MUTLULUĞUN TEHLİKELERİ -2 : ZEVK PEŞİNDE KOŞMAK

0
hedonist-nedir-kime-denir-1678280616

Arzu: Her Şeyi, Hemen İstemek

Her zaman istediğin şeyi elde edemezsin. Ama bazen denediğinde,bir de bakarsın ki ihtiyacın olanı elde etmişsin.
Mick Jagger ve Keith Richards (1968)

Arzu, yaşamın temel güçlerinden biri, belki de en önemlisidir. Yaptığımız hemen her şey arzu tarafından güdülenmiştir – ister yemek, aşk, para, seks ya da iktidar gibi heveslerimiz olsun; ister hakikat, düzen ya da tanrı gibi daha soyut isteklerimiz. Arzu bizim itici gücümüz, varoluş nedenimizdir. Kendimizi nasıl tanımladığımız vegeleceğimizi nasıl şekillendirdiğimizdir arzu. Her sabah yataktan kalkma sebebimizdir. İstediğimiz için varız ve var olduğumuz için isteriz. Filozof William lrvine’in belirttiği gibi, “Arzu dünyayı canlandırır.” Dolayısıyla, arzunun hayal dünyamızı da canlandırması hiç şaşırtıcı değildir. Luke Skywalker’dan Becky Sharp’a, Ahab’dan Siddhartha’ya dek, kahraman bir şey istemek zorundadır. Arzu, yaşamı olduğu kadar olay örgüsünü de yönlendirir. Diğer yandan, genelde sadece yaşlılarda, hastalarda ya da Budistlerde görülen arzu yokluğu, bizi korkutur.
“YEŞİL FİTİLDEN DOĞRU ÇİÇEĞİ KOŞTURAN O GÜÇ” 1
Evrim açısından bakıldığında, arzunun “neden”i açıktır şüphesiz. İnsanlığın evrimi boyunca maruz kaldığı zor koşullar, iştahın öncelik kazanmasına yol açmıştır: En fazla sekse , en fazla besine ya da en fazla eşyaya sahip olanın, soyunu sürdürme şansı da daha fazlaydı. Ama bu durum artık tümüyle değişti. Çoğumuzun -hatta belki sürekli bir tatminsizlik içindeki Mick Jagger’ın bile- arzularımızı tatmin etme imkanı giderek artmakla birlikte, arzularda herhangi bir zayıflama emaresi görülmüyor. Aksine, arzularımız daha da doymak bilmez hale geldiler. Daha fazla şeye sahip oldukça daha fazlasını istiyor ve istemeyi istemeye daha eğilimli oluyoruz. Bir an için bile olsa arzulamayı bıraktığımızda olabilecekleri görmekten korkar gibiyiz. Psikiyatrlara göre , kronik obezler büyük ölçüde kilo kaybettiklerinde dehşete kapılıyor, yıkıcı bir güce maruz kalmışçasına kendilerini kırılgan hissediyorlar – kurtulmaya çalıştıkları kilolar, sanki aslında kendilerini koruyan bir zırhmış gibi. Standart orta sınıf tüketiciler olan bizler de, bıngıl edinme oranımızda herhangi bir azalma tehlikesiyle karşılaştığımızda, aynı türden sefil korkulara kapılıyoruz. Öyle ki, tatmin elde etme kabiliyetimizle ve gezegenimizi nefessiz bırakan biyokütlemizle birlikte düşünüldüğünde, bir zamanlar hayatta kalmamızı sağlayan arzular şimdi artık hayatımızı tehdit eder hale geldiler. Ya biz ne yapıyoruz? Oturmuş içkimizi yudumluyoruz.

