bilinçdışımızı neyin tatmin edeceğini bilincimiz tam olarak kestiremediği için hep yanlış şeyi istiyoruz.
Bilinç eğitilebilirdir. Bu da bize bir miktar umut veriyor. Dolayısıyla, sormamız gereken soru şu: Şu an istediğimiz şey tümüyle yanlışsa, onun yerine doğru olanı istemeyi öğrenebilir miyiz? “Akılsızca, ama çok seven biri” olduğunu söyleyen Othello’nun o yürek parçalayıcı durumunu yaşamaktayız. Peki daha akıllıca istemeyi öğrenebilir miyiz? Buna hem olumlu hem de olumsuz yanıt verilebilir. Hazlarımızın büyük ölçüde evrim tarafından belirlenmiş olması, olumsuz yanı oluşturuyor. Diğer yandan, hazlarımız yine de değişime açıktır. (Örneğin, damak zevkimizi “eğitebileceğimizi” biliyoruz; yeşil çay ya da kereviz gibi bizim için iyi olduğunu bildiğimiz şeylere tahammül etmekle kalmayıp bunları sevebilir ve hatta bayılabiliriz de.)
B İYOLOJİK MOTİVASYON SİSTEMİ
Eğer istediğimiz şey yanlışsa, onu yine de istememize yol açan nedir? Bunun yanıtı kısmen taklitte yatıyor. Çocukluğumuzdan itibaren, başlıca öğrenme aracımız taklit olmuştur. Taklit, en samimi dalkavukluk şekli olmanın ötesinde, kültürel iletimin en iyi yolu ve toplumu bir arada tutan başlıca unsurlardan biridir. Dolayısıyla beynimiz, imrenmeye olduğu kadar, taklit etmeye de programlanmıştır.
Makakların ventral premotor korteksinde, ellerin devinimi esnasında ateşlenen “ayna nöronları” bulunmaktadır. Bu nöronlar, maymun aynı el hareketlerini başkalarında gözlemlediğinde de ateşleniyor. Hatta hareketin sadece başlangıcını görüp devamını izlemesi engellendiğinde, yani hareketin geri kalanını çıkarsamak zorunda olduğu durumlarda da, aynı nöronların yine ateşlendiği görülmüştür. Benzer türden ayna tepkileri, insan beyninde de saptandı. Harvard Üniversitesi’nden psikiyatr john Ratey’nin belirttiği gibi, “Beynin kötü tatlara tepki veren bölgesi (ön insula), kişi bir başkasının yüzünde iğrenme ifadesi gördüğünde de etkinleşmektedir.”
Ayna nöronları, nörofizyolojinin en yeni bulgularından biri. Bu nöronlar makaklarda olduğu gibi insanlarda da mevcutsa (bazıları hala bundan şüphe duymakta), hem taklit etme dürtümüzün hem de empati kurma yeteneğimizin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Öğrenmenin, alışverişin ve reklamcılığın temelinde taklit yatar: Gördüğümüz şeye sahip olmak, onu yapmak ya da o olmak isteriz. Başka hiçbir şey Bogart’ı izlemek kadar canımızın bir kadeh martini çekmesine sebep olamaz. Kırmızı spor arabadaki genç çiftin resmini gördüğümüzde, adeta farkında olmadan düşünürüz: Bu ben olabilirdim. Bunu ben yapıyor olabilirdim. Taklit, yani başkalarını kopyalama dürtü ve yeteneğimiz, imrenmeye de yol açar. Bu da bizi tekrar yedi ölümcül günaha götürüyor.
Reklamlar ikna edicidir. Peki bu
denli ustaca bastıkları tuşlar tam olarak nerede bulunuyor? William Irvine, seks yapmanın iyi ve yaralanmanın kötü hissettirmesinden sorumlu bir biyolojik motivasyon sistemi -ya da kısaca BMS- bulunduğunu varsayıyor.
Yüksek kilojul değerine sahip tatlı ya da yağlı besinlerin lezzetli, bozulmuş besinlerin ve baldıran gibi birçok zehrin tiksindirici olmasından da aynı sistem sorumlu. lrvine’e göre BMS temelli davranışlar, bilinç tarafından denetlenebilir olma bakımından ortada bir yerde: İçgüdülerden daha az istemsiz, bilinçten ise daha az istemliler. İçgüdü ve evrim açısından, kendimizi iyi hissettiren şeylerin çoğu bizim için iyi, kötü hissettirenlerin çoğu ise kötüdür. Çocuk yetiştirmek iyi hissettirir; bir bacağımızın kesilmesi ise kötü hissettirir. Yine de çoğu zaman, davranışlarımızın ne tümüyle istemsiz ne de tümüyle akılcı olduğu bir alanda, bilinçdışı ile irade arasında bir yerde faaliyet gösteririz.
