img

“Biz hayvanlar yaşamak için yeriz. İnsanlar ise yemek için yaşarlar.
Yemek, yemek, yemek. Sizce, ellerinde yeterince yiyecek var mı?”
Hepsi başıyla onaylar. “İnsanlar asla yetinmezler.”     
RJ , diğer hayvanlara hitaben, Over the Hedge [Orman Çetesi] (2006)

İstemek, eskiden, ihtiyaç duymak anlamına geliyordu. İstemek, bir ölüm kalım meselesiydi. “Çocuk yemek istiyor,” ya da “bu at uyutulmak istiyor,” örneklerinde olduğu gibi. Günümüzde ise istemek, tam tersine, tümüyle keyfi ve hatta gelgeç bir arzuyu ifade ediyor.
“İstiyorum, çünkü istiyorum,” tavrından ibaret, herhangi bir ihtiyaç, anlam ya da mantık tarafından dizginlenmemiş, pervasız bir arzu. Bu arada, belki de isteklerimizde fazlasıyla inatçı davrandığımızdan, doyumsuz insanlara dönüşmüş durumdayız. Ne kadar çok şeye sahip olursak, o kadar fazla istiyoruz. Sanki bizim için vazgeçilmez olan şey, arzunun ta kendisiymiş gibi.

Bolluk içinde yüzüyor olsak bile, istemeyi bıraktığımız anda varlığımız da son bulacakmış gibi davranıyoruz. Bıngılülke‘ye hoş geldiniz. Şimdiden bıngıldamaya(semirmeye, besili olmaya) başladınız bile.

Bıngıl, kullanılmamış enerjidir; kendi başına ne iyi ne de kötüdür, fakat gizilgüçle titreşir. Bıngıl, uzun kış gecelerinde lambayı aydınlatan balina yağıdır. Yumurtanın beyazı, meyvenin etli kısmıdır. Bir bebeğin soğuğa ve açlığa karşı hayatta kalmasını sağlamak üzere tasarlanmış yumuk yumuk kolları, bacaklarıdır. Bıngıl, ilave ya da fazlalık olan her şeydir. Bir binaya zarafet kazandırmaktan başka bir işlevi bulunmayan bir edikül, taraça veya sundurmadır. Bir kuşun çiftleşmek ya da diğer kuşları uyarmak için değil, sırf keyif için amaçsızca şakımasıdır. Yaratıcılığa olanak tanıyan boş vakitler ve tatil günleridir. Bıngıl, bu anlamda, ışığın içeri süzülmesini sağlayan çatlaktır. Fakat bıngıl, aynı zamanda, ışığın tam zıddıdır. Eşofmanları içinde koltuğa kurulmuş, zihni uyuşmuş televizyon bağımlısıdır. Dört arabalık garajı olan McMansion’dır. 1 Loş bir odada, kırpışan bir ekranın karşısında tek başına oturan sanal gerçeklik bağımlısının hayali yaşamıdır. Realite programlarının hırgürü, kendiniz için aldığınız sözüm ona feminist me ring’dir. Satın aldıkları tüm o şeyleri yerleştirmek için hep daha büyük ve daha mükemmel evlerin peşinde koşan nevrotik alışverişkoliklerdir. Bıngıl, göz alabildiğine uzanan beton, asfalt ve billboardların arasına serpiştirilmiş muazzam ve şaşaalı alışveriş merkezlerinin, kasvetli ve gösteriş budalası banliyölerin dünyasıdır. Emeklilik yatırım fonlarının piyasa odaklı bir muhafazakarlığı iş dünyasına dayatmasıdır. Dehşete kapılmış silikon göğüslü kadınlar, güvenlikli sitelerin korku dolu lüks yaşamına hapsolmuş plastik ilişkilerdir. Eleştirmen Michael Bywater’ın betimlediği, “et lokantaları ve hamburgercilerle, çöplerle , açgözlülüğün ve nefretin boyunduruğuna koşulmuş, eşofmanları içinde nefes nefese obez ailelerle, indirimli fiyatlarla, çirkinlikle , vade farksız satışlarla” dolu duyarsız şehirlerdir. Fiziksel bir durumdan ziyade bir halet-i ruhiyeye tekabül eden tüm bunlar, Bıngılülke’ dir. Üzerinde yaşadığımız gezegeni tehdit etme noktasına gelmemiş olsa, belki sadece ilginç olarak nitelendirebileceğimiz bu  çelişki, bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: İyi bıngıl ile kötü bıngıl arasındaki fark nerede yatıyor7 