NİÇİN AŞIRI TATMİN PEŞİNDEYİZ
Arzunun nihai hedefi elbette mutluluktur. Görünen o ki sadece arzulamaya değil, arzu ile mutluluk arasında nedensel bir ilişki bulunduğunu varsaymaya da programlanmışız. Bu bağlantı, Batı kültürü ve ekonomisinin o denli derinine işlemiştir ki, artık nadiren ifade edilir. Açıkça dile getirildiğinde ise, baştan savma bir post-hippi mantrası gibi gelir kulağa: Arzu, tatmin peşindedir; tatmin, haz demektir; haz, mutluluk demektir ve mutluluk ise neredeyse her şeydir. Daha ne olsun? Ama ya bu varsayım hatalıysa? Ya aradaki bağlantılardan biri yanlışsa?
Nitekim, arzu = tatmin= haz= mutluluk şeklindeki akıl yürütmenin her adımının yanlış olduğu kolaylıkla gösterilebilir. Arzu her zaman tatmin edilmeye gerek duymaz. Tatmin çoğu kez bize umduğumuzdan daha az ve daha kısa süreli bir haz verir. Haz ise, elde edildiğinde bile , mutluluk getirmez. Çoğu zaman haz, olsa olsa mutsuzluğa karşı bir avuntudur sadece; en kötü ihtimalle de, sefaletimizi pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.
Tüm bunlar, art arda yapılan araştırmaların tüketim, iklim değişikliği, obezite ve yaygın depresyon arasındaki nedensel bağlantıları ortaya koymasıyla daha da açıklık kazanıyor. Buna rağmen, doyum elde etmeye yönelik dürtü, popüler kültürde hala işlerliğini korumakta. Çoğumuz açısından din ıskartaya çıkarılmış ve Aydınlanma hayal kırıklığı yaratmış olsa da, haz yoluyla mutluluk arayışı çağımızın en sarsılmaz inancı olmaya devam ediyor. Kitabevleri nasıl mutlu olunacağını anlatan el kitaplarıyla dolup taşıyor. Psikologjohn Schumacher’in belirttiği gibi, “Mutluluk enstitüleri, kampları, kulüpleri, sınıfları, gezileri, atölyeleri ve inzivaları mevcut. Üniversitelerde Mutluluk Araştırmaları bölümleri açılıyor … Gezegenimiz mahvoladursun, kişisel mutluluk her yerde satışa sunulan büyük bir işletme.”
Batı kültüründeki mutluluk bağımlılığının depresyon salgınına koşut gelişmesi, ironik olduğu kadar, apaçık bir gerçektir; tıpkı, zayıflığa duyulan hayranlığın obezite salgınına koşut gelişmesi gibi. Ancak biz bu durumu sürekli görmezden geliyoruz ve mutlu olmak hala en büyük amacımız. Şarkının da dediği gibi, “Eğer seni mutlu ediyorsa, o kadar da kötü olamaz.” Yaşam şu anda son bulacak olsa, tam da modern dünyanın mezar taşına yazılacak bir söz. İşin tuhafı, böylesi bir sonu ciddi bir olasılık haline getiren şey, bizim mutluluk arayışımızın ta kendisi. Bu da bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Eğer bizi mutlu etmiyorsa, hatta dünyanın mahvına yol açması kuvvetle muhtemelse, neden yanlış arzuları aşırı bir şekilde tatmin etmeye bu denli çabalıyoruz?
Bunun nedeni, bir ölçüde, kültürel.