Bu davranışları gerçekleştirmek ya da yok saymak bizim elimizdedir; zira BMS bizim yerimize karar vermez, bir sonucu ya da diğerini dayatmaktan ziyade teşvik ederek, kararlarımızın önyargılı olmasına yol açar.
Bir başka ifadeyle BMS, arzu sistemine ahlakın dahil olduğu yerdir. Denebilir ki ahlak, alt çakraların hüküm sürmesine izin vermek yerine, kişisel çıkarlarımızı uzun vadeli ve bilinçli bir şekilde daha soyut ya da kamusal bir iyiye yöneltmek için kendimize baskı yapma yoludur. Örneğin çikolata yiyip yememe ya da baştan çıkıp çıkmama konusunda karar vermemize yardım eden BMS, bunu cezalandırarak (açlık spazmları, suçluluk duygusu, cinsel tatminsizlik) veya ödül vaat ederek (haz beklentisi) yapabilir. Veya her iki yönde birden etkide bulunabilir (örneğin hazla birlikte suçluluk duygusu). Veya seçeneklerden birine bizi mecbur bırakarak, başka türlü davranmamızı engelleyecek ölçüde kesin olabilir. Ancak BMS’nin, son karan yine de bizim bilinçli ve (az ya da çok) akılcı irademize bırakması önemli bir nokta.
Bu ara bölge, arzunun alanıdır. Haz almayı ve acıdan kaçınmayı arzularız. Diğer bir deyişle arzu, biyolojik motivasyon sistemine işlerlik kazandırır. Nasıl ki arzu davranışlarımızı teşvik ediyorsa, haz da arzuyu teşvik eder. Arzu olmasaydı, arzunun öncelikli nesneleri olan hazzı ve acıyı hissetme yeteneğine sahip olmasaydık, tümüyle farklı yaratıklar olur, bize yaşadığımızı hissettiren çoğu belirtiden mahrum kalırdık.
Biyolojik motivasyon sisteminin bizi reklamlara ve öykünmeye bu denli duyarlı kılmasının nedenlerinden biri, algısal belirginliğin oynadığı roldür. Algının yoğunluğunu ya da canlılığını ifade eden algısal belirginlik, soyut şeylerden ziyade duyu organlarımızın dolaysız nesnelerine -gördüğümüz ve hissettiğimiz şeylere- çok daha duyarlı olmamızın nedenidir. Burada ve şimdi olan, başka bir yerde ve başka bir zamanda olandan daha fazla ilgimizi uyandırır. Bu yüzdendir ki emlakçılar, bahçede oyalanmak yerine sizi bir an önce evin içine sokma telaşı içindedirler. Bu yüzdendir ki televizyondaki reklamda sinek ilacı hazırlayan beyaz önlüklü adamın yüksek vasıflı bir kimyacı olduğuna inanırız. Pekala yanlış olabileceğini bilsek de, gördüğümüz şeye inanıyoruz. Deneme yazan ve filozof Francis Bacon’ın 1620’de yazdığı gibi, “Duyularımıza etki eden şeyler, güçlü olmakla birlikte duyularımızı doğrudan etkilemeyen şeylere kıyasla daha fazla tesire sahiptirler.”
Dolayısıyla algısal belirginlik, bizi reklamlar da dahil her türlü baştan çıkarılmaya müsait kılıyor. Aynca, gelecekteki bir haz yerine şimdiki bir hazza öncelik tanımamızın ve şimdiki bir acıdansa gelecekteki bir acıyı tercih etmemizin nedeni de burada yatar.
Bu, tam da ahlakın ortaya çıktığı yerdir. Arzunun alanı olan ara bölge, ahlakın da temelini oluşturur. İrade olmasaydı, ahlak da olmazdı. Aklımızı çelecek hiçbir şey olmasaydı -yani, ihtiyaçlarımız ile isteklerimizin aynı şeyler olmadığını fark etmemiş olsaydıkahlaka da gerek kalmazdı. Ahlak, sürünün hayatta kalmasını sağlayan bir yasadan ibaret olabilir belki. Fakat yine de ahlak, uzun vadeli çıkarlarımıza ters düştüğünü bir bakıma bildiğimiz şeylere yönelik daimi arzu, istek ve hevesimizi dizginlemek için var. Hep yanlış şeyleri istiyor olmamıza karşı kendimizi güçlü kılmak için ahlakı icat ettiğimiz de söylenebilir. Ahlak, bizi erdemli olmaya teşvik eder.