Bunun, kısmen, bir derece farkı olduğu söylenebilir. Nasıl ki güneşlenmenin ya da çikolata yemenin azı yarar çoğu zararsa, bıngıl da ifrat derecesine vardığında -fuzuli bir fazlalığa dönüştüğünde- koruyucu bir katman olmaktan çıkıp bir mumyanın kefenine dönüşür. Ama arada yalnızca bir derece farkı yok. Davranış farkı da var. Bu, mutluluğu görev, sorumluluk ve gereklilikle şekillendirilmiş bir yaşamın ümit edilen bir yan etkisi olarak görmekle, mutluluğu ele geçirilemediği için daha da büyük bir hırsla peşinden koşulan, neredeyse evrensel bir amaç olarak görmek arasındaki farktır. İyi bıngıl ile kötü bıngıl arasındaki fark, umut ile beklenti arasındaki farktır. Dua edilen ve yordamlanan şey ile talep edilen, dava açılan, uğruna mücadele verilen şey arasındaki farktır. Lütuf ile hak arasındaki farktır. Birinden diğerine bu geçiş, hümanizmin ya da kibrin bir zaferi olarak görülebilirse de, beklenmedik bir şekilde , varlığımızın temel taşını oluşturan anlama karşı körleşmemiz sonucunu doğuruyor.

Bir zamanlar, umarsızca ihtiyaç duyulan bir hasat ya da başarılı bir av, tam da az bulunur olması nedeniyle, derin bir anlam (aynı zamanda , minnet dolu bir tevazu) ifade ediyorken, bugün ifrata alışmış olmamız bizi çaresizce eksikliğini duyduğumuz anlamdan yoksun bırakıyor. Bıngıl açısından zengin, fakat anlam açısından yoksuluz. Sahip olduğumuz bıngılı, daha iyi bir dünya kurmak yerine, kendi mezarımızı kazmak için kullanıyoruz.
Bununla birlikte , Gaia1 şimdi bize yeni bir şans sunuyor. “Bu aptal insancıklar yürümeyi daha yeni öğrendiler, ama çok daha fazlasını yapabilecek yetenekteler,” diyen Dr. Who’yu onaylarcasına, bir krizin eşiğine gelmiş durumdayız. İklim değişikliği -bütün o çöpler, ampuller ve katledilen ormanlarla birlikte- bir sağkalım krizinin de ötesinde , bir anlam krizine işaret ediyor. Ya her şeyin birbiriyle özsel bir bağlantı içinde olduğunu kavrayıp, anlam üretme olanaklarımıza yeniden yatırım yapacağız ya da ölüp gideceğiz. Çevreci John Muir’in yüz yıldan fazla bir süre önce belirttiği gibi, her şey her şeyle bağlantı içindedir. Bu, Tasavvuf’tanjung’a ve Aborjinlerin Düş Zamanı’na dek, birçok mistik geleneğin de temel
sezgisidir. Daha da şaşırtıcı olan şu ki, madde enerjiye dönüşür ve nükleer fizik “her şeyin kuramı”nı oluşturmanın peşine düşerken,
her şeyin bir birlik içinde olduğu fikri bilimin de temel bir ilkesi haline gelmekte. Şeyler arasındaki bağlantı örüntüleri, beynimizdeki nöronal bağlantılar gibi, doğrusal ya da düzlemsel değil de üç boyutlu olduklarından, bunu açık bir şekilde dile getirmek bir yana, kavramamız bile oldukça zor. Dil, fazlasıyla doğrusal olduğundan, bu konuda bize bir yardım sağlamıyor. Bizi ayırmalar ve tanımlamalar yaparak düşünmeye alıştırmış olan Aydınlanma mirasımızdan da medet umamayız.
Aydınlanma’nın belki de son meyvesi olan modernizm, bilimsel-materyalist zihniyeti bir takıntı haline getirdi. Bilim, genel yasalar oluşturmamızı sağlayan ortak unsurları, yani özleri arar. Bu arayış, modernizmin hem evrenselleştirme yönündeki çabalarına -demokrasi, Esperanto, ekümenizm, refah toplumu ve ücretsiz okul sütü- hem de tanımlayarak ayırma saplantısına bir temel oluşturdu. Dünyayı eşit fakat birbirinden ayrı varlıklardan -bunlar ister atomlar olsun, ister türler, disiplinler, insanlar ya da gökdelenler- müteşekkil türdeş bir alan olarak gören pozitivist yaklaşım, açık ve seçik tanımlar yapılmış olmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla, tanımlamak modernizmin en belirleyici edimi, materyalizm ise en belirleyici inancı oldu. Nasıl ki Rönesans Platon’u yeniden keşfettiyse, modernizm de sınıflandırmanın babası Aristoteles’i yeniden keşfetmiştir. Ahlak felsefecisi james Flynn, insanın IQ seviyesinin yüz yıldan uzun bir süredir giderek yükseldiğini belirtiyor. Flynn’e göre, köpeklerle tavşanlar arasında nasıl bir bağlantı olduğu sorusunu eğer on dokuzuncu yüzyılda yaşayan birine yöneltseydik, köpeklerin tavşanları yakalamaya yaradığı yanıtını alırdık. Aynı soruyu bugün birine yönelttiğimizde ise, köpeklerin de tavşanların da memeli olduğu yanıtını alırız. Başka bir deyişle, bugün daha iyi düşünüyor değiliz; sadece, IQ testlerinin ve bu testleri hazırlayan modernist bilimcilerin tercih ettiği analitik ve sınıflandırmaya dayalı düşünme tarzında daha iyiyiz. Bu ayırma dürtüsü, yaşamımızın her alanına nüfuz ediyor. Bir
çocuğun, tabağındaki farklı renk ve özellikteki yiyecekleri birbirinden ayırması gibi, modernizm de disiplinleri, türleri, kentsel işlevleri, çekirdek aileleri, canlı türlerini, arabaları, elementleri ve evleri sınıflandırdı.