Günümüzde reklamlar, her türlü arzumuzu tatmin etmenin sadece bir hak değil, aynı zamanda bir tür ödev olduğunu bıkıp usanmadan tekrarlıyor. Bireysel emeklilik olsun, iç çamaşırı ya da tatil olsun, satın alın diye bastırıyor reklamlar, satın alın çünkü hak ediyorsunuz, çünkü siz buna değersiniz, ama en önemlisi, çünkü istiyorsunuz. Robert Louis Stevenson’ın bahsettiği o “büyük mutluluk uğraşı,” bizim için neredeyse bir tüketicinin derhal doyum sağlama görevine indirgenmiş durumda.
Aşırı tatmin arayışının temelinde, kısmen de, haşarılık yatıyor. Sınırları ihlal etme isteği her zaman güçlüdür ve bunun olumlu yanları da vardır. Fakat arzu açısından bakıldığında, bazen iyiyi ya da bizim için iyi olanı arzulasak da, kötüyü ya da bizim için kötü olanı daha ziyade ve daha şiddetle arzularız. Arzuyu görünür kılanın, tam da ihlalin kendisi olduğu söylenebilir. “İyi” arzu, fondaki sabit bir uğultu gibi, fark edilmeden kalır. Arzunun varlığını, ancak çikolata, afyon ya da seks gibi yasak hazlar için duyduğumuz şiddetli bir ihtirasa dönüştüğünde , bir başka deyişle, karşı konulması gereken bir şeye dönüştüğünde fark ederiz. Bu türden bir haşarılığa karşı sınırlar getirilmiştir. Yedi ölümcül günah, özellikle de arzuyla ilişkili günahlar (oburluk, kıskançlık, şehvet, açgözlülük) olmasaydı, tüm uygarlık yok olur giderdi. İşinizi kurarken, bahçenizi düzenlerken ya da evlenirken hiçbir arzu duymadığınızı düşünün bir. Bir aşk şarkısı yazarken, maraton koşarken -ya da banka soyarken- arzudan yoksun olduğunuzu hayal edin. Günümüzde gençlik kültürünün hakim konumda bulunmasının da, aşırı tatmin çabamızda bir payı olduğu ileri sürülebilir.
Zira gençler arzuları doğrultusunda hareket etmeye daha yatkındırlar. Ayrıca, aşırı tatminin palyatif bir etkisi de var. Tüketimin ima ettikleri öylesine dehşet verici ki, tam da bu yüzden tüketmeye devam ediyoruz; aç olmadığı halde yemek yiyen şişman biri gibi. Daha da dehşet verici olan tek şey, hiç arzu duymamaktır. Arzunun yokluğu bir Zen ideali olabilir ama aynı zamanda bizim en korktuğumuz şeylerden biridir. Arzunun sona ermesi yaşamın son bulması gibidir neredeyse. Arzu yoksa, yataktan kalkmak için -hatta en başta yatağa girmek için bile- bir neden de yoktur. Irvine’in yazdığı gibi, “Arzuyu çıkarırsanız, geriye ne yaşamayı ne de ölmeyi arzulayan donuk varlıkların oluşturduğu bir dünya kalır.”
Irvine, bir “arzu krizi”nden bahsediyor. Bu krizden mustarip kişiler, haz duyma kabiliyetini değil, geçici ya da kalıcı olarak hazdan haz alma, yani hazzı arzulama kabiliyetini yitiriyorlar. Irvine bu kişileri üç farklı sınıfa ayırıyor: Arzuyu tümüyle kaybetmiş olanlar (örneğin yazar Larry McMurtry, geçirdiği bir kalp ameliyatı sonrasında, o zamana dek okuma arzusunu yitirdiğini fark etmişti); Siddhartha gibi, kendi arzularından tiksinti duyarak vazgeçenler ve, başarısının doruklarındaki Tolstoy gibi, arzunun beyhudeliğini görmekle birlikte, arzu duymaya devam eden ve arzularının gerçekleşip gerçekleşmemesine kayıtsız kalanlar.
Arzunun olmadığı bir dünya sönükleşir. Grip olup da tat alma duyunuzu yitirmeniz bile sizi her türlü istek ve amaçtan mahrum bırakmaya yetebilir. Işte bu yüzdendir ki Freud, Nirvana ilkesi olarak adlandırdığı arzu duymama isteğini ölümle ilişkilendirmiştir. Yine bu yüzdendir ki Aziz Augustinus, o ünlü duasında, Tanrı’ dan kendisini erdemli ve ölçülü kılmasını isterken, “Ama hemen değil,” diye de eklemiştir. Dolayısıyla, arzunun bizzat kendisi bizim arzuladığımız bir şeydir. Peki ama arzunun kendisine duyduğumuz bağımlılık, tatmin olduğumuz halde (ihtiyaçlarımızın, mantığın ve hatta edebin ötesinde) arzu etmeyi sürdürecek kadar mı güçlü? Yoksa tersi mi söz konusu? Tarihçi ve toplum eleştirmeni Christopher Lasch, bundan neredeyse otuz yıl önce yazdığı The Culture of Narcissism’de, modern çağın belirleyici özelliği olarak gördüğü narsisizmin temelinde “istekten muaf olma isteği”nin bulunduğunu belirtir. Bu durumda, arzularımızı tatmin etmekle yetinmeyip, doyum noktasının ötesinde bile bu arzulan sürdürmedeki ısrarlı tutumumuz, arzudan muaf olma yönündeki narsisistik itkiyle açıklanabilir mi? Her halükarda, doyumsuz bir canlı türüne dönüşmüş durumdayız. Bu durum, neyi arzuladığımızı, nasıl arzuladığımızı ve arzularımızı -belki de şimdiye dek ilk kez- ortak yararımız doğrultusunda kullanıp kullanamayacağımızı ele almayı gerektiriyor.