DÖRDÜNCÜ AÇLIK
Son zamanlarda psikoloji, büyük ölçüde , felsefenin ve dinin eskiden beri söylediklerini -örneğin “parayla saadet olmaz”- kanıtlama peşinde. Ama eğer para , haz ve sahip olduğumuz şeyler bizi mutlu kılmaya yetmiyorsa, mutlu olmamız için ne gerekiyor’ Yeni hazcılık bilimi, bundan yirmi yıl önce Amerikalı psikolog Sonja Lyubomirsky tarafından “bilimsel olmayan bulanık bir alan” olarak betimlenmişti. Bugün ise, psikolojinin belirgin bir şekilde daha saygıdeğer ve kısmen daha az bulanık bir dalı haline dönüştü. Peki ne buldu? Hıristiyanlığın ve diğer teolojilerin zaten bildiği şeyleri. Örneğin psikiyatr George Vaillant, “başarılı” insanların nüktedan ve en başta da özgeci olduklarını söylüyor. Araştırmalarını sürdüren Lyubomirsky, “iyilikseverlik, minnettarlık ve iyimserlik” yoluyla kalıcı bir mutluluk sağlanabileceğini öne sürüyor. Viktor Frankl ise, Man’s Search far Meaning adlı kitabında meseleye şöyle yaklaşıyor:
Başarılı olmayı hedeflemeyin. Başarıyı ne kadar hedeflerseniz, o kadar ıskalarsınız. Çünkü başarı, tıpkı mutluluk gibi, bir amaç değil, bir sonuç olmalıdır. Bu da ancak, kendinizi daha büyük bir davaya adamanızın beklenmedik bir yan etkisi ya da kendinizi bir başkasına teslim etmenizin bir yan ürünü olarak gerçekleşebilir. Konuya en ilginç ve ileri görüşlü yorumlardan birini getiren İngiliz filozof ve doktor Raymond Tallis, “dördüncü açlık” adını verdiği bir varsayımdan hareket ediyor (diğer üçü, sırasıyla, hayatta kalma açlığı, haz açlığı ve itibar açlığı). Diğer açlıklarımız tatmin edildiğinde kendini en çok hissettiren ve düşlemlerimiz ile gerçeklik arasındaki aşılmaz uçurumun neden olduğu dördüncü açlık, bağlantı kurma, açık seçik görme, dokunma ve orada olma isteğimizin bir ifadesidir. Bununla birlikte, dördüncü açlığa verilen en yaygın tepki, “giderek daha aşırı etkinliklerde bulunmak. .. Daha fazla araba, daha fazla tatil, daha fazla Stella Artois, daha fazla orgazm, vs.”
Bu, yanlış şeyi istemenin ta kendisidir; zira bu sunulardan hiçbiri, bu kendine özgü tanrıyı yatıştırmaya yetmez. Bunu yapabilecek iki şey var: sanat ve yaratıcılık. “İnsan bilincindeki bu yara”yı tedavi etmenin en iyi yolu müzik, resim, edebiyat ve en başta da felsefedir. “Sanat,” diye yazıyor Tallis, “asla tam olarak orada bulunmamış olma durumunu, normalde süreklilik gösteren bu durumu, kesintiye uğratma fırsatı sunar.” “Yalıtılmış ve umursamaz hedonizmin kendinden geçmiş benmerkezciliğinden uyandığımızda, kendimizi amansız bir yalnızlığın içinde buluruz.” Sanat ise, aksine, bizi gerçekliğe ulaştırır. Bu, ruhsal olduğu kadar ekolojik açıdan da umut verici, çünkü giderek rutinleşen tüketim orjilerimize bir alternatif sunmakla kalmıyor, gizli kalmış yaratıcı güçlerimizi bulup çıkarmamız ve bunları hem kendimiz hem gezegenimiz yararına kullanmamız için bizi teşvik ediyor. Psikiyatr lrvin Yalom’un belirttiği gibi, “Kendimizi gerçekleştirdiğimiz ölçüde, ölüm kaygısı da azalır.” O zaman, çoğu arzumuzun tatmin edilmediğinde daha fazla zevk verdiğini göreceğiz. Mick jagger’in “Satisfaction” şarkısının bir ağıttan ziyade, yaratma açlığının sonsuz kaynağına adanmış bir ilahi olduğunu fark edeceğiz. Tatmin olamıyorum. İyi ki.
Çeviren
Erdem Gökyaran
______________________________________________________________________
ELIZABETH FARRELLY
Elizabeth Margaret Farrelly (Dunedin, Yeni Zelanda doğumlu), Sidney merkezli bir yazar, mimarlık eleştirmeni, deneme yazarı, köşe yazarı ve konuşmacıdır.