Tuhaftır ki postmodernizm, çoğulculuk adına da olsa, güvenlik, konfor ve huzur vaat eden cezbedici baloncuklar hazırlayarak, bu durumu daha da körükledi. Alışveriş merkezleri, 4×4’ler, McMansion’lar, sinema odaları ve MP3 çalarlar gibi fiziksel baloncuklarımız var. Paylaşımlı ofisler, kurumsal pazarlık, kişiye özel hakikat ve (giderek daha şişman, daha bıkkın, daha acınası bir hal aldığımız halde) genel bir mutluluk beklentisi içinde olmak gibi çeşit çeşit kültürel baloncuklarımız da var. Kendi güvenlikli sitelerimizin yerleşik yabancılarıyız. İçeride olmaktan ne kadar korkuyorsak, dışarıya çıkmaktan daha da çok korkuyoruz. Biz farkına bile varmadan, konfor bizim için bir düşmana, sığınağımız ise bir hapishaneye dönüşüyor.

Eğer aklımızın sesine kulak verirsek, bunun böyle devam etmeyeceği muhakkak. Bıngılımızı büyütmektense, hakikatin ve güzelliğin alevini tutuşturmak için onu yakmanın bizi daha mutlu ve daha iyi kıldığını göreceğiz. Tehlikeye atılmak pahasına da olsa, kendimizi sınamanın bazen ihtiyaç duyduğumuz bir şey olduğunu göreceğiz. Yedi yıllık kıtlığın da yedi yıllık bolluk kadar önem taşıdığını, bağlantı kurmanın anlam ürettiğini, vermenin aslında almak olduğunu göreceğiz. Kısacası, yeteri kadarının gerçekten de yettiğini göreceğiz.

*Yazarın burada muıtluluk olarak tanımladığı şey aslında “zevk” ve “konfor” olarak anlaşılmalıdır. 

1- Gaia: Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen tanrıça. (ç n)
2-Thomas Dylon, “The Force that through the Green Fuse Drives the Flower” Türkçesi Can Yücel, Her Boydan: Dünya Şiirinden Seçmeler, Seçilmiş Hikayeler Dergisi Yayınları, Ankara 1957, s. 42.

Çeviren
Erdem Gökyaran
______________________________________________________________________

ELIZABETH FARRELLY
Elizabeth Margaret Farrelly (Dunedin, Yeni Zelanda doğumlu), Sidney merkezli bir yazar, mimarlık eleştirmeni, deneme yazarı, köşe yazarı ve konuşmacıdır.

Bir yanıt yazın