İSTEDİĞİMİZ ŞEYİ NİÇİN İSTERİZ: HAZ
Bize haz vereceğine inandığımız şeyler nelerdir’ Bunun yanıtı gayet açık: konfor, güvenlik, aşk (ya da en azından beğenilmek) ve gıpta edilmek. Mal, mülk, fiziksel mükemmellik, özgürlük gibi arzu nesnelerimizin çoğunu, bizim için iyi olduğunu düşündüğümüz bu şeyleri bize sağladıkları ölçüde arzularız.
Örneğin, konfor ile mutluluk arasında doğrudan bir ilişki olduğuna dair inancımız, bizi acıdan kaçınmaya sevk eder. Tıpkı haz arayışı gibi acıdan kaçınmanın da evrimsel faydaları vardır. Bir keresinde Winston Churchill’in ifade ettiği gibi acı da, tıpkı eleştiri gibi, “sağlıksız bir durumun varlığına dikkat çeker.” Fakat acının tümüyle ve kalıcı bir şekilde önüne geçmenin artık ciddi bir olasılık haline geldiği günümüzde, şu soruyu sormamız kaçınılmaz: Acıyı ortadan kaldırmaya yönelik bu gayretimiz, hazza tanıdığımız öncelik kadar yanlış ve hatta belki de zararlı olabilir mi? Birçoğumuz acının olmadığı bir dünyanın hayalini kurarız. Ruhsal acının da en az fiziksel acı kadar sıra dışı bir deneyime dönüşeceği bir dünya bizleri bekliyor. Peki ama mademki bu yakın bir olasılık, acıdan muaf bir dünyada yaşamayı gerçekten ister miydik acaba? Hayalimiz gerçekleşmek üzere . Stefanie Reinberger’in kısa süre önce Scientific American dergisinde yayımladığı bir makale, adenozin monofosfat (AMP) adı verilen yeni bir tür katkı maddesinin, gıdalardaki hoşa gitmeyen tatları almamızı engellediğini gösterdi. AMP, dildeki tat alma hücreleri ile beyin arasındaki iletişimi engelleyerek, acı tatlara karşı eskiden beri sahip olduğumuz ve striknin gibi zehirli maddeleri yememizi önleyen duyarlılığı ortadan kaldırıyor. Bu katkı maddesi, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından 2004 yılında onaylandı. Benzer uygulamalar, bir daha asla hoşumuza gitmeyen bir tat almayacağımız anlamına gelebilir. Brüksel lahanası bizim için gravyer peyniri, dondurma veya çikolata tadında olabilir; üstelik bu arada orijinal şeklinden, acılığından ve besleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmez. Ama gerçekten de istediğimiz bu mu? Görece önemsiz gözüken tat alma düzeyinde bile olsa, sadece haz veren duyumların olduğu bir dünya mı istiyoruz? Böylesi bir dünyada hazzın hala bir anlamı olacak mıdır?
Bu konuda daha da ileri gidenler ve çok daha ciddi olanlar var. David Pearce’ın internet sitesi The Hedonistic Imperative, acının tamamıyla ortadan kaldırılmasını gayet ciddiye alan hareketlere bir örnek teşkil ediyor. “Acıyı yaşamın her alanından silip atmak”la ilgili ayrıntılı bir manifesto sunan Pearce’a göre, artık bize bir yararı olmayan acıyı bertaraf etmek için mümkün olan her yola -cerrahi, genetik mühendislik ya da yan etkisi olmayan kusursuz bir ilacın keşfi- başvurulmalı.
Pearce’ın iddiasına göre, her hazzın bir bedeli olduğu şeklindeki eski denklem artık geçerliliğini yitirdi. Acıyı hazzın diğer yüzü olarak görmek, modası geçmiş bir bakış açısıdır ve “gelecek kuşakların kalıtsal bir duygu bozukluğu addedecekleri bir hastalıktan mustarip” olduğumuzu gösterir sadece . Her olumlu şeyin bir de olumsuz yanı olduğunu düşünmek, alışılagelmiş bir varsayımdan ibarettir. Oysa yaşam tümüyle olumlu olabilir ve bir gün olacaktır da.
Pearce, “Cennetin Doğallaştırılması” başlığını taşıyan bir bölümde, insanların gelecekte ilaçlar, cerrahi ya da genom tasarımı sayesinde acıdan tümüyle muaf bir dünyada yaşayacaklarını iddia ediyor:

Nanoteknoloji ve genetik mühendislik, hoşa gitmeyen deneyimleri canlılar dünyasından silip atacak. Önümüzdeki bin yıl içinde, acının biyolojik temelleri ortadan kaldırılacak .. İnsan-sonrasına özgü büyüleyici nitelikte mutluluk durumları biyolojik olarak sonsuza dek arıtılmış, çoğaltılmış ve yoğunlaştırılmış olacak. Günümüzde makul derecede iyi olduğu kabul edilen zihinsel sağlık durumları yerini daha iyilerine bırakacak. .. Üreme tıbbında vuku bulan genetik devrim daha da geliştikçe, bir zamanlar binyılcı düşlemlere ait görünen her şey bilimsel olarak gerçekleştirilebilir bir araştırma programına dönüşecek. Bunun benimsenmesi veya reddedilmesi, son kertede , bir sosyal politika meselesi olacak. Gelecek çağlarda, ne miktarda hoşnutsuzluk yaratmak veya muhafaza etmek istediğimizi, etkin ya da edilgin bir şekilde, seçmek durumunda olacağız.

Bu bir ütopya mı, yoksa distopya mı? Bu konu, öteden beri edebiyatın da ilgisini çekmiştir. Aldous Huxley’in 1 932’de yayımlanan romanı Cesur Yeni Dünya, acının olmadığı bir geleceğe ilişkin en erken araştırmalardan biridir. Hazzın başlıca baskı aracı olduğu totaliter bir dünyada bireycilik, melankoli, tekeşlilik ve hafıza cezalandırılmakta, insanlar hipnopedya, soy arıtımı ve soma adı verilen resmi bir ilaç yoluyla uyuşturularak haz dolu bir teslimiyet içinde yaşamaktadırlar. Sonuçta ortaya çıkan aşırı mutluluk hali, ütopik olmaktan ziyade, bilgiye, özgürlüğe ve bizzat acıya yönelik bir tehdittir. Huxley’e göre, mutluluğa katışıksız haz yoluyla ulaşılamaz; hatta, ışığın karanlığa muhtaç olması gibi, mutluluk da acıya ve zorluğa ihtiyaç duyar.
Tüm bunlardan etkilenmemiş görünen Pearce’a göre ise, Huxley’in uyuşuk ve kimyasal distopyası, sadece onun yanlış ilacı seçtiğini gösterir. Pearce, aşırı mutluluk veren modern ilaçların, enerjiyi bastırmak yerine bizzat ürettiklerini ve istenmeyen yan etkilere daha az yol açtıklarını ileri sürüyor. Fiziksel ve hatta duygusal hazdan ziyade, haysiyet ve özgürlükle ilgilenen Huxley, muhtemelen Pearce’ın bu cevabını tatmin edici bulmazdı.
Diğer yandan, ünlü yüzücü lan Thorpe’un dünya çapında bir atlet olmanın zorlukları hakkındaki düşüncelerini okumak ilginçtir. Thorpe, acı eşiğini yükseltmenin de ötesinde, acının kendisine olumlu bir nitelik atfediyor. Acıya bağımlı hale gelmiştim. Kendimi acıya kapt ırmıştım. Bunu özlüyorum, ağlama derecesine gelinceye dek kendimi zorlamayı özlüyorum … En sevdiğim an, bir yarışı bitirdiğimde vücudumun acıdan çökmek üzere olduğu ve bana, “İyiyim. Aslandan kaçmayı başardım ve ölmeyeceğim,” dediği an.

Mesele sadece vücutla da sınırlı değil. Thorpe’a göre sürekli bir mutluluk hali ne doğaldır ne de sürdürülebilir: “Bu yoğun ve aşırı mutlulukları fazla sık yaşamanın iyi bir şey olmadığını düşünüyorum … Bu tür deneyimleri arada sırada yaşamanız gerekir, her hafta değil.” Belki de, demeye getiriyor Thorpe, acı hazzın karşıtı değil, olmazsa olmaz bir parçasıdır. Hıristiyan geleneğinin bir parçası olan, ama bugün büyük ölçüde reddedilen ve hatta bizzat Hıristiyanlık tarafından alaya alınan bu türden bir bilgelik, yavaş yavaş popüler kültüre girmeye başlıyor. Örneğin Little Miss Sunshine adlı film, normalde işlevini yitirmiş bir ailenin karşılaştığı zorluklar ve mecburi fedakarlıklar yoluyla nasıl yeniden toparlandığını anlatıyor. Fakat böylesi bir anlayışı benimsemekten aciz olan ya da imtina eden çoğumuz için, haz = mutluluk denklemi geçerliliğini korumaya devam ediyor.
Hippi başkaldırısından yarım yüzyıl sonra , “Eğer acıtıyorsa, sizin için iyi demektir” şeklindeki eski zihniyeti hala yıkmaya çalışıyoruz. Kötü hissettiren şeyin bizim için kötü olduğuna, iyi hissettirenin ise bizim için iyi olduğuna kendimizi inandırmaya çalışıyoruz hala. Ne var ki, gerçekte tembellik ediyoruz. Tatmin olduğumuz anda miskinleşiyoruz. Ardından sıkılıyor, sonra da  depresyona giriyoruz. Bolluk depresyona yol açar; bu basit bir neden-sonuç ilişkisidir. Adele Horin’in Sidney Morning Hera!d’daki bir makalesine göre, Sidney’in Leichhardt mahallesinde oturan ve toplumsal analist Richard Florida’nın “yaratıcı sınıflar” kategorisine dahil ettiği kişiler, Sidney’in en “hoşnutsuz” kesimini oluşturuyor. Horin, bu kişilerin Leichhardt’ı terk ederek, yeni Amerikan tarzı “latte şehirler”e taşınmalarını öneriyor. Oysa belki de, tersine, yaratıcı olmak hoşnutsuz olmayı gerektiriyordur; hoşnut olduğunuz anda, yaratıcılığınız da son bulur.

İMRENME
Duygusal yelpazemizde imrenmenin başat bir konuma sahip olması, hiyerarşik primatlar olarak tanımlanmamız için yeterlidir. Devil Wears Prada’da, Miranda Priestly’nin limuzinden inmek üzereyken gülümseyerek söylediği gibi: “Herkes bizim yerimizde olmak ister.” Hem bir suçlama hem de bir beklenti ifade eden imrenme, bugün sona erdiğini varsaydığımız sınıf mücadelesinin standart bir silahı haline geldi. Sağcılar, toplumsal adaleti savunan aktivistleri ” imrenme siyaseti” gütmekle suçluyorlar. Başkalarının bize imrenmesini istememiz, doğamız gereği hiyerarşik bir topluluk halinde yaşıyor olmamızdan kaynaklanır. İmrenmek bizi güvensiz hissettirir ve kendimizi kısmen de olsa başkalarının gözünden görmemize yol açar. Başkalarının olumlamasına duyduğumuz bu ihtiyaç , hem uygarlaşmanın itici gücüdür hem de toplumsal bir tutkal işlevi görür. Böyle bir ihtiyaç hissetmesek daha az sevimli -ve daha az başarılı- yaratıklar olurduk Yani bunun da evrimsel bir amacı var. Seyşel Adaları’nda bir tatili, deniz manzaralı bir evi ya da 20 metrelik bir yatı sırf bunlara sahip olmak için istediğinizi düşünebilirsiniz. Ama aslında, Irvine’in de belirttiği gibi, “Eğer komşularımız pahalı kol saatleri, cipleri, 1500 metrekarelik malikaneleri olan kişilere hayranlık duymak yerine onlarla dalga geçselerdi, büyük olasılıkla biz de bu tür şeyler edinmek için çaba sarf etmezdik” Başkasının istediği bir şeye sahip olmak -bu, arabanız için bir park yeri bile olsa- hem içinizde sıcak bir duygu uyandırır, hem de sahip olduğunuz şeyi bir anda sizin için daha kıymetli kılar. Çoğu kişi neredeyse sadece gıpta edilme arzusuyla hareket eder. Araştırmaların gösterdiği gibi insanlar, iş arkadaşlarından daha fazla ücret aldıkları bir işte çalışmayı mı, yoksa diğer herkesin kendilerinden fazla kazandığı daha yüksek ücretli bir işte mi çalışmayı tercih ettikleri sorulduğunda, daima ilk seçeneği tercih ediyorlar. H.L. Mencken zenginliği şöyle tanımlıyor : “Yıllık gelirinizin, karınızın kız kardeşinin kocasınınkinden en az yüz dolar daha fazla olması.” Gore Vidal ise, daha da özlü bir şekilde şöyle ifade ediyor: “Başarılı olmanız yetmez. Diğer herkesin başarısız olması gerekir.” Oysa günümüzde imrenme pervasızca teşvik ediliyor.

Keyfini Çıkarın
Kanadalı felsefeci Mark Kingwell, Sidney’ deki bir konuşmasında şunları söylemişti: Dergilerde ve ticari sergilerde tasarım adı altında sunulan yaşam tarzı pornografisinin ve tüm reklamların amacı, kıskançlığı teşvik etmektir. Ö rneğin, ev kıskançlığından mustarip insanlar var. Bu kişiler, başkalarının evine adım attıkları anda, kendilerini eksik ve yetersiz hissederler, adeta kanlan çekilir, sararıp solarlar, gözleri sadece kendilerinin sahip olmadığı şeyleri görür: şu perdeler, şuradaki biblo, şu granit tezgah veya paslanmaz çelik buzdolabı. Diğer bir deyişle, statü bizim için paradan daha önemlidir. Para, temel ihtiyaçların ötesinde, bize sağlayacağı statü için arzulanır. Statü sahibi olmak, bize kendimizi üstün hissettirir. Ve statünün temelinde imrenme -ya da en azından başkalarının bize imrendiği varsayımı- yatar. Emlak geliştiricisi James O’Neill, Sidney Morning Herald’a verdiği bir röportajda, yeni alanların imara açılmasına karşı çıkanları “kin besleyen kıskanç kişiler” olarak tanımlıyor. Hemen herkeste görülen şöhret ve servet kazanma arzusu (buna mesleki başarı ve her çeşit takdir de dahil), temelde tek bir arzuya dayanır: Başkaları tarafından beğenilmek. Issız bir adada tek başımıza olsaydık, emin olun kılımızı bile kıpırdatmazdık. İmrenme, ölçülü olduğu takdirde, uygarlaştırıcı bir etki gösterir. Ama aşırıya vardırıldığında, doymak bilmez bir açgözlülüğe, muhtaçlığa ya da narsisizme dönüşerek yıkıcı etkilere yol açabilir.
Örneğin ekonomik ya da siyasi hiyerarşilerin tepesinde bulunanların çoğu için, hayran olunmak tıpkı bağımlı oldukları bir uyuşturucu gibidir. Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez’in psikiyatrı Edmundo Chirinos, Atlantic Monthly muhabiri Franklin Foer’e verdiği bir demeçte şöyle der: “Halkın sevgisi onun için bir uyuşturucu gibidir. Kahveye nasıl ihtiyacı varsa, halkın sevgisine de öyle ihtiyaç duyar.” (Chavez, günde otuz fincana yakın kahve içmekle nam salmıştır.)

Kıskançlık uyandırmak için elimizde az sayıda araç var, zira genelgeçer bir değere sahip olmayan her şey bir anda gözden düşüyor. Ayrıca, bir şeyin kıskançlık uyandırabilmesi için gösterilebilir ve aşikar, yol kenarındaki bir billboard gibi görünür olması gerekir. Şöhret ve servet, mal mülk, bedensel mükemmellik ve güzellik bunlar arasında yer alır.

GÜVENLİK VE KORKU
Çağımızı belirleyen özelliklerden biri de korkudur. Helikopter ebeveynlik, denizaşırı imalat, çocuk obezitesi, dadı-devletçilik, güvenlikli siteler, cipler ve siyasi muhafazakarlık; hepsinin de temelinde korku yatıyor. Korku, kültürümüzü olduğu kadar çevremizi de şekillendiriyor. Bugün, daha önce hiç olmadığımız kadar güvendeyiz. Ama neye yarar? İstatistikler dünyamızın daha güvenli bir yer haline geldiğini gösteredursun, kendimizi giderek daha fazla tehdit altında hissediyoruz. Ne kadar çok emniyetteysek, o denli tehlikedeyiz.
Hal böyle iken, güvenliği korkunun karşıtı olarak görmeye de devam ediyoruz. Güvende olmanın korkuyu ortadan kaldıracağını
umuyoruz. İngiliz sosyolog Frank Furedi diyor ki: Güvenlik, günümüzde en önemli değer haline geldi. Bir zamanlar dünyayı değiştirme (ya da olduğu haliyle koruma) mücadelesine adanmış olan tutkular, bugün artık güvenliğimizi temin etmeye yönelmiş durumda. “Güvenli” olarak nit elenen her türden fa aliyet yeni bir anlam kazanarak, hiç düşünmeksizin onaylamamız beklenen meziyetlerle donatılmış oluyor. Örneğin “güvenli seks,” sadece “sağlıklı” bir şekilde yapılan seks anlamına gelmiyor; yaşama karşı sergilenen tüm bir tutumu ifade ediyor.
Çoğu hükümet, birçok kurum ve neredeyse bütün reklamlar varlıklarını korkuya borçludurlar. Hepsi de umutlarımızı okşarken, bir yandan da korkularımızı sömürürler. Gerçekten de , korku son derece verimli bir alan – yaşlanma, hastalanma ya da kilo alma korkusu; kötü kokan bir nefese, kötü dişlere ya da kötü bir blucine sahip olma korkusu; dışlanma, kapatılma ya da sadece ihmal edilme korkusu. Velhasıl, korkularımız saymakla bitmez.
Maceracı ve ilgi çekici hükümetler yerine güvenli ve sıkıcı olanlarına oy vermemizin nedeni korkudur. Korku yüzünden, güvenlikli siteler inşa ediyoruz. Bu sitelerde yaşayanlar, duvarların ötesindeki her şeyden bazen o derece korkuyorlar ki, şöyle bir çıkıp bakmaya bile çekiniyorlar. Müstahkem bir kale, kolayca bir hapishaneye dönüşebilir. Çok fazla yememizin, çok fazla inşa etmemizin ve çok fazla harcamamızın da temelinde korku vardır.
“Materyalizmin zincirleri” olarak adlandırdığı şeyi inceleyen psikolog Tim Kasser’e göre , materyalist değerler mutluluğumuza
zarar veriyor. Bunu da, güvensizlik duygumuzu besleyerek, bizi rutin bir koşturmacaya hapsederek, ilişkilerimizi sekteye uğratarak ve kişisel özgürlüğümüzü kısıtlayarak yapıyorlar. Kasser’in bulgularına göre, materyalist değerlere sahip kişiler toplumsal açıdan muhafazakar olmaya daha eğilimliler. Farkındalıkları zayıf ve öz saygıları düşük. Başkaları tarafından takdir edilmeyi ise çok önemsiyorlar. Bir de, çok fazla televizyon seyrediyorlar. Ayrıca, materyalistler ölümle ilgili daha fazla rüya görüyor ve bu rüyaların yol açtığı korkuların üstesinden gelmede daha başarısız oluyorlar.
Ölüm korkusu ve ölüm arzusu – genelde narsisistik özellikler olarak değerlendirilen bu birbirine zıt iki durum da, kişinin içsel kaynaklarının yetersizliğini yansıtır. Bu yüzden, dış sınırlarını durmaksızın sağlamlaştırma ihtiyacı içinde olan narsisist kişi, başkalarının kendisine duyduğu aşk, hayranlık veya imrenme gibi teçhizatla donanarak içindeki daimi ölüm arzusunu savuşturur. Bu durumda materyalizm, üstü örtülü bir kendinden nefrete, hatta bir ölüm arzusuna işaret ediyor olabilir mi? Bu tür belirtilerin yaygın olarak görülmesi, bir toplum için ne ifade edebilir? Gerçekten de böyle bir topluma mı dönüşmüş durumdayız. İşte sormamız gereken sorular.

1-McMansion: Amerikan banliyölerindeki büyük, gösterişli ve belirli bir mimari tarzdan yoksun evleri ifade etmek için BO’li yıllarda kullanılmaya başlanan kötüleyici bir terim. (ç n. )

Çeviren
Erdem Gökyaran
______________________________________________________________________

ELIZABETH FARRELLY
Elizabeth Margaret Farrelly (Dunedin, Yeni Zelanda doğumlu), Sidney merkezli bir yazar, mimarlık eleştirmeni, deneme yazarı, köşe yazarı ve konuşmacıdır.

Bir yanıt yazın